PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Söylesenize Siz Hiç?

“ Yaşamın bir sırrı vardı gözlerde… Bakışların saydamlığının hemen altından yayılan ve insanın hücrelerine kadar işlemesini başarabilen. Bir kuşun kanadı gibi gökyüzünde süzülmeyi becerebilen bir sır vardı gözlerde…”

Bir tek sevdanın yazgısı düşüyordu yazıların gölgesine. Her şey, tepeden tırnağa, tıpkı bir çocuk sevecenliğinde kaleme alınıyordu. Geceler her zaman uzundu. Dönencelerin tarihine işleyen dönümlerin olmadığı yegâne yer, belki de dizginsiz bir şekilde yuvarlanmış kelimelerin yan yanalığıydı…
Söylesenize siz hiç sevebildiniz mi birini?

Yaklaşmak istediğini biliyordum. Ürkütmeden ama olabildiğince hızlı ve coşkulu. Elini nereye koysa, ya da bakışlarını nereye düşürse karşısına hep ben çıkıyordum. Ben ve kelimelerim. Dinliyordu… Hani öyle bir orada bir burada değil. Daima yanımda ve içimde. Ne zaman dünyayı durduracak olsam, onun bakışlarının fırtınasıyla irkiliyordum. Kaç defa denediğimi, en azından denemeye kalkıştığımı iyi biliyorum. Sanki mutlak bir patlamayla karşı karşıya kalacakmışım gibi içimde devleşen kelimelerin kenara sıkıştırmasıyla, öylece kenetlenip kalıyordum cümlelerin hiçbir zaman sonunu getiremediğim yerinde. Oysa ne çok dillendirmişim değil mi yaşamı ve yaşamda ayıkladığım birçok şeyi.
Sorsam size, ne dersiniz?

Ben neyin altını kazıyorum yıllardır ya da kimi zaman büyük bir hışımla, kimden çıkarıyorum gözyaşlarımın bir türlü derman vermeyen dününü, bugününü, yarınını?
Sorsam size, haklı bir cevap verebilir misiniz kabul edilebileceklerden?

Siz de pekâlâ benim gibi biliyorsunuz yalnızca yaşayanın içinde saklı kalabilecekleri… Ondan her şeyi alıp bir kenara fırlatsanız da onda kalacakları… Orası belki de taşıdığımız kimliklerin en masum olan yeri. Henüz kimsenin dokunmayı başaramadığı, sürekli bir koruma halinde olan tek yer! Öz…

Kabuğundan çıkmayı başarabildiği, hani şöyle aydınlığının dışa vurduğu ve bir güneş gibi içimi ısıttığı anlarda, kollarıma dolayıp bütün bedenini içime sarasım geliyor sakinliğini. Her türlü çocukluk oyununu onunla oynamak, türlü mızmızlıklarla sevgimi dillendirmek ya da en yorgun olduğu saatlerde, yorgunluğunu ondan alıp çok uzaklara götürebilecek doğa üstü güçlere sahip olmayı ne çok istiyorum. Tüm bunların hepsini barındıran bir gökyüzüm var. O da bu gökyüzünün en şanslı gezegeni. Kendimi bazen ona teslim olmuş gibi hissetsem de bu gönüllü sahipliğinin yüzümü güldürdüğünü biliyorum. Aslında sevgimi kucakladığı ve bana bir sevgiliden çok, onu gerçekten benimsediğimi, üzüldüğü anlarda onunla üzüleceğimi bilip değer gösteriyor olması beni her şeyden çok mutlu ve huzurlu kılıyor.
İnce, dokunaklı sözleri yorulduğumda, üşüdüğümde her an beni dinlendirip ısıtmaya çalışan sıcak bir battaniye gibi.

“ Yaşamın bize kendini kabul ettirdiği anlarda, sevinçlerle doğrulan yanlarımızın her geçen gün farkına biraz daha vardığımızda, göz kapaklarımızın hafiflediğini anlamak hiç zor olmuyor. Sırrın kendisini saklamayı başarabildiği her gözbebeği ve yayılan her ışık demeti, o hep beklediğimiz huzurun dizlerine başımızı rahatça bırakabilmemizi sağlıyor…

Yaşamın bir sırrı vardı gözlerde…
Soğuk kış günlerinde sevdiğinin gözlerine bakarak şöyle doya doya sarılıp uyuyabilmek; yahut sıcak bir yemeği paylaşabilmek baş başa… Aynı filmi aynı kanepede uzanarak sessizce izleyip not düşebilmek izlenimlere... Bir çocuğun annesinin yanında hissettiği güveni kalbe taşıyabilen, bir sır vardı gözlerde. ”

Yalnızca gövdesini karanlık perdelerden kurtarabilmiş yüzler korkmuyordu gelecekten; aynanın karşısına durup dikildiğinde, hazmedilmeyen sözcükleri yüreğinde bir yerde taşımayanlar… Korkular her zaman vardı. İçsel hezeyanlarımızın olmadığı yegâne an belki de sıcak tebessümlerin dudak kenarlarında birleştiği o andı…
Söylesenize siz hiç yeterince sarabildiniz mi birini?

 Öyle uzun uzun hiç durmaksızın gözlerime bakıp kalakaldığında, aklıma hep gemiler geliyor. Hani uçsuz bucaksız maviliklerde kendi başına salınan ve rotasında giden gemiler. Ama sanki ufak bir fırtına olsa ya da ne bileyim, rotayı şaşırtacak herhangi bir şey meydana gelse, denizle gözlerin birbirine karışacak gibi…
Duruyorum. Anlamaya çalışıyorum. Susuyorum. Gülüyorum, gülümsetmeye çalışıyorum. Türlü şirinliklerle dudak kenarlarına dolmasını ümit ettiğim gülümsemeyi, meraklı gözlerle arıyorum. Somurtuyorum. Dokunuyorum. Hadi konuşsana diye içine içine bakıyorum. Olmuyor… Bir türlü, sana miras bırakılmış sessizliklerin parmaklıklarından içeri giremiyorum. Kalkıyorum, evin içinde birkaç tur atıp geri geliyorum. Yine o deniz ve yine o gemiyi aynı yerde, kıpırtısız ve durgun bir şekilde buluveriyorum. Sonra ansızın kendi içimde ayrışmış bir duygunun peşine takılıp yanından uzaklaşıyorum koşarak. Sen koştuğumu hiç görmüyorsun. Sana bakarken, ben gidiyorum. Nereye gittiğimi bilmeden, durmaksızın koşuyorum. Ayaklarıma değen yorgunluğa bir an olsun aldırmadan, nereye gittiğimi umursamadan uzaklaşıyorum. Birkaç kapı çıkıyor önüme. Çalıyorum. Ardında neyin olduğunu aslına bakarsan hiç merak dahi etmiyorum. Yine de bir şeyleri bulabilmek uğruna, sesimi duyurabilecek birkaç hamle yapıyorum. Ses yok. Diğerine geçiyorum. ‘Kimse var mı?’ diye bağıracak oluyorum ama birdenbire sözcüklerimin kenetlendiğini fark ediyorum. Geri çekiliyorum. Seni o denizde bırakmak hiç istemiyorum.

“ Yaşamın hükmünün ne olduğunu unuttuğumuz anlarda başlar geri çekilmeler… Tutukluk bir tek dilde başlamaz. Susku, kanatlarını meleklerine devreder ve melekler taşır dile düşmeyenleri. Kimi zaman aydınlık bir odada göremediğimiz benliklerimizin iç yüzünü, loş bir ışığın sarmaş dolaş kollarında fark ederiz. An kimse için geçmemiş; zaman, an’ın etrafındaki çeperlerini unutmamıştır. Henüz yazmadıklarımız, henüz resimleyemediklerimiz ve belki de kimi zaman gizlemekten bir an olsun çekinmediğimiz, bütün o saf ve pürüzsüz yanlarımız tıpkı bir kardelen gibi çıkıverir ortaya. Tüm bedenimizi parçalayarak, yaşamak uğruna düşüverir gözbebeklerimize…

Yaşamın bir sırrı vardı gözlerimizde…

Bağlanan kalplerimizin yanı başında, çağıramadığımız ama peşimizi nedense bir türlü bırakmayan korkularımızın içinde, gecelerin güneşle barışık olmayı tercih etmediği anlarda, ürkekliğimizde bir sır vardı…

Ben o meleklerin hafifçe havalanıp uçtuğunu, beyaz tüllerin gölgelere rağmen, o gökyüzünün altında bir evde durmaksızın havalandığını, bu gözlerde gördüm. Tesellilerden ya da yapıştırılmış öğretilerden oldukça uzakta, senin yanında, sana bakarken… O melek, çoktan kanatlarını açıp beni kollarına aldı bile…
Belki bir nisan yağmuru gibi gelmiştin, benim için tüm mevsimler olacağını nereden bilebilirdin ki! Gülümsememi saklayabileceğim bir sır vardı gözler(in)de…

Sadece sevdasını gözlerindeki ifadeye düşürebilenler gerçekten sevebiliyordu. Kuşatmada kendini siper ederken sevdiğini yanından ayırmayanlar… Her şüpheye, her sorguya, her yanılgıya rağmen elini çekmeden, yine bir tek eliyle sevgisini kavuşturabilenler sevebiliyordu.  İhtimaller her zaman vardı. Yine de hayatın içinde dolaşırken, yürürken, koşarken, dans ederken, öperken, ağlarken, bağırırken, kızarken, şaka yaparken bir an olsun bizi bırakmayan belki de varlığımızın ihtiyacı olan yegâne şey oydu…
Söylesenize bir kez daha yüksek sesle, susmadan siz hiç sevebilip sarabildiniz mi birini?



Yaprak… Beyaz tüller ve güneş için…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder