PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

21 Şubat 2012 Salı

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -41-

Sabah uyandığımda karanlık bir odadan çıkıp, geceden arta kalan öteki karanlıklara bir yenisini daha eklememek adına yatmadan hem pencereyi hem de perdeleri sabah olmuş gibi açıyorum. Tıpkı şairin kahvaltıyla bağdaştırdığı gibi ben de gün ışığının mutlulukla bir ilgisi olduğunu düşünürüm. Ama son birkaç aydır nedense odaya girdiğimde perdelerin yerinde olmayacağı gibi bir düşünce hasıl oldu. Belki de huysuz kornişimin benim hoyratlığıma daha fazla dayanmak istemediğindendir, bilemiyorum. Ya da kendi kendime böyle bir meşgale bulmayı ben seçtim. Olur ya lüzumsuz işler başkanlığından biri istifa etmiştir ve ben vakit kaybetmeden o yere konmuşumdur. Tıpkı bütün olasılıklar gibi bu da mümkün.


Bu evin her ay için bir konusu mutlaka vardır. En sevdiğim takıntılı yanlarımdan birisidir. Günlerce, haftalarca üzerine türlü komplo teorileri geliştirir dururum. Zihnimin en ulaşılmazmış gibi görünen yanlarına dokunmayı sevdiğimden olacak ki bu birbirinden farklı başlıklar içinde yazarım, notlar alırım. Bilirsiniz, bazen gerçekten ihtimal vermediğiniz bir şeyden, zamanın birinde bulmayı ümit ettiğiniz cevaplara ulaşırsınız. Bu küçük ipuçları birdenbire bütünlüğe kavuşur. İrkilirsiniz. Çoğunlukla iç sesinizden yükselen bir ünlem cümlesi karşılar sizi. Hele ki karşınıza çıkan cevabın karşılığı bir başka kişiyi de barındırıyorsa içinde, evlere şenlik! Ya yüzüne vurma yoluna gideceksinizdir ya da köşenizde uslu uslu oturup cevabı bulmuş olmanın verdiği şaşkınlıkla gelişmeleri takip edeceksinizdir. Çoğu zaman beklentilerin kucağına bırakılan şeylerde zaman oldukça uzun işlediğinden,  yepyeni bir yol haritasının uygunluğu daha cezbedici olacaktır. Ama bu elbette sizin kişiliğinizle de doğru orantılı bir durum. Ben beklemeyi tercih edenlerdenim.


Bugünlerde de beklediğim -her ne kadar cevabını bulmuş olsam da - bir şey var. Yıllarca benzeri olaylarla çok sık karşılaşmış olmamdan kaynaklı ki er geç bir hareketin ya da sözlü bir imanın gelip beni bulacağını hissedebiliyorum. Böyle bir duyguyla yaşamaya çalışmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin edersiniz heralde. Benimkisi bilerek bazı şeyleri baltalamak, farkındayım. Yine de insan bazı zararlı alışkanlıklarının farkında olsa da uzaklaşamıyor.


Rüyalar öncü kuvvet gibi yetişiyor. Daha önceleri rüya konusu üzerinde fazla durmazken, daha doğrusu dışa vurmazken, şimdilerde iyiden iyiye merakımı cezbediyor. Sanki benim içimde, benden bağımsız bir kişinin sesi, gördükleri, duydukları, yaşadıkları kol geziyor. Zamanla yapılan değerlendirmeler de değişiyor.


Takıntılarım kervanında bir şey daha var ki o da haftanın salı ve cumartesi günlerinin hem uğurlu hem de uğursuz olmasına dair düşüncelerim. Belki de beni bundan iki yıl önce etkileyen bir olayının kalıntılarının yol açtığı bir şey bu, tam olarak kaynağını kestiremiyorum. Fakat düşününce bütün izler onu gösteriyor. Yahut can sıkıntısının rehavet yaptığı günleri yaşıyorum. Kim bilir bu cümleyi burada kullanmayı istediğim için bile olabilir. Kendisini tartmayı beceremeyen bir teraziyim.


Yazının tam da bu noktasında aklımdakileri bertaraf etmeye çalışan bir sürü kelime ordusuyla mücadele etmekteyim. Merdiven, çocuk, kalem, çubuk kraker, yaş, yanlış, vapur... bunlardan bazıları. Oysa hiçbirinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Ama işte birdenbire kendilerini var etmeyi başardılar ve yerlerini aldılar. Karşı koyamadım.


Bana haddinden fazla olur. Aklımdan geçenler hiperaktif bir çocuğun bedensel hareketleriyle benzeşmeye başlar. Oradan oraya atlar. Durduramazsınız. Durduramam.


Yakında bir sinema filminin karelerine bölünecek, bir derginin sayfalarından aşağıya doğru akacağım. 


Unutmadan bu ayın ev konusu: Ne olacak? sorusu üzerine odaklı. 


Şimdi perdeler kapalı. Birazdan her akşam olduğu gibi onları açıp uyumaya gideceğim. Ne dersiniz, yarın sabah kalktığımda sahiden yok olmuş olurlar mı?



5 Şubat 2012 Pazar

*Han (18) - Büyülü Kapılar

Evde sular durulmuştu. Her şey sakin ve kendindeydi. Neredeyse zorunlu olmadığım müddetçe odamdan dışarıya çıkmıyordum. Yine her zamanki bana ait dağınıklıklarımla zaman geçiriyordum. Bahar mevsimine girmiştik ama hava sıcaklığında belirgin bir değişiklik yoktu. Soğuk, hep soğuktu. Bazı şehirler insanı kara bir deliğe düşmüş gibi hissettiriyordu. Ankara da öyleydi. Onunla aramda anlaşılmaz ve anlatılmaz bir bağ vardı. Gün geliyor onunla olmak istiyor ama genelde ondan uzaklaşabilmek için yapılması gereken ne varsa deniyordum. İlginçtir Ankara'nın böyle tuhaf bir yanı vardır. Seven ya çok sever, sevmeyense kaçıp kurtulmak için mücadele eder. Bir de benim gibi arada kalmışlar vardır ki işte zor olan da burada başlar. Galiba istediğinde ulaşabileceğini bilmek duygusu kadar güvenli bir duygu yok. Hem zaten yola çıkmak için her şey hazırlanmıyor muydu? Sabah akşam takıntılı bir sözcük gibi peşimi bırakmayan hayaller, eninde sonunda gerçekleşmeyecek miydi? Bir şeyi çok istemekle olabileceklerin olasılığını arttırmak insanın elindeydi. Yaşamım da sahip olduğum bu düşsel kurguların sayesinde daima diri kalacaktı.


Üniversitedeyken kareli, renkli bir deftere günlük tutmaya başlamıştım. Bugünlerde deftere yazma alışkanlığım neredeyse kalmamıştı. İnsan bir mekânla bağını kopartacağı zaman sanki geçmişe doğru yolculuk da hızlanıyordu. Aklına olmadık zamanlarda olmadık şeyler gelebiliyordu. Günlük de şimdi durup dururken aklıma gelmişti. 


Hikâyeler anlatıyordum. Her ne kadar yazdıklarım aynı konu üzerinde yoğunlaşsa ve sadece tek bir kişiyi anlatsa da o hikâyelerle doluydum. Hiçbir zaman düzenli günlük tutamadım. Eskişehir'e ve diğer bütün şehirlere dair her şeyi kocaman, tahta bir sandığın içine tıkıştırmıştım. Anıların kapağı kilitliydi. Bodrum katındaki odada kim bilir hangi zamana kadar kapalı kalacaklardı. Bazen böyle bir derinlikten kaçmak istiyordu insan. Niceliklerle ölçülebilecek bir hacime ne kadar gücü yeterse yetsin, niteliklerle karşı karşıya kalmak hüzünlüydü. Bir kitap arasında saklı kalmış bir cümle, ufak bir not ya da yaz tatillerinden toplanmış deniz kabukları, umulmadık anlara götürebilirdi. Anılar, büyülü bir kapıya sahipti ve o kapıların ardında, iyiler kadar kötü olanları da vardı.


Anahtarı alıp aşağıya bodruma indim. Merdivenleri geride bıraktıkça düşündüğüm şeyler de azalıyordu. Belki de birden fazla ana gidip geldiğimden, hiçbirisi kendi arasında bir tutarlılık göstermiyordu. O günlerden kalma, gündelik hayatımda çok fazla aklıma gelmese de iz bırakmış ne çok şey vardı. Her zaman garip bir hafızaya sahip olduğumu düşünmüşümdür. Ansızın bambaşka bir şeyle uğraşıyorken yalnızca tek bir nesneden, sayıdan, sigaranın tutuluş şeklinden, dudaktaki bir mimikten, markette parasını kasiyere uzatan birinin yüzünde gördüğüm ifadeden serbest çağrışımlar yaşıyordum. Olması gereken zamanlarda hatırlayamadığım şeyleri en olmadık zamanlarda hatırlıyordum. Üstelik ilgisiz yerlerden gelip beni meşgûl eden onca şey bir araya toplandığında bütüne ulaşmak zordu. Bilinç altı geçmişi kurcalamaktan bıkmıyordu. Hayatla olan hesap bir türlü kapanmıyordu.


Bodrum kapısını açarken her zaman olduğu gibi zorlanmıştım. Çocukluğumdan beri gücümü sınayan her şeye karşı özel bir ilgim vardı. Kendimce yollar keşfediyordum. Eğer anahtarı biraz yavaş sokarsam ulaşamadığım o dilin yavaşça dönmesini sağlayabilirdim. Ya da iyice bastırırsam uyguladığım kuvvete karşı koyamayacağını düşünür, kapıyı açabileceğimi sanırdım. Tabii bunların işe yaramadığı, inadımın zorlandığı çok zaman da olmadı değil. Yine de çoğu insanın önemsemeyeceği bu ayrıntıları bile düşünürdüm. 


Birkaç dakikalık uğraşma çabalarımdan sonra kapı açılmıştı. Bilirsiniz, bodrumdaki odaların kokusu kendine hastır. Terk edilmiş ne varsa oraya konur. Geçmişin tek bir nefeste ciğerlerinize, ruhunuza dolabileceği nadir yerlerden birisidir. Özellikle de benim gibi atmaya kıyamadığınız, biriktirdiğiniz, geçmişe dair hep bir yerlerde kalmasını istediğiniz eşyalarınız, hatıralarınız varsa... Ağırdır. Hazmetmek zordur. O kokuyla öyle çok şey hücum eder ki başınız döner, bir süre hareket edemezsiniz. Ben de bekledim. Sandığın üzerindeki birkaç parça kutuyu yere indirip kendime oturabileceğim kadar bir yer açtım. Günlüğümü aramaya gelmiştim ama günlükten önce aklıma neler neler geldi. Ortaokula kadar uzanan bir yolculuk. Gerisini siz düşünün artık.


Yarım saatten fazla sakin ve sessizce o büyülü kapıyı aralayıp kimsenin bir şeyleri bilmiyor olmasının verdiği avuntuyla geride kalanları anımsadıktan sonra sandığın kapağını açtım. Kitaplar, notlar, kalemler, üniversiteden sonra atmaya kıyamadığım ders fotokopileri, renkli boncuklardan yapılmış kolyeler, ufak ufak kesilmiş kumaş parçaları, bitmiş çakmaklar ve fotoğraflar... Bir dönem hayatımda ne varsa oradaydı. Onlardan fiziken uzaklaşıp kurtulmak kolaydı ama yeniden karşı karşıya kalındığında yüzleşmek kolay değildi. Sanki her şey zamanı geldiğinde kendisini hatırlamak için uygun bir anı bekliyordu.


Defteri sandığın en altına koymuştum. Ona ulaşana kadar duygularıma zerk etmek zorunda kaldığım sayısız hatıra olmuştu. Biraz tozlanmıştı. Sayfalarının uç taraflarında oluşan kırışıklıklar fazlalaşmıştı. Elimle düzeltmeye çalıştım ama yıllardır orada, onca ağırlığın altında kaldığından düzelmiyordu. Kitaplarımın altını çizme alışkanlığı kazanana kadar aldığım her defter ve kitap tertemiz kalıyordu. Sonraları renkli kalemleri, sevdiğim cümleler için hor kullanmaya başladım. Ama kitap veya defter sayfasını kıvırmayı, oldum olası hiç sevmedim.


Sandığı kapatıp yarısına kadar yazdığım defteri, başından itibaren okumaya başladım. Bir tren istasyonunda yolcu etmek zorunda kaldığım sevdiğim adamı anlatıyordum. O an beni ne kadar hırpalamışsa sayfalar arasında göz yaşlarımdan oluşan erimeler dikkatimi çekmişti. Yazdıklarım arasında hikâyelerde gizlenmek zorunda kalınmış, görünmeyen dengeler yüzünden kafamın içinde gürültüler başlamıştı.  Günlükte, o en özgür olmam gereken yerde dahi birgün okunabilir endişesiyle metaforlara sarılmıştım. O an kendimi tıpkı bir yabancı gibi hissettim. Zihnim, yıllar içinde kaybolanlar arasında büyük boşluklar açmaya başlamıştı. Ağır ağır hayatımdan boşalan ve bir daha asla geri dönülemeyecek olan her şeyin, ne kadar da geride kaldığını anlamak canımı yakmıştı. 


Birkaç sayfa daha okuyup günlüğü kapattım. Yere koyduğum kutuları sandığın üzerine yerleştirip odadan çıktım. Açarken zorlandığım kapı kilidi bir hamlede kapanmıştı. Heyecanla aramaya koyulduğum günlüğüm onu okumaya başlamamla, üzerimde beklediğimden daha sarsıcı bir etki bırakmıştı. Merdivenleri ikişer üçer çıktım. Eve geldiğimde hiç halim yoktu. Merdivenler boyunca neredeyse hiçbir şey düşünemeyecek kadar güçsüz düşmüştüm. Geçmişle karşılaşmamın daha ilk dakikalarında tıkanmıştım. Sonra sonra daha iyi anlayacaktım ki geçmişin ağır geçitlerinde yürümeye çalışmanın, nasıl olsa geçip gitmiş demenin hiçbir faydası olmayacaktı. İnadımın yıkıldığı, yerle bir olduğu tek şey de bu oldu. O zaman vazgeçtim, biriktirdiklerimi atamasam bile bir daha onlara geri dönmeyecektim.


Artık daha da emindim. Anılar, büyülü bir kapıya sahipti ve o kapıların ardında, iyiler kadar kötü olanları da vardı.















15 Ocak 2012 Pazar

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -40-

Bugün pazar ve diğer pazarlardan farklı. Telaşlı ve heyecanlı. Çok sessiz zamanlarda beklenmedik bazı şeyler olur ve hayatınızın akışında yer etmeye başlar ya, işte buna benzer bir nedenle pazarlardan başka bir pazar... O yüzden içim kendisini sığdırabilecek bir yer arayışında. Kitap okumaya çalıştım, olmadı. Televizyonda dikkatimi dağıtacak bir şey aradım, bulamadım. Post it sayfalarına bir şeyler karalayıp kitaplığımın kenarlarına astım, tatmin etmedi. Kalemliği düzenledim. Bozdum. Eski haline getirmek istedim, yapamadım. Hiçbir denememde başarılı olmadım. Geçen gece söylediğim gibiydi. Hani izleyen bilir, Guguk Kuşu'nun belleklerde yer eden o meşhur repliğini: "En azından denedim." Ben de aynen böyle dedim. Güldü mü gerçekten bilmiyorum ama şu halim beni gülümsetiyor.


Ritim dediğimiz şey eğlenceli. Hangi tınlamayla hissettiğinize bağlı olarak da değişkenlik gösteriyor üstelik. Bazı saatlerde her şey normal, olağan. Fakat bazen de saatler öyle bir yer ediyor ki zihninize, tek başınıza, yattığınız yerde dudaklarınızda bir hareketlenme başlıyor. Durmuyor. İstediğiniz de durmamasıdır zaten. Çünkü buna neden olan ve içinizi ürperten, ara ara iç gıcıklayan süslü hayallerle donatılmış ufak, tekinsiz (olmaması tercih sebebi) ritimlerdir... Sonra zaman ilerledikçe ellerde bir uyuşukluk başlar. Zeminle kurduğunuz ilk ilişki işte tam da o sırada açığa çıkar. Destek alır, bedeninizi ona yaslarsınız. Tek bir ışık yetiyordur sözcükleri aydınlatmaya ama ruhun katmanlarında durum böyle değildir. Orası daha karışık ve karanlıktır. Aydınlansın diye, cümleler arasında bitmek bilmeyen bir kovalamaca ortalığa dökülür. Hafızanın en çok mesai yaptığı saatler de diyebiliriz. Hesapsız olsa bile ilkel yanınız minik ve renkli hesaplarla karşınıza çıkıverir. Mücadele edin de nereye kadar. O duvarlar bir an gelip de yıkılınca ne olacak? Geçip giden zaman mı boşa çıkacak yoksa güçlü bir zeminin temeli mi tamamlanacak? Bilemezsiniz. Ne kadar düşünseniz de bazı şeylerin karşılığı bambaşka olabilir. Bunu bilmek belki de yeterlidir. Yetmeyebilir mi? Başınıza gelmeden bilemezsiniz...


Bugün pazardı. Değişik melodiler misafir oldu. Meselâ son birkaç saatin özetine giren ince ayrıntılar vardı. Yükseklik değerleri, istekler... Çaresiz kalındığında sığınılan akılcı çözüm cümleleri. Oysa kaçış yok. Zaten kaçmak da istemiyorum. Büyük bahanelerden olmak istemiyorum. Hani şair demiş ya: "Sessizlik ve görülmezlik büyük bahanedir."


Bir ses versem her şey bir şeye mi dönüşecek? Yoksa bir şey, her şeyin arasından yalnızca sıyrılmış mı olacak? Biraz şaşkınım. Sonra heyecanlı. Bu akışın içinde hızla koştum. Yürüdüğüm zamanlar sadece birkaç saatlik uykulardı. Yetmedi. Akşam oluyor. Ardından gece. Saat onu geçtikten sonra geriye dönüp o ilk anı anımsayacağım. Burada, olduğum yerde. 


Zaten kaçmak da istemiyorum! (Bu ünlemi ayağı takılsın diye koydum.) Bakarsınız tutarım.















31 Aralık 2011 Cumartesi

Yıla Veda... Neler Yaşadık Öyle Değil Mi?


Ömür diye tanımlanan sözcük telaffuz ederken nasıl da yumuşatıyor insanın içini. Kim, ne isterse doldurabilir onun içine. Duygulardan örülü koskoca bir yumak var. Sevinçler, paylaşımlar, acılar, kızgınlıklar, öfkeler, şaşkınlıklar, suskunluklar, ağlamalar, haykırmalar, heyecanlar... Dediğim gibi büyük bir karma ömür dediğimiz şey. 
Bir yılı daha geride bırakırken her zamanki gibi yılın son yazısını yazmadan veda etmek olmazdı. Hem şöyle kısaca bir neler olduğunu hatırlamak hem de neleri beklediğime dair kısacık da olsa bir şeyleri bazı zamanlarda kendime anımsatmak adına yazacağım.


2011...


Uzun ve yorucu bir yıl oldu. Bu sene çok fazla üzüldüm. Ülkece çok ağır hesaplar ödedik. Terör, şike operasyonları, sansür, Emek sinemasının yıkılmaması için verilen mücadele, Hopa olayları, üniversite sınavındaki şifre olayları, N.Ç davası, kadına şiddet, heykelin yıkılması, Van Depremi, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklanmaları, Uludere, kültür ve sanat dünyasında yitirdiklerimiz... İnsan yazarken bile bu dökümün altında kalıyor ister istemez. 
İnsanca yaşamanın onurunu yitirmemize, unutmamıza sebep olan, birlik ve beraberliğe sekte vurduran, can alan, can yakan ve geriye dönüp bakıldığında hiçbir zaman unutulmayacak görüntüler ve bıraktığı izlerle geçip giden bir yıl 2011. Sosyal medya, bu sene görsel basının yapamadığını yaparak haber ulaştırmada ve gelişen olaylar hakkında insanları bilgilendirmede önemli bir rol aldı. Bazı insanların öfke kusan açıklamaları, faşist söylemleri damga vurdu. Benim de en aktif kullandığım mecra twitter oldu.


Nereden tutacağımı bilemediğim öyle çok olay oldu ki. Yaz tatilinin en güzel günlerini yaşadığım Ayvalık'ta akşam üstü keyifle yemeğimi yedikten sonra twitter'dan öğrendiğim bir haberle Amy Winehouse'un öldüğünü öğrendim. O gece her şeyi bırakıp balkona oturdum ve denize doğru uzun uzun baktım. Bir ölümle ne çok şeyin insan aklına gelebildiğini fark ettim. Sadece Amy'nin ölümü değil, Türkiye'nin gündemindeki bir çok tatsız olay da başımdan aşağıya an be an döküldü. Kin ve nefret duygularıyla yaşayabilen insanları anlamakta çektiğim zorluk, duygu ve düşüncelerimi de zorladı. Böyle zamanlarda sevgi ve anlayışın, birlik ve beraberliğin, ne kadar önemli ve hayatın ilerleyişini sağlayan güçlü bir lokomotif olduğunu görmek içten bile değil.


Ölümler çoktu. Gary Moore, İsmail Gülgeç, Jane Russell, Elizabeth Taylor, Ali Teoman, Cüneyt Çalışkur ve daha aklıma gelmeyen, alanında önemli diğer isimler...


Elbette çok güzel olaylar da oldu. Meselâ ben sevgili Gülenay Börekçi sayesinde Egoist Okur'da yazmaya başladım. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, en mutlu anlarımda o sayfalarda kendime yer buldum. Elimden geldiğince ve tüm kalbimle destek vermeye çalıştım. Egoist Okur, benim için 2011'in en kayda değer gelişmelerinden birisiydi. 


Van İçin Rock konserinin o muhteşem gününü, saatlerce Küçük Çiftlikpark'ta binlerce kişiyle birlikte yaşadık.  Rock müziğinin en sevdiğim gruplarından biri olan Redd öncülüğünde, sosyal medyanın böylesine güzel bir oluşumda nasıl bir katkısı olduğunu gördük. Sıra 2012'de yapılacak okulun heyecanını paylaşmakta.


İnstagram sayesinde fotoğraflarla hayatı kendimce paylaşmaya başladım. Sayesinde yeni yeni insanlarla tanıştım. Güzel dakikalar geçirdik. 


En büyük hayallerimden birisi olan film senaryosunu yazmaya başladım. Ne zaman biteceğini bilemesem de birgün gerçekleşeceğini umutla beklediğim gelişmelerden biri oldu.İkinci romanımın neredeyse yarısını bitirdim. 2012'nin devamında beni itekleyecek güçlerden belki de en önemlisi, onun kurguları arasında dolaşmak olacak.


İşten ayrıldım. Uzun bir süredir onun boşluğunda sallandım. Bu sırada kendime yatırım yapmaktan da geri durmadım. Daha çok kitap okudum ve yazı yazdım. Sevdiğim müzikleri dinlemek için fazlaca zamanım oldu. Kimi zaman takıntı derecesinde uzun uzun yer verdiğim bazı isimler vardı. Nick Cave, Tom Waits, Bach, Mozart, Nina Simone ve Adele bunlar arasındaydı.


Ubor Metenga oturumlarında Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy sayesinde öykülerle ve kendi hayatlarından notlarla hem buruk hem de mutlu, güleç dakikalar paylaştık. Bu sene en çok Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Tomris Uyar, Nabokov, Yusuf Atılgan okuduğum dönemdi. Çoğu eskiden okuduğum kitaplar da olsa yeniden onlarla karşılaşmak güzeldi.


Hakan Günday'ın AZ romanı muhteşem kurgusu ve hüzünlü bitişiyle beni inanılmaz etkiledi.


Hiç beklemediğim bir şekilde sevdiğim bir arkadaşımla yollarımı ayırmak zorunda bırakıldım. Yanlış anlaşılmaların ne denli etkili olduğunu ve beni dinlemekten ziyade, kesin hükümlerle almış olduğu bu karardan dolayı elden bir şey gelmeyeceğini gördüğüm andaki çaresizliği yaşadım.


Uzaklarda olan bir arkadaşımla karşılıklı maillerimiz günlerimi doldurdu. Hesapsız, beklentisiz, anlarla dolu kocaman bir paylaşımda bulunduk birlikte.


Adını burada yazamayacağım ama çok sevdiğim ve benim için değerli olan insanlarla tanıştım. Sohbetler ettim. 
Sinema ve tiyatroya bolca gittim. Konserleri de unutmamalı.


Burada soluklanmak gerekiyor. 


2011 acısıyla tatlısıyla daha birçok şeyin yaşandığı yıldı. Her birini yazmak neredeyse bu yazıyı bir kitap eşiğine getireceğinden duruyorum.


Çok özledim. Çok sevdim. Unutuldum. Yanlış anlaşıldım. Anlattım. Anlaşılabildim.
Kimi zaman pes etme sınırına geldim ama sonra gökyüzünü hatırlayıp devam ettim.
Ağladım. Güldüm. 
Yazdım.Yazdım.Yazdım.


2012'de kendime verdiğim sözlerim olacak. Her birini hazırladım. 


Geriye dönüp baktığımda bireysel tarihimde yine koskocaman bir yaşanmışlık bıraktığımı gördüm. Şimdi bu son kelimelerini yazarken birazdan evden dışarı çıkıp İstanbul'un o büyülü havasını soluyacağım. Evlerinde, dışarıda, barlarda her kim varsa, herkese, bütün insanlığa kısa bir sözüm var.


SEVİN. SEVİN. SEVİN. Lütfen hayatlarınızda bu küçük ama etkisi büyük kavramı unutmayın. Güzel günler, 2012'de yakanızı bırakmasın.


Kalabalık Odalarda'dan sevgiler ve iyi yıllar...









28 Aralık 2011 Çarşamba

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -39-



Bazen ne kadar anlatsan boş! İnsanın kendisiyle olan kavgasında o kavgayı bile anlayamayanlar elbette seni de suçlayacaklardır. Elbette sen hep " özürlerin" söylendiği kişi olacaksın. Asıl düşündüklerin boşlukta tıpkı bir balon gibi süzülecek. Uçtuğunu görecekler ama nereye indiğini hiçbir zaman bilemeyecek, daha doğrusu bilmek istemeyecekler. "Geldin ve geçtin", bunu öğren diyecekler ama bunu söyleyecek kadar bir cesarete asla sahip olamayacaklar. Diğer her şeyde olduğu gibi bunu da senin anlamanı bekleyecekler... Kızacaklar, öfkelenecekler bu duygularda nefes almaya çalışacaklar. Soru sorulduğunda verdiğin cevaplar tatmin etmeyecek. Çünkü sen onların istemediği yerlerden sesleniyor olacaksın. “Anladığımı iyi bilirim” deyip seni bastırmaya çalışacak, hareketsiz halinden beslenecek ve daha da saldıracaklar…

Bazen neyi yaşamış olursan ol, her şey bir yere kadar! Zamanında paylaşılmış birçok şeyin içi, yine zamanla boşalıyor. Boşalan yerler bambaşka şeylerle doluyor. Sen bir yerde sabitle(n)meye çalışsan da yapmaya çalıştığın eskiye geri dönüş gibi algılanıp yine o yöne sapma olmasın diye söylemek istediklerinden çok farklı bir kulvarda diyaloglar kuruluyor. Öyle ki sen bile oraya nasıl gelindiğini, neyin buna sebep olduğunu anlayamaz hale geliyorsun. Aslında çok basit bir açıklaması var. Korku. Karşı taraftan duyulan korku değil, tam tersine onun kendisine karşı duyduğu korkudan bahsediyorum. Vazgeçemeyeceğini bilmekten korkmak, daha fazla o yörüngede durmaktan korkmak, duyacaklarından korkmak... Bir de bunu kendine itiraf etmek konusunda bir sıkıntı varsa şayet, işte o zaman ne yaptığınız konuşma konuşmadır ne de anlatmak istediğin asıl konu anlaşılabiliyordur. Devasa bir dalgada, küçük bir kayıkla kürek çekip kurtulmaya çalışmanın anlamsızlığı ile karşı karşıya kalırsınız. Denemek istersiniz, çaba göstermek, o dalgalı denizden bir an önce kıyıya çıkıp sakin sakin yaşamak; oysa bu şartlarda pek mümkün değildir. Denediğinizle, yorulduğunuzla, bir de üstüne üstlük bunu yapmış olmaktan dolayı suçlandığınızla kalırsınız. Değer verdiğiniz için çok konuşuyorsunuzdur. Daha doğrusu "çok konuştuğunuz", kızgınlık safında duran kişi tarafından size bildirilir. Çok konuşuyorsun diyerek değil; çok kızdım diyerek. Anlarsınız. Şaşırırsınız pekâlâ. Niyeti bu olmayan köyün, niyeti kötü insanı oluverirsiniz birden. 

Hissettiklerimi söyleyemeyeceksem orada bir paylaşımdan söz edilmesi mümkün müdür? Ya da farz edelim (bu da mümkün elbette) yanlış anlamış ya da yanlış bir yoldan anlatmaya girişmişsem, düze çıkmak için doğru düzgün uyarılmayacaksam neden varız? Zaten hayat yeterince gergin. Bir de böyle bir noktada sürüklenmek niye?

Kızgın değilim ama yeterince kırgınım. "Ben kimseyi incitmem, ben kimseyi kırmam, ben seni anlarım" diyorsunuz da ben de bıraktığı etki hiç de öyle değil. Ziyadesiyle kırgınım bu durumdan.














27 Aralık 2011 Salı

*Han (17)


"Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu." 
Oğuz Atay



Düş çabuk bitti. Yorulmuşum iyice. Belki de böylesi yolculukların içinde beklenmedik anlarla karşılaşma olasılığı fazla olduğundan, gerçeğinden daha yorucu. Üstesinden gelmesi öyle kolay değil. Olmayacak da...


Güneş giderek dağların arkasına çekiliyor. Küçük ve sevimli bir oyun bu. Kim oynamaz ki? Sabah olunca kimseye çaktırmadan sıyrılıveriyor kabuklarından sonra yeniden o bilinmezin içine kapanıyor. Bazen küsüyor. Yerini alanlarla devam ediyor oyuna. Saklanıyor. Orada bir yerlerde olsa da yüzünü göstermiyor. İstese de istemese de yazgısı bu ve ona boyun eğmekten başka çaresi yok. Duvağının sıyrılmasını bekleyen çekingen bir gelin gibi naz yapıyor. Biz de kimi zaman boyun eğmiyor muyuz? En umulmadık zamanlarda kendi kabuklarımıza çekilmiyor muyuz?  Eninde sonunda açacak, gösterecek yüzünü. Sonu ne olursa olsun. Dedim ya, oyunları o da seviyor.


Ben de severim oyunları. Tatlı, kaçık zihinlerin güvertesinde adım adım kocaman dünyaları gezmeyi. Hepsinin kuralları, duruş şekilleri birbirinden öylesine farklı ki! Kimi zaman nereye varacağımı bilmediğim uzak limanların koynunda uyansam da kalemle tanışıklığımdan bu yana oyunlardan vazgeçemedim. Yalnız, belirtmekte yarar var. Ben iyi huylu oyunları severim. Kimsenin bahçesindeki çiçekleri kopartıp bir kenara atmak gibi bir huyum yok. Ama o bahçeye girmeyi, çiçeklere dokunmayı, bilmediklerimi öğrenmeyi iyi bilirim. Ayak izlerinden ürkerim. Bu yüzden minik darbelerle geçer giderim. Bazen anlaşılmaz. Bazen de öylesine açık olur ki her şey, şaşar kalırım. İkisini birlikte yapabilmeyi az çok öğrenebildiğimden bu yana, çok şey değişti. Bahçe sayısı arttıkça, yeni yeni duygular keşfettikçe benim bıraktığım izler de zamanla değişti. 
En çok rüya faslının bahçesini ziyaret ederim. Henüz istediğim kadar bir bilgi sahibi değilim. Olacak mıyım peki, bilinmez. İnsan o bahçeyi istediği gibi kullanmayı her zaman tercih etmiştir. Ya da en yakınında olanlara yakıştırmayı ister. Uzaklar tehlikelidir. Oysa çoğu zaman gitmeyi istediğimiz yer de orasıdır. 


Yine aynı yere geliyorum. "Her şey birbirinin içinde." Buradan çıkış yok gibi. Gittikçe karmaşıklaşıyor. Şöyledir, böyledir, öyledir demek kayıp otobanın yolunu aydınlatmıyor. Varsa yoksa karşılaşılması muhtemel bir tıkanıklık. Düşünceyi sahiplenmek ne kadar rahatlatıcıysa sonrasında açılan parantezler huzursuzluğu tetikliyor. Çünkü hiçbir şeyin yüzde yüz bir karşılığı yok. Sadece inandığını sandıklarınla başbaşasın. Bir tek ölüm, ölüm bu kulvardaki baş gerçek. Bir dağ yamacında, deniz kıyısında, uykuda, yolda yürürken, gülerken her an karşına çıkabilir. İnsan kendi kararlarının sonucunda az çok tahminlerde bulunabiliyor. O yüzden olası sonlarla karşılaşıldığında "Böyle olacağını biliyordum." "İyi ki yaptım." "İstediğimi başardım." gibi cümleler kurabiliyor. Ama söz konusu ölüm olunca her şey donuyor. İntihar kararının soğuk kabullenişi dışında ondan yona geçiş yok. Yeri ve zamanı gelince durduracak!
Daha fazla ölümden konuşmak istemiyorum. İçimde bir yerlerde daima duran korkunun en tepesinde onun olduğunu bilmek bile, başka şeylere doğru beni yeterince kışkırtıyor. 


Güneşe doğru gülümsüyorum. Soğuk taş duvarları arasından han da güneşin gidişini izleyerek gülümsüyor. Onca şeye, kaskatılığına, bir an bile durmayan seslerin çıldırtıcı baskısına rağmen bunu yapabiliyor. Hâlâ ayakta ve yeni yolcularının geleceği günü bekliyor. Burada kaldıkça kurtulmak istediği seslerle yaşamak zorunda olduğunu, onlarsız devam edeceğini biliyor. İlk yolcusunun kim olduğunu hatırlıyor mudur acaba? Taşıdığı bavulun rengini, bavulun içinde nelerin olduğunu, hangi masada oturduğunu yahut odasından çıkıp çıkmadığını aklında tutabilmiş midir? İlkler unutulmaz derler ya doğru mudur?


Buraya gelirken çok düşünmüştüm. Montaigne'in "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder. Çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır." sözünü defalarca içimden tekrarlamıştım. Yıllarca dağınık yaşamaktan, dağınık notların izini sürmekten, koşulsuz kabullenişlerden öylesine yorgun düşmüştüm ki bir daha o düzensizliğinin içinde çırpınmak istemiyordum. Ben de kendime bağlandım. Olmak istediğim yer tam da burasıydı. 
Birçoğunuza böyle atıp tutuyor olmam kolay gibi görünse de bilin ki yine en zor olanını seçtim. 
Aynanın, arkasında bağlı olduğu bir duvar var. O duvarın farkındayım. Baktığımda beni yansıtıyor olması önemli değil. Benim işim daha çok arkada olanla; kimsenin düşünmek için kendini zorlamadığı asıl yerle... Aynalarla olan mücadelem çok önce sona erdi. On altı yaşımın erken karşılaşmalarından biriydi. Yüzümü kendime siper alabilir sanmış, yanılmıştım. Gözyaşlarımın tadı hiç eksilmedi dudaklarımdan. İnce uçlu kelimeler yüzüme öyle bir dokundu ki o andan sonra her şey değişti. 
İnsan, yüzünden önce aklını siper alabilmeli. İçimizden söküp atamadığımız tutunamadıklarımızı saklayan yer orası. Aynalarla bir şekilde barışıyorsun ama aklın affediciliği öyle birdenbire olmuyor. Belki de hiç... Bu karanlık herkesin içinde öylece duruyor.


Ilık bir yaz akşamı belki bir cumartesi günü gibi bekliyorum. Cumartesi gününü diğerlerinden hep daha çok sevdim. Bütün günlerin sonrasında hiçbir karşılık beklemeden öylece salıverir kendini. Havaalanları hep daha dolu olur. Hızlı akar. Geceye aniden kavuşur. Neşesi de kahkahası da boldur. Bir zaman hüzün yakışmaz cumartesiye derdim ama sonra sonra onun da yakıştığını gördüm. Hatta en ağır kaybımı ben, bir cumartesi kayboluşunda verdim. Bu yüzden her harfinde saklı tuttuğum gizli buluşmaları iyi bilirim.


Gökyüzü çoktan bulut bulut, yarısı beyaz yarısı kiremit rengi olmuştur. Birazdan rengârenk masasında akşam olacak. Bu defa yıldızlarla devam edecek oyuna. Sessizlik çökecek. Rüzgâr, gürültü için sırasını kollayacak. Elbisemin ucundaki pililer, içlerinde sakladığı dansın özlemini giderecek. Oyuncularsa sırayla sahne içindeki yerlerini alacak. 
Büyük oyun bu! Peki ben neresindeyim?





22 Aralık 2011 Perşembe

*Han (16)

Okuduğum kitaplar aklıma geliyor. İçlerindeki cümleler kim bilir şimdi nerede? Gözle, algının çarpışması saniyelerle ölçülüyor. O uzak yollarda nelerin ruhuma kancayı daha fazla taktığını bilmek istiyorum. Tek başına bu bile çıldırmak için gerekli anahtarı önüme koyuyor. Anahtarla bir müddet bakışıyoruz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Ne de olsa aramızda kaçan kovalanır tarzı bir ilişki var. Özne sürekli değişiyor. Ama anahtar daima karşıma çıkıyor. Kaybolmuyor. Yokluğunu ve varlığını hissetmek, birbirinden farklı duygulara denk düşüyor. Anahtar, işini benden daha iyi biliyor.


Sarı şehir hâlâ konuşuyor mudur? Dün gece hazırlıksız yakalanmıştı. Hali yoktu. Onun çaresizliğinde kendimi görmüştüm. Sesi kırılgandı. Bütün konuşmalarında ve hareketlerinde yorgunluk kol geziyordu. Sessizce gömülmeyi bekleyen kolları nasıl da davetkârdı. Ona sahip çıkmalıyım. Hiç değilse hayatımda bir defa olsun, onu korumayı becerebilmeliyim.
Peki ya o yoksa? Ya sonsuz hayallerin, sonsuz kurgularında düzenlenmiş bir sahneyse? Sürekli çalışan aklın, uykusuz geçen gecelerde girmekten korkmadığı, vazgeçmediği sığınağındaysa? Kimimiz mutlu, kimimiz öfkeli, kimimizse meraklı derinliklerde yol almıyor muyuz?
Hayır, hayır orada. Her haliyle beni bekliyor. Ama şimdi gidip onu dinleyemem. Yapamam. Güneşin kepenkleri altına sığınmıştır belki yaklaşamam.


Şimdiki zamanda birinci tekil şahıs eki olmak zor. Kendinle karşı karşıya kalıyor, dudaklarını kemirerek susuyorsun. Sonra zamirler, sıfatlar ve diğerleri işin içine giriyor. Kafam büsbütün karışıyor. Gerçeklerle yapılan mücadelede, istenilenden büsbütün başka şeyler yaparken, yine de ondan kaçamayacağını anlıyorsun. Ufacık ayrıntılar her şeyi öylesine değiştiriyor ki! Bir de bakıyorsun ki bazen bir izin karşılığı bazen de eşyanın ve hayatın en büyük sahibi oluveriyorsun. İstemeden de olsa boyun eğiyorsun.


Ben de bu hanın gelmiş geçmiş en büyük misafiriyim. Yıllardır burada, aynı masada oturuyorum. Mevsim hiç değişmiyor. Sürekli yaz!
Denizi özledim. Rüzgâr ayak bileklerimi yakıyor. Biraz sonra yağmur başlayacak hem de bu güneşli günde. Yosun kokuları her yanı saracak. Hafif bir şeyler uçuşacak havada. Yine sebepsiz üzüleceğim. Masanın üzerine boylu boyunca uzanarak gökyüzünün değişimini izlerken, zamanla sebepsizliğe de alışacağım.
Doğu Anadolu'nun küçük bir köyünde, közde pişirilmiş kahveyi hatırlayıp buradan uzaklaşacağım. Sarı şehrin bir ucunda o, bir ucunda ben.  Büyük şehir caddelerinden uzakta, bir başıma, hanın duvarları önünde, arkasında, içinde... Akşamları daha yalnız.
Renk renk ışıklarla döşenmiş İstanbul nerede? Meyhanelerinde rakı kokusu, topuklu kadınlarsa hep en büyük korkusu. Ben o meyhaneleri de özlüyorum. Kimseye duyurmadan parmak uçlarında yükseldiğimiz geceleri ve şimdilerde bitmeyen özlemlerin arka sokağında yaşayan adamları da...


İnsan nerede olmak istediğine karar vermeli. Yıllardan beri açmadığın saman sarısı kitabın sayfalarını aralarken hışırtıyla çıtırtı arası bir ses duyarsın, geçmişten gelen. Sesler, uğultulara dönüşür. Rutubet kokan anıların içinden geçerken, her şey önüne yığılır. Bir görüntüden diğerine gidersin. Ağını ustalıkla örmüş örümcek kadar şanslı değilsindir. Geçmiş, o ağdır ve seni bekliyordur. Er geç onu yeniden aklına getireceğinin farkındadır. Kurulmuş bir saat gibi yenilgini, delirerek kendinden geçişini izlemek için çalacağı zamanı kollamaktadır. Geri dönüşün mutlaka vardır ama oraya girdin mi işler değişir. Geçmişini duyarsın, okursun. Şansın varsa yazarsın ama yazmak da her zaman taze yaz kokularını, denizin gürül gürül bakan gösterişli maviliğini  getirmez. İncinirsin. Her harf, her kelime içindeki bir gölgeye denk düşer. Kelimeleri yönlendirmek öyle kolay değildir. Yazar ve kalem hâkimiyeti sürekli yer değiştirir. Durmak istesen de durduramazsın. Olmak istediğin yer orası değildir. Belki bir daha yenilmen gerekiyordur. Olmadık zamanlarda karşına çıkanlarla yok olup, sabahı muştulayan güneşin aydınlığıyla yeniden var olman.
Her şey birbirinin içinde, sen de biliyorsun!


İnsan aslında kaldığı yerlerde kendisine en uzak. Daha dün geldim. Sessizce oturuyorum. Dün ve yıllar arasındaki yakınlık korkutuyor. İhtimallerin kurbanıysam gelişimin üzerinden çok zaman geçti. Bu yüzden zamanın yakınlığını ölçemiyorum. Ayrıntılar kervanında ışıksız bir yolcuyum. Kimi zaman her şey duruyor. Davetsiz bir rüzgâr esiyor. Essin! Sonunda bir ses olacaksa etrafta, o olsun. İnlemeleri kesecekse, duvarlara baktıkça parçalanacakmış gibi üzerime doğru gelen insan silüetlerinden beni koruyacaksa ayaklarıma, boynuma dolansın.
İşte yine her şey kopmaya başlıyor. Kısa bir sakinlikten sonra kayalar yerlerinden oynuyor. İçimde gün boyu kendi sesiyle yarışıp kaybeden bir hayat var. Bunun için gelmedim. Bağırıyorum, bağırıyorum. Düşümde yerimden kalkıp kendimi buğday tarlalarının ortasına atıyorum. Toprak iyi gelir, bunu küçüklüğümden beri iyi biliyorum. Kollarımı iki yana açıp yüz üstü uzanıyorum. Güneşin büyüttüğü mirasa dokunmak huzur veriyor. Toprağı içime çekiyorum. Sıcak. İçimde hissediyorum. Kimseler yok. Etrafta birileri olsaydı hissederdim. Yalnızım. Gözlerim dünden, yıllardan beri kapalı. Uzun süredir göremiyorum. Bu düşten güzel uyanmak istiyorum ama toprak izin vermiyor. Aniden bir öğle vakti uyuduğum kumsala dönüşerek benimle konuşuyor:


- Rüyayı anımsıyor musun?
-  Çok yüksek bir apartmandayım. Balkona çıkıyorum. Öylesine yüksek ki korkup yere çömeliyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. "İçeri alınnn!" Biri elini uzatarak: "Gel." diyor, giriyorum. Rengârenk çantalarla dolu, kocaman bir salondayım. Küçük bir kız çocuğu önünde durduğu büyük kütüphanenin oradan gülümsüyor. Yanına doğru yürüyorum. Yüzünü avuçlarımın içine alıp: "Ne kadar güzelsin. Tıpkı çocukluğundaki gibi" diyorum. Yüzü ürkek, gözleriyse tam tersine parlak ve canlı. Seviyorum. Elimden tutup beni yeniden balkona götürüyor. Korkmuyor. Tırabzanların üzerinde rahatça yürüyor. Bakamıyorum. Onun için endişe ediyorum. Oysa o ne kadar mutlu görünüyor. Zıplıyor, küçükken yere çizip oynadığımız karelerin içinden sek sek geçiyor. Yaklaşıp elimi uzatıyorum. Arkasını dönüp bana bakıyor. Gözlerimdeki dehşeti anlıyor. Bir adım daha atıp onu kucaklayıp indirmeye çalışırken ayağım takılıyor ve tırabzanların oradaki boşluktan düşüyorum. Bir tek gök/yüzünün üzerime battaniye gibi örtülmüş maviliğini ve o küçük kızın bana gülümseyişini görüyorum. 
Yüzüm yanıyor, rüzgâr esiyor. Uyanıyorum.


Toprak beni yanıltmıyor. Düşlerim, çıkışı olmadığını sandığım korkularımın er geç kaybolacağını ve nereden başlamam gerektiğini bana yine hatırlatıyor. İnsan da böyle diyor, kendi geçmişinin koridorlarında defalarca kez düşüyor. Şanslıysa bazen bir gülümsemeyle bazen de gökyüzüne bakmayı unutmayarak kaldığı yerden yoluna devam ediyor.


Unutmamalıyım.


Sarı şehirse daima aklımda olacak. Bir gün nasıl olsa kavuşacağız. O, bunu biliyor. Omuzları düşkün, içi kırık da olsa... Duygularımı, düşüncelerimi kaçırsam da verdiğim çabanın farkında ve sırf bu yüzden beni her şeyden çok seviyor. Benim gibi!
Merak etme sarı şehir...