PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

14 Eylül 2018 Cuma

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -47

Tepeden tırnağa sırılsıklam bir düşünce yağmuruna tutuluyor bazen ruhum. Ruhum diyorum çünkü aklımın kendisiyle başbaşa kaldığı an neredeyse yok. Ama ruhum öyle mi hep bana dair...

Çok uzun süredir içimden koca bir nehir akıyor. Her şeyin birbirinin içinde ve birbirine dair olduğunu bilirdim de varoluş çıkmazının bu denli insanı yorgun ve bitkin düşüreceğini bilmezdim. Zamanın tuhaf bir şekilde kırılmaya başladığı, içini dolduran tüm nesnelerin baş döndürücü bir hızla kendi kabuğunun içinde sızlanmaya başladığı bir durum bu. Kabuk sert. Kırmaya çalıştıkça parçalanmaya başlayan yerlerden ipince bir sızı akıyor. Geçmişin derinde bir yerlerde hâlâ varlığını hissettiren izlerinin bugünün dizlerinde bağı çözülüyor. Hep bi hatırlanma hep bi özleyiş dürtüsü... İzliyorum. Kimi zaman dilimin ucunda korlaşan bir cümle lavı. Biriktikçe birikiyor. Sanki ufacık bir sallanmayla bütün cümleler bedenimden yeryüzüne yayılacakmış gibi... Ürküyorum. İnsanın kendisinin farkına varmasının ağır sonucu bu bütün olanlar.

Çoğalmayı isterken eksikliklerini devralıyorum geride bıraktıklarımın. Hesaplar bir türlü kapanmıyor. Her şeyin sebebi olan o boşluğu arıyorum. İçim diyorum, bir iç, nasıl bu kadar uçsuz bucaksız, nasıl bu kadar ulaşılması güç ve nasıl bu kadar nereden başlanılacağını bilemeyecek kadar belirsiz olabilir? Sorular dünyasında emekleye emekleye cevapların tatmin edici rahatlağına kavuşmak için seni, kendimi, onları didik didik etmeden duramıyorum. Herkes sonların peşinde. Oysa ben başlangıçların peşindeyim. Sanki onu yakalarsam her şeyin anlamı yeni baştan yazılacak ve ruhumdaki bu yağmur dinecekmiş gibi geliyor. Kaybım çok! Ellerimdeki tedirginliğin sahibi de sorumlusu da benim. Sandım ki gözlerimin ucuna değerse o kelime ordusu, kendi hayatımın cümlelerine yer açmam, başkalarının sesiyle yola çıkarsam kendi sesimi bulmam da kolaylaşır. Belki bir süre haklılık payı vardı bu savunmamın. Şimdilerde anlıyorum ki geçen zamanla lime lime etmişim ruhumu.
Aşkın gizli sularında, konser mekânlarının uğultulu kalabalığında köşe bucak saklanmışım.

Şimdi sonbahar hazır o coşkulu seslenişiyle kalbimin orta yerinde kurulmuşken açık kalan ne varsa kapatma zamanı. Bir yudum adaçayının dinginliğinden, bir yudum şairin: " Hayat kısa, kuşlar uçuyor..." seslenişinden ve bir yudum da varolmanın o müphem tedirginliğinden alacaklarımı alıp o yeniyi, başlangıcı bulma vakti.

Müzik hiç susmuyor.

Bütün bu harflerin arkasında aralıksız yağan yağmurun, notaları kaybolmuş hayatın ve kendisini çoktan var edebilmeyi başarmış bir bestecinin selamı var hepinize.

3 Mayıs 2016 Salı

Adı Her Neyse

"Söz bu kırılır sinede, saklanmaz yine de…”

                                                                                                         Jehan Barbur

Teker teker saymaya başladım. Önce hangi ismin kalbimde titrediğini bulmak onca yıldan sonra çok zor olur sanıyordum.

Olmadı.

Geçmişin kapıları ağır değildi. Bir durgunluk hali, bir yaprağın olur olmaz kıpırdanışı, aylak bir rüzgârın tenimi sıyırıp geçmesi yeterliydi. Kalbimdeki titreşimler büyümeye başladıkça isimler de harf harf büyümeye başladı. En çok onun adının baş harfi yol oldu damarlarımda, usul usul geçti koridorlarımda.

Sıcaktı.

Unuttuğunu sanmanın bakiyesiydi hatırlamak ve yanılgılar daima pusuda bekleyen acılardı.

Sonra yeniden saymaya başladım. Üstüne basa basa, geride kalan günlerin takvim yapraklarını yırta yırta onca şey arasından. İçime işlemiş yanılgılarım ve doğrulmak bilmeyen kararsızlıklarımla baş başa günlerce akıp giden hayatın çıtını çıkarmadan saydım. Geriye kalan hep bir isim, varlığıma eklenmeyen bir aşk oldu.

Yoktu.

İnatla, azimle yerini dolduramadığım bir hayalin üzerime sinmişliğiyle yılları devirip en huzursuz uykuları uyudum. Çare değildi uyanmak, yeni bir günün getirilerini hesaplamak. Oradaydı ve süresi belli olmayan bir zamana kadar da orada kalmaya devam edecekti. Kalbimin o hep beklenmedik anlarda dayanılmaz bir ağrıyla geri tepen ve tıpkı bir gönüllünün her şeye göğüs gerip katlanışı, olanı biteni sahiplenişi gibi sessizlikle karşıladığı o sözler, sancısı büyük bir sızıyla devroldu.

Hatırladım.

Tutsaklığımın meşrulaştırılmış haliydi bu sızı. Kurtulmayı başaramadıkça da hayatım boyunca izlerini her duyduğum cümlede hatırlayacaktım. Çünkü biliyordum, sözler kâinatın kara büyüsüydü. Ve bu büyünün tek çaresi bir başka büyüğünün etkisinde kalana kadardı.

O son andan kalan izlerin, tek tek kalbimi dağlayan sözlerin sancısı bir türlü geçmek bilmiyordu. Önceleri başa çıkmakta zorlanmıyordum ama zamanla ruhumdaki delikler her geçen gün daha da büyüdü. Şüphe damarlarımda kor bir ateş gibi dolaştı. Kurtulmaya çalıştıkça daha da saplandı. Ne gün geceye ne de gece güne devroldu. Zamanı kaybolmuş odalarda aklıma yenilmemek için savaştım. İtinalıydı sözler. İlmek ilmek kanıma giriyordu. Oysa farkındaydım olup bitenin. Adanmışlığımdı beni çaresizce hareketsiz bırakan, yüreğimi dağlayan. Uğruna kaybettiklerimi düşündüm. Kalbimin içindeki her kımıldayış, ansızın sessizliklerimi bölen her hatırlayış beni bugünden, yaşanabilecek her yeni başlangıçtan alıkoymuştu. En çok da böyle kolu kanadı kırık olmak, bir yol, bir çıkış bulamamak beni kendimle karşı karşıya getiriyordu. Sınırlarımı bilmek istiyordum.

Ezberlerimi bozmam, tanıdık gelen onca şeyden kurtulmam gerektiğini anladığım birgün, yeniden teker teker saymaya başladım. Başka türlü olmayacaktı. Yarattığım zindanlardan çıkmak için ona ait olan her şeyi temizlemeli ve belki yerine başarabilirsem yenilerini koymalıydım. Önce eşyalardan başladım. Yatağımın altındaki kutularda, birlikte okuduğumuz kitapların sayfa aralarında, giysi dolabının en kuytu köşesinde saklı tuttuğum anılarda biriktirdiklerimi birer birer hayatımın derinliklerinden çıkardım. Hâlâ ilk gün ki gibi tazeydi anılar. Kendimi izledim. Sonra onu ve bizi… Kolaydı acılara tutunmak, sanıldığı kadar zor değildi. Yaralarla büyümeyi, onlardan eski de olsa yeni bir dünya yaratabilmeyi her nasılsa başarabiliyorduk. Hafızalardan silinmeyen, yaşamdan da silinmiyordu. Kalple beyin yer değiştiriyordu.

Hayallerimin başkahramanının, hayallerimin önünde duran bir engel olduğunu da er geç o engeli yıkmam gerektiğini de ona ait her şeyi toplayıp kapının önüne koyduğumda fark ettim. Bir zamanlar onun gelişine açtığım kapılar tek bi anın içine sığıvermişti. Ve kapı tereddütsüz kapanmıştı. An önemliydi. Başlangıç ve sonun sahibi, sürüp giden hayatın kimi zaman iyi kimi zaman da kötü tanığıydı. Her şeyi kendi kıskacında tutan, parçalanmasına müsaade etmedikçe de yerini korumasını bilendi. Korktukça seni kendisine hapseden, vazgeçtikçe yıkıntılarını yüzüne acımasızca vurandı.

Yıllarca süren gönüllü yangının ateşi yavaş yavaş söndü. Bazı şeyler birdenbire olurdu ama bütünüyle geçmişin külleri arasına karışması için de ‘anlar’ birleşmeliydi. O kapıyı kapatmıştım. Hiç yapamam sandığım şeyi arkamda bırakmıştım. Bir son yazmalıydım yeniden başlayabilmek için… Ben de öyle yaptım:

                                                                       Zamansız gelir bazen bir şeyler. 

Beklemezken… Hep içtedir oysa o, adı her neyse. 

Onca kırılmış hayalin ardından, onca seslenişin kalpte bıraktığı yangına rağmen gelendir. Umulmadık bir sessizliğin bozuluşu hep böyledir.






http://egoistokur.com/burcu-yildizer-yazdi-adi-her-neyse/

07/02/2016


22 Nisan 2016 Cuma

Sahip

“ne güzel uyurduk biz kavgasız gürültüsüz
bir yara bile olsa şuramızda buramızda”
                                  Turgut Uyar

Sessiz ve yavaşça ilerliyordu parmakları. Birazdan saatin dolacağını ve az önce yanı başında yüz üstü yatarak yarı uyanık bir halde parmak uçlarının ilerleyişini tenine kazıyan adamın gideceğini biliyordu. Yine de hiç acele etmeden sırtındaki bütün tümsekleri usulca okşadı. Dilinin ucuna her defasında gelip de ondan esirgediği cümleleri teker teker dolaştığı yerlere bıraktı. Gece hiç olmadığı kadar gürültülüydü. Kalbindeki sesler mi yoksa aklıyla verdiği mücadelede ona yeni engeller çıkartan güvensizliği mi bunca sese neden oluyordu? Sorgulamalardan da bu hayata dayanabilmek için her defasında yeni bir hayal bulmaktan ve o hayalin peşinden koşmaya çalışmaktan da çok yorulmuştu. Nereye varacağını bir türlü kestiremediği bu sır dolu ortaklık, zaman geçtikçe kalbinde geniş bir yer kaplamaya başlamıştı.
Vücudundaki her köşeyi artık çok iyi tanıyordu. Tanıyacak kadar birlikte vakit geçirmişlerdi. Zaman doğurgan değildi. Onunla birlikte geçirdiği her gece bir sonrakine, bir sonrakine ve hep aynı sona bağlanıp duruyordu. Değişen hiçbir şey olmuyordu. Kendisi hariç. İlk günlerde kaçmak için yollar ararken yıllar geçtikçe kendi yazdığı ‘son’dan ne kadar da uzaklaştığını fark ediyordu. Tüm o klişe tanımlarıyla aşkın gerçekte böyle bir duygu olup olmadığını bulmaya çalışıyordu. Son üç yıldır onunla yaşadıklarının kalp çarpıntısı ve sinir nöbetleri arasında tutunacak bir yer arıyordu.
Bir yabancıdan bütün bir geçmişi çekip almak kolaydı. Bir gece, üç gün, iki ay… Ama o artık bir yabancı değildi. Üstelik hem her şeyi hem de hiçbir şeyiydi. En zoru da buydu.
Parmak uçlarındaki şarkı hâlâ bitmemişti. Yarım saatten fazla bir süredir bıkmadan kollarına, kasıklarının başladığı yerdeki minik çukurlara, gezindikçe ürperen tüylerine, en çok da geniş bir ovaya benzeyen sırtına kendince bir şeyler anlatmıştı. “Beni unutamayacaksın.” “Olur da başka bir kadına dokunursan ben, olmayacağım.” “Neden birbirimize bu kadar geç kaldık ki?” ve daha niceleri… Yani tam da o anlarda yüzünü dönse ve: “Aklından ne geçiyor?” diye sorsa asla yüzüne karşı söyleyemeyeceği cümleleri, ellerinin marifetiyle dua eder gibi bedeninin içinden geçiriyordu. Çünkü biliyordu. Ten unutmazdı.
Kolları yorulmuştu. Saate baktı. Gitme vaktinin geldiğini bilmesine rağmen sesini çıkarmadı. Parmaklarının altında öylesine sessiz ve öylesine huzurlu uzanmıştı ki hangi sebeple hayatına aldığını ve aslında burada olmaması gerektiğini bildiği adamı uyandırmak istemedi. Bugüne kadar uykuya daldığı anlarda onu uyandıran, istemeden de olsa -uğurlamak için- kısıtlı dakikalarını üzerine giydiği geceden sıyrılan hep o olmuştu. Gözlerini kapattı. Hiç gerçekleşmeyecek bile olsa kendi hikâyesinin kahramanı olmaya devam etti. İçinde hep bir gong sesiyle, uyandırmamaya çalışarak.
Çok değil bir saat sonra ürpertiyle uyandı. Boğazında eskiden kalma bir düğüm, nefes almasını zorlaştırıyordu. Gözlerinde birikmeye başlayan yaşlar, sağ koluna başını koyduğu adamın omzundan aşağıya doğru akmaya başladı. Her defasında geride kalanlara ağıt yakar gibi acıyla… Adam ıslaklığı fark etmiş olmalı ki göz kapaklarını istemeye istemeye açıp: “Ağlıyor musun?” diye sordu. O anda bütün ayrılıklarının ve bütün bekleyişlerinin mevsimi canlandı. İçinde büyük bir gök gürültüsüyle zor da olsa yutkunarak cevap verdi: “Hayır!”
Sonra bütün o gecenin büyüsü, yokluk uykusu bozuldu. Adam: “Gitmem gerekli.” diyerek ve apar topar bedenini sürükleyerek kadını, yataktaki yetmiyormuş gibi ruhunda da kocaman bir çukur bırakarak kalktı.
GONG!
Oda, kadranından fırlamış akreplerle doldu. Yanaklarından süzülen gözyaşları kanadı. Gerçekler hep haklıydı. Kimi zaman baş etmek için hikâyesinin kurgusuyla oynasa da er geç sonu onlar yazıyordu. Peşinden gitti.
Kapının önünde durmuş bekliyordu. Geceyle birlikte o da giyinmişti. Vaktimiz yok demeye meyilli ama sessiz kalmayı tercih eden gözlerine baktı. Gökyüzü gibi çıplak ve çaresizdiler. Bir süre öyle kaldılar. Çoğu başarısız birkaç deneme sonrasında bu hikâyenin asıl anlatıcısının kendisi değil de “O” olduğunu bedeninde kalan sıcaklığa sarılınca anlamıştı. Öylesine ona aitti ve o, öylesine ona sahipti ki bir yanlışlığın isimsiz iki kahramanı olarak hikâyedeki yerine razı oldu. Kapıyı açtı.
Çünkü iyi biliyordu. Ten unutmazdı.