PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

13 Mayıs 2012 Pazar

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -43-

Bak yine, tersine de olsa denk geldim. Oysa rakamların hiçbir etkisi yok. Benim için hepsi etkisiz eleman. Dönüp bakmaya ürktüğüm bir gerçek ama yine de söyleyeceklerim biter bitmez arkamı döneceğim. Çekip gitmek gibi değil; gidip neler olduğuna şöyle bir göz atıp geri dönmek benimkisi. Zaten hiç gidemedim ki!


Doğru mu bu? Bu kadar kayıtsızlık var mı senin içinde? Bir köşeye çekilip hiçbir şey olmamış, tarih ve zaman sanki hiç yaşanmamışçasına sakin olabilir misin? Ara sıra yaşadığın unutkanlıkların, gökyüzüne doğru çekilme isteğin, merdivenlerden yuvarlanırcasına koy vermeyi istediğin şeyler yok muydu? Durmaksızın kendinle çatışma oyunun da neyin nesi? Hem sen de pekalâ biliyorsun ki bunlar daha önce geçtiğin yerlerin koca bir toplamından başka bir şey değil! Parça parça olanlar nihayet koca bir bütünü oluşturdu. Biraz da bu yüzden rakamların etkisinin olmadığını düşünmen. Oysa her şey normal. Olması gerektiği gibi şüphe yolunda ilerliyor. Bütün geride bıraktıkların yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duygularının enfeksiyon kapması, senin inatla alman gerekenleri reddetmen altını çizdiğin bütün o düşünceler gibi gerçek... Belki de eylemsizlik halinin de aslında bir eylem olduğunu unuttun. Öyle ya "duruyorsun." Girdiğin kapıların ardında ne var ne yoksa görüyor sonra tüm bunlar ya varsa diye tuhaf, akıl almaz düşüncelerin içinde debeleniyorsun. İnsan tanıdığı, iyi bildiği şeylerle baş etmekte zorlanır. Bu böyledir. Ama önemli bir ayrıntı var. Olmazsa olmaz. Onu ille de sevmen gerekir. Arada bir bağ olacak ki yakıp yıkabilmekte zorlanasın. Şimdi bahar, daha arada yaz var. Yazı görebilecek kadar alıştın mı havaya, sen ondan haber ver? Ne ile karşı karşıya olduğunu bilip de bilmemek senin çıkmazın. Hâlâ kayıtsız mısın?


İçine doğru dönen bir rüzgârım. Şiddet arttıkça oluşan hızdan anlamsızca haz alıyorum. Mutluluk ne garip yerlerden çıkıyor. Ruh, sol anahtarı size ait olmayan bir bestenin notaları arasında gidip geliyor. Notaların karşılık geldiği duyguları tam olarak anlatabilmek mümkün değil. Etkilendiğini anlıyorsun, o kadar. Hüzünleniyorsun. Bach dinlerken gülümseyen bir insan gördün mü sen? Ben dinlenirim. Dinlenirken yeniden yorulmaya başlarım. Çünkü Bach bir ormanın derinliklerine, orada ne olduğunu bilse de bilmese de girip çıkartır. Etrafına şöyle bir bakarsın. Ağaçlar tanıdıktır. Güneş kâh vardır kâh yoktur. Fırtınayı hissedersin ama izlemekle yetinirsin. İçinden geçmek cesaret ister. Zaten cesaret edip yaklaştıysan da kaybolur gidersin ormanın içinde. İşte bu nedenle Bach dinlerken gülümseyemem. Nereden ne çıkacağını bilememek gibi tetikte beklerim. İçime doğru dönerim. 


Ruhun merdivenleri, her seferinde bambaşka yüzüyle karşıma çıkıyor. Adım atabildiklerim, inmeye ya da çıkmaya cesaret edemediklerim, ettiklerim, yolun yarısına kadar ilerleyip geri döndüğüm ama hiçbir zaman sonunda neyin olduğunu kestiremediğim büyük ve gizemli bir yol onunkisi. Ne kadar da güçlü! Üstelik bütün o gücün kaynağı da benim. Başka bir ruhu ele geçiremezsin ama o ruhun merdivenlerinde yürüyebilirsin. O, bunu hisseder. Sonra an gelir bir diğerine sıçrarsın. Sanki ruhumuz yolculuk yapmayı seviyor. Belki bir teselli, bir arkadaş, bir sevgi, bir ihanet, başka bir çıkmaz arıyor kendisine. Oysa başkaları olsun ya da olmasın o hep var. İnkâr edebilir misin?


Buraya kadar düşünülmemesi gereken ne varsa hepsi düşünüldü. Etken bir halin çatısında meydana gelen ufak bir çatışma sonrasında, edilgen sofraların kucağına düştüm. Sanki içimde gizliden gizliye itaat etmek isteyen bir kadın var. Hem güçlü hem de beklenmeyecek kadar kabullenmeyi arzulayan. İşte bu yüzden bir benzerimin ayak seslerinden korkuyorum. Korku çoğaldıkça ormandaki sesler üzerime geliyor. Her yer birbirine benziyor ve ben bu benzerlikte ufak bir çıt sesi duysam ne yapacağımı bilmeden kaçıyorum. Durarak kaçıyorum. Kendi içimde mekânlar kurup o mekânların bütün köşelerinde gece gündüz konaklıyorum. Bir misafir gelse şaşkınlıktan elim ayağım birbirine dolanıyor. Misafirler hep vardı. Çoğu zengin kalkışı yapmış olsa da onların varlığını hissettim. Çok yakınımda. Kalbimde. Ama şimdi denklemler arasında gidip geliyorum. Henüz tek çözümüm yok. Yüzlerce çözüm arasında kaskatı bekliyorum. Düğümde sıkışıp kaldım. Serim hepsinden kolay oldu. Bir düşüncenin başlangıcında aklıma gelen birikimlerin içinden çıkamıyorum. Üçüncü cümleye gelince başka birisine sıçrıyorum. Böylece kendi içimde bile ilerleyemiyorum. İşin garibi "hal böyleyken" diye başlabileceğim bir cümlem de yok. Çünkü halimin hangi notaya karşılık geldiğini bilmiyorum. Ara bir sesim belki... Ya da bestede olması gereken uzun bir es işaretiyim. Tek görebildiğim, bir şekilde yazılmaya başlandığım... 


Portede bir yerim var. 
Müziği duyuyorum. Ama hangi aralıktayım ve neyim bilmiyorum. Rakamlarsa hâlâ etkili, kimi kandırıyorum.





29 Mart 2012 Perşembe

*Han (19)

"Bana yağmuru anlatma, yağ!" 
Victor Hugo

Buraya geldim geleli büyükçe bir düşünce çukurunun içerisinde savrulup duruyorum. Hayatta hiçbir şeyin sabit olmaması gerçeği her yanımı bağlıyor. Tam, 'karar verdim bundan sonra böyle olacak' diyorum ama bir zaman sonra karşıma çıkan yeni başlangıçlarla, kurduğum düzen yıkılıveriyor. Kesinlikle olmaz diyebilmeyi özlüyorum. Fakat bunun mümkün olmayacağını bilmek tedirginliğimi arttırıyor. Oysa cesaret, avuçlarımda sakladığım ve kendini daima taptaze tutan tek umudum. Hayaller onunla daha güzel, tatmayı istediğim duygular heyecan verici... Yine de belirgin bir ayrılığa olanak sağlamaya niyetim yok. Sadece ruhumdaki ayrılıklar çoğaldıkça benimsemeyi unuttuğum şeylerin gerçekliğiyle karşı karşıya kalıyor olmanın azabını duyuyorum. Böylesine karmaşık düzlemlerin misafiri olmak zorunda mıyız?


İçimdeki kocaman sessizliğe rağmen yüksek sesle konuşan birileri var. Ve bu konuşma öylesine sessizce yapılıyor ki neredeyse ellerimi kulaklarıma bastırmak gibi mesnetsiz bir harekette bulunacağım. Duymak istemediğim ne çok şey var! Mücadele etmem gerekiyor. Ama bazen öyle büyük yorgunlukların içinden geçiyorum ki koşup ilk bulduğum taşın arkasına saklanmak istiyorum. Tıpkı küçükken girdiğim elbise dolaplarında kendimi avutmak için geçirdiğim zamanlarda olduğu gibi o taşın ardında her şeyden soyutlanmayı bekliyorum. Oyunlarla çepeçevre kuşatılmışız. En çok da kendi içimizde, ruhumuzda oynadığımız oyunlardan dolayı hayata yakalanıyoruz. Saklanmak için türlü yerler ararken birdenbire sobeleniyoruz. Anlamakta zorlanıyorum. Bütün doğruları ya da doğru kabul ettiklerimizi bir kenara bırakalım. İnsan, kendi doğrusuna bile sahip çıkamayacak duruma nasıl gelebilir ki? Bizi çürüten sonra yenileyen sonra aynı şeyleri baştan sona yaşatan hep aynı kısır döngünün parçaları. Öyle bir zaman geliyor ki benimsedim, kabullendim dediklerimizden apayrı uçlara çekiliveriyoruz. Sanki onlar bize ait değilmişçesine dışlıyoruz. İşte ben bundan korkuyorum. Kontrollü sandığımız duyguların gün gelip de kontrolsüzleşmesinden, benden bağımsızmış gibi davranmasından... O an geldiğinde nasıl bir insana dönüşeceğimi düşündükçe yıllardır biriktirdiğim bana ait her türlü izin silinip yok olacağından endişe duyuyorum. Sanki içimizde sürekli kendini hissettiren artçı depremlerimiz var. Durmaksızın sallanıyoruz. Ne tam anlamıyla durabiliyor ne de durulabiliyoruz. Bu denli güçlü olabilmek, hayata devam edebilmek de beni yeterince  delirtiyor. Gerçekten delirmediğini bilmek gibi...


Güneş dağların arkasındaki yerini aldı. Koyu kızıl bir yorgunlukla dizlerini usulca kırarak akşama boyun eğdi. Tabiatın tutarlı olduğu anlar var ama bir gün onun da bizler gibi tutarsızlaşmayacağı kesin değil. Onun hem iyi hem kötü yansımalarından başkası değiliz. O, yalnızca sözcüklerle kendini ifade edemeyen karşılığımızdan başka nedir ki? Çiçekler, hayvanlar, bütün sular hepsinin kendince bir karakteri var. Bütün benzetmelerimizin yegâne desteği tabiat. Onun için sağımız solumuz belli olmuyor. Fırtınalar kopartıyor, zamanı gelince soluyor, açıyor, gel gitler yaşıyor; sinirlenince kükrüyor, sevindiğimiz zamansa güneş gibi parıldıyoruz. Sadece bir an dönüp bakmak yeterli, orada her şeyin sırrı yatıyor. Şimdi bile sıcaklığını yeryüzünden çekip alan şu güneşin yerini karanlığa bırakıyor olması tüm bunları anlatıyor. Gitmek, sıcaklığı da alıp götürüyor. Yerine bambaşka bir duyguyu bırakarak yeni bir mücadelenin koynuna taşıyor. Her gün akşamın olacağını bilmek bir şeyleri değiştirmiyor. Çünkü akşam, her gün başka yaşanıyor.


Uzun zamandır rüya görmüyorum. Kâbuslarla uyanmak yerine, onlarla uyuyorum. Bir insan gözleri açıkken de uyuyabilirmiş, her kötü tecrübede bunu daha da iyi anlıyorum. Ama anlamak rüyalarımı geri getirmiyor. Canımı yakıyor. Sürekli sorduğum soruların içinde kapana sıkışmışımcasına boğuyor. Bir zamanlar, henüz daha küçücük bir çocukken dolaştığım o bahçenin sevdiğim dikenli telleri, içime içime batıyor. Kanıyorum. Ruhum aldığı her darbede gittikçe çekiliyor. Tıpkı bir dere yatağının sularının çekilişi gibi günden güne orada sakladıklarım azalıyor. Ama içimde var olduğunu bildiğim bahar, tüm farkındalıklarıma rağmen bir şeyi unutmuyor: Yaşam/ak...(!) Ve tuhaf ki yakındığım çelişkilerim beni ayakta tutuyor.


Görüyor musun ne haldeyim sarı şehir? Bir tek sana anlatabiliyorum. Gözyaşlarımın gerçekliğini sen görüyorsun. Amansız mücadelemin, kendimle olan kavgamın tek şahidisin. Çünkü sen, o kavganın nedenisin. Ulaşmayı özlediğim yersin. Yalnızca ölümle ayrılacağız. İşte o zaman ne sen beni duyabileceksin ne de ben sana böylesine tutarsız hikâyelerden bahsedebileceğim. Karanlık bile olup olmadığını bilmediğim bir çukurun içerisinde baş başa kalacağız. Birbirimizin içinde, birbirimizden habersiz. O yüzden, ne kadar yol varsa çıkmadığım; ne kadar karmaşık düşünce varsa o veya bu şekilde aklımda geçen, hepsini uykuya dalmadan sana söylemeliyim. Sana gelmeliyim. Bu koca yalnızlıkta biliyorum orada bir yerdesin. Sana ulaşabilmek uğruna buradayım. 


Han bugün çok sessiz.Oysa ona baktığımda tanıdığım tanımadığım bütün insanların içinde bir yerlerde kaldığını, belki de kimilerinin saklandığını hissedebiliyorum. Bazılarına katlanmak kolay değil. Giderken bıraktıkları etkiler, bir sihirbazın sihirli sözcüklerini mırıldanması sonrasında ortadan kaybolan eşyalar gibi yok olmuyor. Aynı illüzyona defalarca inanmanın ne demek olduğunu o da iyi biliyor. Karşıtların savaşı içerisinde parçalara bölünen ruhunun dizginlerini tutamayacağını anlamak için dahiyane düşüncelere ihtiyaç yok. Sadece "o an" geldiğinde, hani her şeyin birbiriyle çatışmaya başladığı, hangi seçimin sizin doğrunuz olacağını bulmaya çalıştığınız zaman, tek bir soru sormak yeterli oluyor. "Bütün bunlar ne için?" 
İşte, uçsuz bucaksız kapı da böylelikle açılıyor. Sorular bulvarında bir gece geçirmek yeterli sanırken geceler peşinizi bırakmıyor. Sınırlı sayıdaki sözcükler gittikçe kendi içlerinde açılım gösteriyor. Bazen anlamını hiç bilmediğiniz ya da bilmek istemekten kaçındığınız hayat karşınıza dikiliyor. İçinizden gelip de yapamadığınız her ne varsa kendi varlıklarını onaylatmak istercesine size saldırıyor. Haz ve gerçeklik duygusu çatışıyor. Üstelik o gerçekler bile tam olarak sizin değilken... 


Hanın bu sessizliğinin ardında, yolunu bulmak için çırpınan bir yüreği görmemek mümkün değil. Duvarlarının ne kadar sağlam olduğu önemli değil. Yanılsamalar da duvarlar gibi içten yıkılıyor.


Düş yolculuğunun izlerini hâlâ ruhumda taşıyorum. Tahta masamın üzerinde parmaklarımı gezdirdikçe aklıma hiç unutamadığım özlemlerim geliyor. Dokunmak, sahildeki kum taneciklerinin arasından ansızın çıkan dikenler gibi bir daha bana ulaşmasınlar diye ötelediğim aşklarımı hatırlatıyor. Zararsızmış gibi görünen o kısacık anlar, bir başkasının tetikleyicisi haline dönüşüp birbirinden anlamca ne kadar uzak şey varsa, tuhaf bir boşlukta yan yana geliyor. Dönüyorlar. Kendi içlerinde daha önce hiç duymadığım bir müziğin notalarına dönüşüyorlar. Müzik kıvrıldıkça kıvrılıyor. İçe doğru genişleyen, kendi içinde imkânsızı doğrulamaya çalışan büyük bir özlem girdabı bu. Yanağımı yaslıyorum hatırladıklarıma. Tenimde bıraktıkları izler ateşte kaynayan su gibi fokurduyor. O incecik damarlardan geçip gidişlerini hissediyorum. Birikmiş göz yaşları oradaki yalnızlığa selam verircesine yavaşça belirginleşiyor. Ne garip, hiçbir şey tam anlamıyla sökülmüyor.


Hana bakıyorum. O muazzam yapıyı oluşturan her türlü parçanın kendi içinde oluşturduğu ahengi anlayabilmek için neler vermezdim. Ağıtlarla üst üste konmuş taşların onun dokusunda yarattığı ağırlığı, ferahlığı, o kendini koruyan yanlarını; değişen mevsimlerle birlikte üzerinde taşıdığı taşı, toprağı; aralık yerlerinden sızmaya çalışan rüzgârları kısaca hanın varlığını meydana getiren en ufak ayrıntıları bir kitabı okur gibi okumak isterdim. Biliyorum, hiçbir zaman kendini açık etmeyecek. Belki arada bir fısıldasa da yine değişen ve dönüşen yanları hep olacak. Ve günü geldiğin de o da tıpkı diğer her şey gibi aşınacak. Ama bu bütünselliği, aklımın bir köşesinde ölene kadar tutmama da izin verecek. 
Kimi zaman gelecek ki sesini duyamayacak gibi olsam da bana taşların nasıl bir araya geldiğini anlatacak, onu dinlememi bekleyecek. Ama kimi zaman da o taşları bir yağmur gibi üzerime yağdıracak ki düşen her parçayı bir bir hissedebileyim diye. 
Çünkü dokunmak ve dokunulmak benim en büyük hatırlama kapım. 


Yağ üzerime han!









































 

19 Mart 2012 Pazartesi

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -42-

Zamanda geçişler yapıyorum. İnsan düşünerek bile gitmek istediği yere gidebiliyor. Evet, fiziki koşullarınızda herhangi bir değişiklik olmuyor ama ruhunuzda açılan bazı yaraları, boşlukları kapatmak adına işe yarıyor. Nihayetinde gerçek dediğimiz bizim algılarımız sonucunda şekillenmiyor mu? Kendi gerçeklerini meydana getirmek isteyenlere konulan bir engel olmadığına göre -en azından bana- beklemeye de gerek yok.


Tuhaf gelişmelerin yaşandığı bir-iki ayı geride bıraktım. İçlerinden neyi anlatsam büyük açıklar vereceğim için şimdilik sessizliği koruma taraftarıyım. Zaten ne zaman sussam sonrasında susmamacasına konuşmaya başlıyorum. Konuşmak dedimse "yazmak" daha doğru olurdu. Kuluçka döneminde beklemenin sabırsızlığı içten içe beni yoklamaya başladı. Biliyorum bu defa çok uzun bir ayrılık oldu. Ancak insan beslenirken araya bir şey almak istemiyor. Yavaş yavaş birikimlerin geri döneceğini bilmek huzur verici. İzliyorum. Dinliyorum. Tepkileri değerlendiriyorum. Bir süre şematik veriler üzerinde düşünüyorum. Yaşanılanları, olası yaşanacakları çizmeyi seviyorum. Küçüklükten gelen garip bir alışkanlık. Belki de fotografik hafızamın getirisi bir durum bu, bilemiyorum. Bazen kâğıt üzerinde karman çorman çizgiler, isimler, mekânlar görüyorum. Daha çok çizim aşamasının sonrasındaki günlerde "bunlar ne acaba?" dediğim bile oluyor. Çünkü beyin öyle bir şey ki o anda her türlü düşünsel veriyi, dinlenilen müziğin bıraktığı izleri, hatta dışarıdan yazma anınıza denk düşen türlü sesleri bile kaydedip parmaklarınızdan kâğıda dağıtıyor. Bazen anlamsız gelen şeyler beklenmedik zamanlarda anlam kazanmaya başlıyor. Sanki her şey kendisiyle ilgili sırasını bekliyor.


Güneş sokakların, caddelerin yüzünü güldürmek için yola çıktı. İlkbaharın artık neredeyse yok olmaya yüz tutmuş mevsimsel özelliklerini özlüyorum. Kıştan yaza geçiş arasındaki fark kayboldukça 'bahar sevinci'nin ne kadar da önemli olduğunu anlıyorum.


Bu birkaç hafta içerisinde yapılması planlanan işler, görüşülmesi gereken insanlar var. Hayatın istenilen yörüngeye girmesi diye bir şey varsa benim yörüngem şu sıralar oraya yaklaştı. Her ne kadar elektronik aletlerle olan ilişkilerimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlasa da yaşadıkları iyi tarafından yorumlamayı tercih ediyorum.


Aklıma gelmişken birkaç hafta öncesinde daracık bir alanda "daracık" gözlemler yapmıştım. Hâlâ unutamıyorum. İnsanoğlu aklına bir şeyi koyarsa geri durması, vazgeçmesi söz konusu bile olamaz. Gerçi ben tahmin etmediğim olaylara doğru sürükleniyorum ama bu sürüklenişin sonrasında belki de o bahsettiğim yörüngede bazı değişiklikler meydana gelebilir.


Ruh halimin genel seyrinde inanılmaz bir dalgalanma var. Oldukça sakin yazmaya çalıştığım bu yazının aklını çok fazla karıştırmayı istemediğimden bilinçli bir geri duruş sergiledim. Şu an varoluşun derin sularına inemeyecek kadar rahattayım. Aklımı kurcalayan çok şey var. Her zaman vardı fakat şu son birkaç aydır düşündüklerim yorgunluklarımı iyice tetikledi.


Geriye yaslanıp boşluklarımı kendi yöntemlerimle dolduracağım. Tabii bir de Han var. Uzun ve soluksuz bir bölüm beni bekliyor.

21 Şubat 2012 Salı

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -41-

Sabah uyandığımda karanlık bir odadan çıkıp, geceden arta kalan öteki karanlıklara bir yenisini daha eklememek adına yatmadan hem pencereyi hem de perdeleri sabah olmuş gibi açıyorum. Tıpkı şairin kahvaltıyla bağdaştırdığı gibi ben de gün ışığının mutlulukla bir ilgisi olduğunu düşünürüm. Ama son birkaç aydır nedense odaya girdiğimde perdelerin yerinde olmayacağı gibi bir düşünce hasıl oldu. Belki de huysuz kornişimin benim hoyratlığıma daha fazla dayanmak istemediğindendir, bilemiyorum. Ya da kendi kendime böyle bir meşgale bulmayı ben seçtim. Olur ya lüzumsuz işler başkanlığından biri istifa etmiştir ve ben vakit kaybetmeden o yere konmuşumdur. Tıpkı bütün olasılıklar gibi bu da mümkün.


Bu evin her ay için bir konusu mutlaka vardır. En sevdiğim takıntılı yanlarımdan birisidir. Günlerce, haftalarca üzerine türlü komplo teorileri geliştirir dururum. Zihnimin en ulaşılmazmış gibi görünen yanlarına dokunmayı sevdiğimden olacak ki bu birbirinden farklı başlıklar içinde yazarım, notlar alırım. Bilirsiniz, bazen gerçekten ihtimal vermediğiniz bir şeyden, zamanın birinde bulmayı ümit ettiğiniz cevaplara ulaşırsınız. Bu küçük ipuçları birdenbire bütünlüğe kavuşur. İrkilirsiniz. Çoğunlukla iç sesinizden yükselen bir ünlem cümlesi karşılar sizi. Hele ki karşınıza çıkan cevabın karşılığı bir başka kişiyi de barındırıyorsa içinde, evlere şenlik! Ya yüzüne vurma yoluna gideceksinizdir ya da köşenizde uslu uslu oturup cevabı bulmuş olmanın verdiği şaşkınlıkla gelişmeleri takip edeceksinizdir. Çoğu zaman beklentilerin kucağına bırakılan şeylerde zaman oldukça uzun işlediğinden,  yepyeni bir yol haritasının uygunluğu daha cezbedici olacaktır. Ama bu elbette sizin kişiliğinizle de doğru orantılı bir durum. Ben beklemeyi tercih edenlerdenim.


Bugünlerde de beklediğim -her ne kadar cevabını bulmuş olsam da - bir şey var. Yıllarca benzeri olaylarla çok sık karşılaşmış olmamdan kaynaklı ki er geç bir hareketin ya da sözlü bir imanın gelip beni bulacağını hissedebiliyorum. Böyle bir duyguyla yaşamaya çalışmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin edersiniz heralde. Benimkisi bilerek bazı şeyleri baltalamak, farkındayım. Yine de insan bazı zararlı alışkanlıklarının farkında olsa da uzaklaşamıyor.


Rüyalar öncü kuvvet gibi yetişiyor. Daha önceleri rüya konusu üzerinde fazla durmazken, daha doğrusu dışa vurmazken, şimdilerde iyiden iyiye merakımı cezbediyor. Sanki benim içimde, benden bağımsız bir kişinin sesi, gördükleri, duydukları, yaşadıkları kol geziyor. Zamanla yapılan değerlendirmeler de değişiyor.


Takıntılarım kervanında bir şey daha var ki o da haftanın salı ve cumartesi günlerinin hem uğurlu hem de uğursuz olmasına dair düşüncelerim. Belki de beni bundan iki yıl önce etkileyen bir olayının kalıntılarının yol açtığı bir şey bu, tam olarak kaynağını kestiremiyorum. Fakat düşününce bütün izler onu gösteriyor. Yahut can sıkıntısının rehavet yaptığı günleri yaşıyorum. Kim bilir bu cümleyi burada kullanmayı istediğim için bile olabilir. Kendisini tartmayı beceremeyen bir teraziyim.


Yazının tam da bu noktasında aklımdakileri bertaraf etmeye çalışan bir sürü kelime ordusuyla mücadele etmekteyim. Merdiven, çocuk, kalem, çubuk kraker, yaş, yanlış, vapur... bunlardan bazıları. Oysa hiçbirinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Ama işte birdenbire kendilerini var etmeyi başardılar ve yerlerini aldılar. Karşı koyamadım.


Bana haddinden fazla olur. Aklımdan geçenler hiperaktif bir çocuğun bedensel hareketleriyle benzeşmeye başlar. Oradan oraya atlar. Durduramazsınız. Durduramam.


Yakında bir sinema filminin karelerine bölünecek, bir derginin sayfalarından aşağıya doğru akacağım. 


Unutmadan bu ayın ev konusu: Ne olacak? sorusu üzerine odaklı. 


Şimdi perdeler kapalı. Birazdan her akşam olduğu gibi onları açıp uyumaya gideceğim. Ne dersiniz, yarın sabah kalktığımda sahiden yok olmuş olurlar mı?



5 Şubat 2012 Pazar

*Han (18) - Büyülü Kapılar

Evde sular durulmuştu. Her şey sakin ve kendindeydi. Neredeyse zorunlu olmadığım müddetçe odamdan dışarıya çıkmıyordum. Yine her zamanki bana ait dağınıklıklarımla zaman geçiriyordum. Bahar mevsimine girmiştik ama hava sıcaklığında belirgin bir değişiklik yoktu. Soğuk, hep soğuktu. Bazı şehirler insanı kara bir deliğe düşmüş gibi hissettiriyordu. Ankara da öyleydi. Onunla aramda anlaşılmaz ve anlatılmaz bir bağ vardı. Gün geliyor onunla olmak istiyor ama genelde ondan uzaklaşabilmek için yapılması gereken ne varsa deniyordum. İlginçtir Ankara'nın böyle tuhaf bir yanı vardır. Seven ya çok sever, sevmeyense kaçıp kurtulmak için mücadele eder. Bir de benim gibi arada kalmışlar vardır ki işte zor olan da burada başlar. Galiba istediğinde ulaşabileceğini bilmek duygusu kadar güvenli bir duygu yok. Hem zaten yola çıkmak için her şey hazırlanmıyor muydu? Sabah akşam takıntılı bir sözcük gibi peşimi bırakmayan hayaller, eninde sonunda gerçekleşmeyecek miydi? Bir şeyi çok istemekle olabileceklerin olasılığını arttırmak insanın elindeydi. Yaşamım da sahip olduğum bu düşsel kurguların sayesinde daima diri kalacaktı.


Üniversitedeyken kareli, renkli bir deftere günlük tutmaya başlamıştım. Bugünlerde deftere yazma alışkanlığım neredeyse kalmamıştı. İnsan bir mekânla bağını kopartacağı zaman sanki geçmişe doğru yolculuk da hızlanıyordu. Aklına olmadık zamanlarda olmadık şeyler gelebiliyordu. Günlük de şimdi durup dururken aklıma gelmişti. 


Hikâyeler anlatıyordum. Her ne kadar yazdıklarım aynı konu üzerinde yoğunlaşsa ve sadece tek bir kişiyi anlatsa da o hikâyelerle doluydum. Hiçbir zaman düzenli günlük tutamadım. Eskişehir'e ve diğer bütün şehirlere dair her şeyi kocaman, tahta bir sandığın içine tıkıştırmıştım. Anıların kapağı kilitliydi. Bodrum katındaki odada kim bilir hangi zamana kadar kapalı kalacaklardı. Bazen böyle bir derinlikten kaçmak istiyordu insan. Niceliklerle ölçülebilecek bir hacime ne kadar gücü yeterse yetsin, niteliklerle karşı karşıya kalmak hüzünlüydü. Bir kitap arasında saklı kalmış bir cümle, ufak bir not ya da yaz tatillerinden toplanmış deniz kabukları, umulmadık anlara götürebilirdi. Anılar, büyülü bir kapıya sahipti ve o kapıların ardında, iyiler kadar kötü olanları da vardı.


Anahtarı alıp aşağıya bodruma indim. Merdivenleri geride bıraktıkça düşündüğüm şeyler de azalıyordu. Belki de birden fazla ana gidip geldiğimden, hiçbirisi kendi arasında bir tutarlılık göstermiyordu. O günlerden kalma, gündelik hayatımda çok fazla aklıma gelmese de iz bırakmış ne çok şey vardı. Her zaman garip bir hafızaya sahip olduğumu düşünmüşümdür. Ansızın bambaşka bir şeyle uğraşıyorken yalnızca tek bir nesneden, sayıdan, sigaranın tutuluş şeklinden, dudaktaki bir mimikten, markette parasını kasiyere uzatan birinin yüzünde gördüğüm ifadeden serbest çağrışımlar yaşıyordum. Olması gereken zamanlarda hatırlayamadığım şeyleri en olmadık zamanlarda hatırlıyordum. Üstelik ilgisiz yerlerden gelip beni meşgûl eden onca şey bir araya toplandığında bütüne ulaşmak zordu. Bilinç altı geçmişi kurcalamaktan bıkmıyordu. Hayatla olan hesap bir türlü kapanmıyordu.


Bodrum kapısını açarken her zaman olduğu gibi zorlanmıştım. Çocukluğumdan beri gücümü sınayan her şeye karşı özel bir ilgim vardı. Kendimce yollar keşfediyordum. Eğer anahtarı biraz yavaş sokarsam ulaşamadığım o dilin yavaşça dönmesini sağlayabilirdim. Ya da iyice bastırırsam uyguladığım kuvvete karşı koyamayacağını düşünür, kapıyı açabileceğimi sanırdım. Tabii bunların işe yaramadığı, inadımın zorlandığı çok zaman da olmadı değil. Yine de çoğu insanın önemsemeyeceği bu ayrıntıları bile düşünürdüm. 


Birkaç dakikalık uğraşma çabalarımdan sonra kapı açılmıştı. Bilirsiniz, bodrumdaki odaların kokusu kendine hastır. Terk edilmiş ne varsa oraya konur. Geçmişin tek bir nefeste ciğerlerinize, ruhunuza dolabileceği nadir yerlerden birisidir. Özellikle de benim gibi atmaya kıyamadığınız, biriktirdiğiniz, geçmişe dair hep bir yerlerde kalmasını istediğiniz eşyalarınız, hatıralarınız varsa... Ağırdır. Hazmetmek zordur. O kokuyla öyle çok şey hücum eder ki başınız döner, bir süre hareket edemezsiniz. Ben de bekledim. Sandığın üzerindeki birkaç parça kutuyu yere indirip kendime oturabileceğim kadar bir yer açtım. Günlüğümü aramaya gelmiştim ama günlükten önce aklıma neler neler geldi. Ortaokula kadar uzanan bir yolculuk. Gerisini siz düşünün artık.


Yarım saatten fazla sakin ve sessizce o büyülü kapıyı aralayıp kimsenin bir şeyleri bilmiyor olmasının verdiği avuntuyla geride kalanları anımsadıktan sonra sandığın kapağını açtım. Kitaplar, notlar, kalemler, üniversiteden sonra atmaya kıyamadığım ders fotokopileri, renkli boncuklardan yapılmış kolyeler, ufak ufak kesilmiş kumaş parçaları, bitmiş çakmaklar ve fotoğraflar... Bir dönem hayatımda ne varsa oradaydı. Onlardan fiziken uzaklaşıp kurtulmak kolaydı ama yeniden karşı karşıya kalındığında yüzleşmek kolay değildi. Sanki her şey zamanı geldiğinde kendisini hatırlamak için uygun bir anı bekliyordu.


Defteri sandığın en altına koymuştum. Ona ulaşana kadar duygularıma zerk etmek zorunda kaldığım sayısız hatıra olmuştu. Biraz tozlanmıştı. Sayfalarının uç taraflarında oluşan kırışıklıklar fazlalaşmıştı. Elimle düzeltmeye çalıştım ama yıllardır orada, onca ağırlığın altında kaldığından düzelmiyordu. Kitaplarımın altını çizme alışkanlığı kazanana kadar aldığım her defter ve kitap tertemiz kalıyordu. Sonraları renkli kalemleri, sevdiğim cümleler için hor kullanmaya başladım. Ama kitap veya defter sayfasını kıvırmayı, oldum olası hiç sevmedim.


Sandığı kapatıp yarısına kadar yazdığım defteri, başından itibaren okumaya başladım. Bir tren istasyonunda yolcu etmek zorunda kaldığım sevdiğim adamı anlatıyordum. O an beni ne kadar hırpalamışsa sayfalar arasında göz yaşlarımdan oluşan erimeler dikkatimi çekmişti. Yazdıklarım arasında hikâyelerde gizlenmek zorunda kalınmış, görünmeyen dengeler yüzünden kafamın içinde gürültüler başlamıştı.  Günlükte, o en özgür olmam gereken yerde dahi birgün okunabilir endişesiyle metaforlara sarılmıştım. O an kendimi tıpkı bir yabancı gibi hissettim. Zihnim, yıllar içinde kaybolanlar arasında büyük boşluklar açmaya başlamıştı. Ağır ağır hayatımdan boşalan ve bir daha asla geri dönülemeyecek olan her şeyin, ne kadar da geride kaldığını anlamak canımı yakmıştı. 


Birkaç sayfa daha okuyup günlüğü kapattım. Yere koyduğum kutuları sandığın üzerine yerleştirip odadan çıktım. Açarken zorlandığım kapı kilidi bir hamlede kapanmıştı. Heyecanla aramaya koyulduğum günlüğüm onu okumaya başlamamla, üzerimde beklediğimden daha sarsıcı bir etki bırakmıştı. Merdivenleri ikişer üçer çıktım. Eve geldiğimde hiç halim yoktu. Merdivenler boyunca neredeyse hiçbir şey düşünemeyecek kadar güçsüz düşmüştüm. Geçmişle karşılaşmamın daha ilk dakikalarında tıkanmıştım. Sonra sonra daha iyi anlayacaktım ki geçmişin ağır geçitlerinde yürümeye çalışmanın, nasıl olsa geçip gitmiş demenin hiçbir faydası olmayacaktı. İnadımın yıkıldığı, yerle bir olduğu tek şey de bu oldu. O zaman vazgeçtim, biriktirdiklerimi atamasam bile bir daha onlara geri dönmeyecektim.


Artık daha da emindim. Anılar, büyülü bir kapıya sahipti ve o kapıların ardında, iyiler kadar kötü olanları da vardı.















15 Ocak 2012 Pazar

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -40-

Bugün pazar ve diğer pazarlardan farklı. Telaşlı ve heyecanlı. Çok sessiz zamanlarda beklenmedik bazı şeyler olur ve hayatınızın akışında yer etmeye başlar ya, işte buna benzer bir nedenle pazarlardan başka bir pazar... O yüzden içim kendisini sığdırabilecek bir yer arayışında. Kitap okumaya çalıştım, olmadı. Televizyonda dikkatimi dağıtacak bir şey aradım, bulamadım. Post it sayfalarına bir şeyler karalayıp kitaplığımın kenarlarına astım, tatmin etmedi. Kalemliği düzenledim. Bozdum. Eski haline getirmek istedim, yapamadım. Hiçbir denememde başarılı olmadım. Geçen gece söylediğim gibiydi. Hani izleyen bilir, Guguk Kuşu'nun belleklerde yer eden o meşhur repliğini: "En azından denedim." Ben de aynen böyle dedim. Güldü mü gerçekten bilmiyorum ama şu halim beni gülümsetiyor.


Ritim dediğimiz şey eğlenceli. Hangi tınlamayla hissettiğinize bağlı olarak da değişkenlik gösteriyor üstelik. Bazı saatlerde her şey normal, olağan. Fakat bazen de saatler öyle bir yer ediyor ki zihninize, tek başınıza, yattığınız yerde dudaklarınızda bir hareketlenme başlıyor. Durmuyor. İstediğiniz de durmamasıdır zaten. Çünkü buna neden olan ve içinizi ürperten, ara ara iç gıcıklayan süslü hayallerle donatılmış ufak, tekinsiz (olmaması tercih sebebi) ritimlerdir... Sonra zaman ilerledikçe ellerde bir uyuşukluk başlar. Zeminle kurduğunuz ilk ilişki işte tam da o sırada açığa çıkar. Destek alır, bedeninizi ona yaslarsınız. Tek bir ışık yetiyordur sözcükleri aydınlatmaya ama ruhun katmanlarında durum böyle değildir. Orası daha karışık ve karanlıktır. Aydınlansın diye, cümleler arasında bitmek bilmeyen bir kovalamaca ortalığa dökülür. Hafızanın en çok mesai yaptığı saatler de diyebiliriz. Hesapsız olsa bile ilkel yanınız minik ve renkli hesaplarla karşınıza çıkıverir. Mücadele edin de nereye kadar. O duvarlar bir an gelip de yıkılınca ne olacak? Geçip giden zaman mı boşa çıkacak yoksa güçlü bir zeminin temeli mi tamamlanacak? Bilemezsiniz. Ne kadar düşünseniz de bazı şeylerin karşılığı bambaşka olabilir. Bunu bilmek belki de yeterlidir. Yetmeyebilir mi? Başınıza gelmeden bilemezsiniz...


Bugün pazardı. Değişik melodiler misafir oldu. Meselâ son birkaç saatin özetine giren ince ayrıntılar vardı. Yükseklik değerleri, istekler... Çaresiz kalındığında sığınılan akılcı çözüm cümleleri. Oysa kaçış yok. Zaten kaçmak da istemiyorum. Büyük bahanelerden olmak istemiyorum. Hani şair demiş ya: "Sessizlik ve görülmezlik büyük bahanedir."


Bir ses versem her şey bir şeye mi dönüşecek? Yoksa bir şey, her şeyin arasından yalnızca sıyrılmış mı olacak? Biraz şaşkınım. Sonra heyecanlı. Bu akışın içinde hızla koştum. Yürüdüğüm zamanlar sadece birkaç saatlik uykulardı. Yetmedi. Akşam oluyor. Ardından gece. Saat onu geçtikten sonra geriye dönüp o ilk anı anımsayacağım. Burada, olduğum yerde. 


Zaten kaçmak da istemiyorum! (Bu ünlemi ayağı takılsın diye koydum.) Bakarsınız tutarım.















31 Aralık 2011 Cumartesi

Yıla Veda... Neler Yaşadık Öyle Değil Mi?


Ömür diye tanımlanan sözcük telaffuz ederken nasıl da yumuşatıyor insanın içini. Kim, ne isterse doldurabilir onun içine. Duygulardan örülü koskoca bir yumak var. Sevinçler, paylaşımlar, acılar, kızgınlıklar, öfkeler, şaşkınlıklar, suskunluklar, ağlamalar, haykırmalar, heyecanlar... Dediğim gibi büyük bir karma ömür dediğimiz şey. 
Bir yılı daha geride bırakırken her zamanki gibi yılın son yazısını yazmadan veda etmek olmazdı. Hem şöyle kısaca bir neler olduğunu hatırlamak hem de neleri beklediğime dair kısacık da olsa bir şeyleri bazı zamanlarda kendime anımsatmak adına yazacağım.


2011...


Uzun ve yorucu bir yıl oldu. Bu sene çok fazla üzüldüm. Ülkece çok ağır hesaplar ödedik. Terör, şike operasyonları, sansür, Emek sinemasının yıkılmaması için verilen mücadele, Hopa olayları, üniversite sınavındaki şifre olayları, N.Ç davası, kadına şiddet, heykelin yıkılması, Van Depremi, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklanmaları, Uludere, kültür ve sanat dünyasında yitirdiklerimiz... İnsan yazarken bile bu dökümün altında kalıyor ister istemez. 
İnsanca yaşamanın onurunu yitirmemize, unutmamıza sebep olan, birlik ve beraberliğe sekte vurduran, can alan, can yakan ve geriye dönüp bakıldığında hiçbir zaman unutulmayacak görüntüler ve bıraktığı izlerle geçip giden bir yıl 2011. Sosyal medya, bu sene görsel basının yapamadığını yaparak haber ulaştırmada ve gelişen olaylar hakkında insanları bilgilendirmede önemli bir rol aldı. Bazı insanların öfke kusan açıklamaları, faşist söylemleri damga vurdu. Benim de en aktif kullandığım mecra twitter oldu.


Nereden tutacağımı bilemediğim öyle çok olay oldu ki. Yaz tatilinin en güzel günlerini yaşadığım Ayvalık'ta akşam üstü keyifle yemeğimi yedikten sonra twitter'dan öğrendiğim bir haberle Amy Winehouse'un öldüğünü öğrendim. O gece her şeyi bırakıp balkona oturdum ve denize doğru uzun uzun baktım. Bir ölümle ne çok şeyin insan aklına gelebildiğini fark ettim. Sadece Amy'nin ölümü değil, Türkiye'nin gündemindeki bir çok tatsız olay da başımdan aşağıya an be an döküldü. Kin ve nefret duygularıyla yaşayabilen insanları anlamakta çektiğim zorluk, duygu ve düşüncelerimi de zorladı. Böyle zamanlarda sevgi ve anlayışın, birlik ve beraberliğin, ne kadar önemli ve hayatın ilerleyişini sağlayan güçlü bir lokomotif olduğunu görmek içten bile değil.


Ölümler çoktu. Gary Moore, İsmail Gülgeç, Jane Russell, Elizabeth Taylor, Ali Teoman, Cüneyt Çalışkur ve daha aklıma gelmeyen, alanında önemli diğer isimler...


Elbette çok güzel olaylar da oldu. Meselâ ben sevgili Gülenay Börekçi sayesinde Egoist Okur'da yazmaya başladım. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, en mutlu anlarımda o sayfalarda kendime yer buldum. Elimden geldiğince ve tüm kalbimle destek vermeye çalıştım. Egoist Okur, benim için 2011'in en kayda değer gelişmelerinden birisiydi. 


Van İçin Rock konserinin o muhteşem gününü, saatlerce Küçük Çiftlikpark'ta binlerce kişiyle birlikte yaşadık.  Rock müziğinin en sevdiğim gruplarından biri olan Redd öncülüğünde, sosyal medyanın böylesine güzel bir oluşumda nasıl bir katkısı olduğunu gördük. Sıra 2012'de yapılacak okulun heyecanını paylaşmakta.


İnstagram sayesinde fotoğraflarla hayatı kendimce paylaşmaya başladım. Sayesinde yeni yeni insanlarla tanıştım. Güzel dakikalar geçirdik. 


En büyük hayallerimden birisi olan film senaryosunu yazmaya başladım. Ne zaman biteceğini bilemesem de birgün gerçekleşeceğini umutla beklediğim gelişmelerden biri oldu.İkinci romanımın neredeyse yarısını bitirdim. 2012'nin devamında beni itekleyecek güçlerden belki de en önemlisi, onun kurguları arasında dolaşmak olacak.


İşten ayrıldım. Uzun bir süredir onun boşluğunda sallandım. Bu sırada kendime yatırım yapmaktan da geri durmadım. Daha çok kitap okudum ve yazı yazdım. Sevdiğim müzikleri dinlemek için fazlaca zamanım oldu. Kimi zaman takıntı derecesinde uzun uzun yer verdiğim bazı isimler vardı. Nick Cave, Tom Waits, Bach, Mozart, Nina Simone ve Adele bunlar arasındaydı.


Ubor Metenga oturumlarında Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy sayesinde öykülerle ve kendi hayatlarından notlarla hem buruk hem de mutlu, güleç dakikalar paylaştık. Bu sene en çok Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Tomris Uyar, Nabokov, Yusuf Atılgan okuduğum dönemdi. Çoğu eskiden okuduğum kitaplar da olsa yeniden onlarla karşılaşmak güzeldi.


Hakan Günday'ın AZ romanı muhteşem kurgusu ve hüzünlü bitişiyle beni inanılmaz etkiledi.


Hiç beklemediğim bir şekilde sevdiğim bir arkadaşımla yollarımı ayırmak zorunda bırakıldım. Yanlış anlaşılmaların ne denli etkili olduğunu ve beni dinlemekten ziyade, kesin hükümlerle almış olduğu bu karardan dolayı elden bir şey gelmeyeceğini gördüğüm andaki çaresizliği yaşadım.


Uzaklarda olan bir arkadaşımla karşılıklı maillerimiz günlerimi doldurdu. Hesapsız, beklentisiz, anlarla dolu kocaman bir paylaşımda bulunduk birlikte.


Adını burada yazamayacağım ama çok sevdiğim ve benim için değerli olan insanlarla tanıştım. Sohbetler ettim. 
Sinema ve tiyatroya bolca gittim. Konserleri de unutmamalı.


Burada soluklanmak gerekiyor. 


2011 acısıyla tatlısıyla daha birçok şeyin yaşandığı yıldı. Her birini yazmak neredeyse bu yazıyı bir kitap eşiğine getireceğinden duruyorum.


Çok özledim. Çok sevdim. Unutuldum. Yanlış anlaşıldım. Anlattım. Anlaşılabildim.
Kimi zaman pes etme sınırına geldim ama sonra gökyüzünü hatırlayıp devam ettim.
Ağladım. Güldüm. 
Yazdım.Yazdım.Yazdım.


2012'de kendime verdiğim sözlerim olacak. Her birini hazırladım. 


Geriye dönüp baktığımda bireysel tarihimde yine koskocaman bir yaşanmışlık bıraktığımı gördüm. Şimdi bu son kelimelerini yazarken birazdan evden dışarı çıkıp İstanbul'un o büyülü havasını soluyacağım. Evlerinde, dışarıda, barlarda her kim varsa, herkese, bütün insanlığa kısa bir sözüm var.


SEVİN. SEVİN. SEVİN. Lütfen hayatlarınızda bu küçük ama etkisi büyük kavramı unutmayın. Güzel günler, 2012'de yakanızı bırakmasın.


Kalabalık Odalarda'dan sevgiler ve iyi yıllar...