PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

18 Eylül 2010 Cumartesi

Sis Dağı

Denizin karşı koylara uzanan maviliğinde martı sesleri, her sabahkinden biraz daha erken duyuldu bu yorgun gemilere açık limanda. Küçük bir martı, karşı konulamayacak bir sesle gökyüzünü yırtarcasına oradan oraya uçup duruyordu. Belli ki gecenin soğuk ve karanlık elleri bütün bir gece boyunca peşini bırakmamıştı. Sesindeki çırpınış, denizin ağır ve sisli örtüsü, bu sabah yiyeceklerinin biraz daha geç geleceğini anlatıyor gibiydi.  Martı birkaç defa daha bu köhne limanı saran denizin üzerinde dolaştıktan sonra pes etmiş olmalıydı ki o güne dair hiçbir sey söylemeksizin ardına bile bakmadan sisler arasında kaybolup gitti.

Sabah küçük sahil kasabasında yavaş yavaş beliriyordu. Gündelik yaşantının ağlarla sarmaş dolaş olduğu bu kasaba, tek yaşam olarak denizi biliyordu. Yıllardan yıllara miras kimi kırık dökük tekne, bu kasaba halkının geçim kaynağıydı. Gökyüzünün denizle iç içe olduğu, yağmurun yemyeşil bir ormanı bir an bile sulamayı unutmadığı, sıcacık mısır ekmeğinin kokusunun bir gün bile eksik olmadığı balıkçı kasabasında,  işte bir gün daha böylece başlamıştı. Hasan Dayı her zamanki yerini almıştı iskelede… Gecenin yalnızlığı şimdi sığ sulara kendini ve ağlarını bırakacak biri için hala devam ediyordu. Yıllardır bu kasabada büyüttüğü o tuhaf yalnızlığı içine nasıl da sindirmişti, kim bilir. Yüzündeki ağır çizgiler aynasıydı sanki dalgın ve buruk yüreğinin. Ama her şeye rağmen bıkıp usanmadan her sabah geldiği bu iskeleye, yolculuklara sürgün ettiği hayatını getirmekten bıkmıyordu.

Denizin kokusu, karşı dağlardan serin bir bahar rüzgârını da beraberinde getirmişti. Bir gün olsun başındaki sis yok olmamıştı. Ondan dolayı olmalı ki yıllardır bu dağı “Sis Dağı” olarak çağırırlar. Rivayete göre denizin en orta yerinde kurulu bu dağda, yaşayan tüm canlıların dili varmış. Herkesin birbiriyle iyi geçindiği, otların rüzgârlarla oyun oynadığı, kuşların. böceklerin birbirlerine şarkılar söylediği dağda hayat oldukça mutlu geçermiş. Ta ki denizin, uzak yolculuklara açılabilecek bir yer olduğu insanoğlunca keşfedilinceye kadar.  Yerinden yurdundan kopup sefere çıkan her denizci bu dağda konaklayıp, ateş yakarak karşı koylarda ki sevdiklerine haber ulaştırırmış. Dağı kaplayıveren bu örtülü sisin anlamıysa “yaşıyoruz” demekmiş. O zamanlarda yeni evlenen genç kızlar ellerinde bir denizci feneriyle iskeleye çıkarlar ve gecenin karanlığında daha ilk geçmiş akşamın tazeliğini unutmamış bedenleriyle bu işareti beklemeye koyulurlarmış. 


İşte yine böylesi bir günün gecesinde karşı dağa varmasını bekleyenlerden birisi de Emine isminde yeni evli biriymiş. Elinde feneri, kocası Selim’in dağı aşıverip gökyüzüne ulaşacak ateşten çıkacak sisi beklemeye koyulmuş. Selim o gece dağa varmasına varmıştı ama kulağına gelen o garip insan seslerinin peşine düşmekten kendini alıkoyamamıştı. 


Yaşayan bir dağdı orası. Konuşan ve her şeyi kendi aralarında yaşamayı bilen. Selim gibi insanların oraya gelip bir günlük kamp kurmaları, bugüne kadar birbirlerinden başkasını görmeye alışkın olmayan bu dağ sakinlerini haklı olarak korkutmuştu. Hiç birine tanıdık gelmeyen bu yüzler huzuru da bozmuştu. Çiçekler yüzlerini eğiyor, ağaçlar dallarını büküyor, hiçbir şey ama hiçbir şey eskiden olduğu gibi gitmiyordu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu.  İnsanlardan kurtulmak, yeniden eskiden olduğu gibi mutlu günlere dönmek ve yaşananları hiç olmamışçasına unutmak… Ve o gün geldiğinde Selim de onların ilk kurbanı olacağını bilmeksizin sım sıkı örülü otların arasında yürümekteydi. Her şey birdenbire dile gelmişti. Dağın her yerinden binlerce ses yükseliyordu gökyüzüne. Selim neler olduğuna bir anlam vermeksizin koşar adımlarla bir an önce sandalını bağladığı kıyıya ulaşmaya çalışıyordu.. Sanki her yer birbirinin aynısıydı. Geçtiği yerlerden birçok kez geçmiş gibiydi. Bir türlü kıyıya ulaşamıyordu. Bütün dağ sanki üzerine geliyordu. Sesler adım attıkça yakınlaşıyor, dayanılmaz bir hal alıyordu. Yeter!!! diye bağırdı Selim tüm gücüyle. Bir boşluğa düşermişçesine sesi yankılanıp durdu gecenin karanlık yüzünde.  Emine olan biteni hissetmişcesine irkildi, elinden bırakmadığı fenerini bağrına basarak.

Sabah oldu gün aydınlandı, Emine hâlâ umutla sisi beklediği dağa doğru bakıyordu. Gözlerinde geceden kalma ağır bir telaş, bakışlarındaki bitkinlik,  umutsuzluğunu belli ediyordu. 


Beş sabah böylece geçip gitmişti. Emine’ den köyün derinliklerine kadar uzanıp gelen acı bir ağıt duyuldu diyor köy sakinleri.
                                                                                                                   
                     Yiğidim ellerimde yangınlar
                      Gözlerimde saklı yarınlar
                      Karşı karayı sis aldı bürüdü
                      Beşgün geçti senden haber alalar
                                               Alyazmam kara oldu
                                               Yatağım mezar oldu
                                               Sen gittin ya bu bedenden
                                               Gülyüzüm heder oldu
                     Ne gelmez bir sis imiş
                     Öğrendim ki seni benden alan o imiş.
                     Beklerim kaç sabah oldu
                     Sis Dağı beni yârimden alıkoydu.

İşte o gün bugündür dile gelip söylenen Sis Dağı'nın hikâyesi budur. Söylenceye göre Selim’in geri dönmemesinden bu yana bir daha hiçbir genç karşı karaya doğru yol almamış. Genç kızlar bu ağıdı yıllarca söylemişler; söylemişler ki Emine ile kaderleri birbirlerine benzemesin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder