PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

14 Nisan 2026 Salı

Her Şey Hep Her Şey Sanki - Bölüm 2

7

Melodi devam ediyor. Garip ama oldukça rahatım. Sanki bütün yaşama arzumu, beni kendi sözcüklerimin peşine düşüren bütün o yitik duygularımı bu rahatlık içinde daha kolay bulabilirim. Hiçbir zaman yeterince yalnız olamayacağım. Yakınmıyorum. Yalnızca içimde kendisine yer bulan bazı anıların tanıklıklarına ihtiyacım var. Tam bir şeyin peşine takılmışken birdenbire değişen görüntüler kafamı allak bullak ediyor. Kimi zaman göz kapaklarımın altında akıp giden görüntülerin hızına yetişemiyorum. Bir yerde uzun uzun kalamıyorum. Yaşlar, mekânlar ve insanlar arası geçişler olması gerektiğinden çok hızlı.

Sesler uğultularla duyuluyor. Hiçbir cümle yan yana geldiğinde anlamlı bir bütün oluşturmuyor. Parçalardan bir şeylere ulaşmayı denesem de yapamıyorum. Sanki bütün yaşadıklarım bir kasetçaların belirsiz sürelerde basılan ileri geri düğmesinin ellerinde takılı kaldı. Umutsuzluğa düşüyorum. Oysa ne kadar çok dinlemiştim. Aralarında aralıksız konuşanlar vardı. Daha önce herhangi bir yerde görmediğim yüzler de bir şeyler söylemişti. Onca duygu, onca karmaşa nereye kaybolup gitmişti? İhtiyacım olmadığı zamanlarda yakalandığım 'hatırlama' hastalığının izlerine asıl şimdi yakalanmalıydım. İnsan neden canı istediğinde bütün bunlara ulaşamıyordu ki?

Hepimizin kendine özgü kayıt cihazları vardı ve hepsi de bir diğerinin aynısı olamayacak kadar çetrefilli işliyordu. Kayıtlar daha ilk anda, doğarken başlıyordu. Gözün alışkın olduğu tuhaf karanlık, dünyaya geldikten sonra bir süre daha devam ediyordu. Sonra algının yüküyle tanışıyorduk. Üstelik tek başınaydık. Olan bitenden habersiz. Belki de çoğumuzun anılarında eksik birer sayfa gibi bomboş kalan o birkaç yıl, bugün bile hâlâ dolduramadığımız boşlukların nedenidir. Kim bilir.

Ağzım kurudu. Havada keskin bir yağmur kokusu. Az önce çatlayan gökyüzünün bu masaya konuk olması neredeyse an meselesi. Birkaç saat önce rüzgârın yerden kaldırdığı toz bulutları toprağa geri dönmüş olmalı. Bacaklarımdaki sızı yerini, hareketsizlikten olsa gerek, ayak tabanlarımda ufak karıncalanmalara bıraktı.

Sarı şehre doğru yürüyebilirsem her şey düzelir mi?

Farkındayım, orası eskisi kadar yakın değil. Çok uzakta duruyor. Yine de geri kalan hayatımın herhangi bir gününde oraya gideceğimi ve bütün algılarımı değiştirebileceğimi biliyorum. İnsanlarını, bana ve hiç kimseye ait olmayan -Çünkü aitlik de en az beklentiler kadar saplantılarımızı körükleyip modern zindanlarımızın kapılarını aralıyor.- o öykülerin sahiplerini ölesiye merak ediyorum.

Aynılık çemberinin halkasından kurtulacağım gün geldiğinde hepsini tanıyabilirim. Tek tek gözlerine bakıp bana sarı şehri anlatmalarını isteyebilirim. 

8

Uykusuzluk iyiden iyiye başkaldırmaya başladı. Bir süre daha beni rahat bırakmayacağını biliyorum. Her şey istenileni verene kadar sonra arasan da bulamazsın. Yanılgıya düşüyorum. Böyle anlarda içimdeki çığlığın sesi gittikçe azalmaya başlıyor. Yapmamam gerekenleri yapmaya zorluyor. İçten içe süren büyük ve gösterişli bir kavganın ortasındayım.

Uzaklardan geçen trenin raylarda bıraktığı gıcırtılı sesler, yıllar öncesinin zorunlu yolculuklarına götürüyor. Bozkırın çıplak neşesi sönüyor. Avuçlarımın arasına kıvrılıp yatan yaprak, damarlarında biriktirdiği yorgunluğa aldırmadan geldiği yere geri dönüyor. Belki birgün sarı şehri gerçekten merak eder. O zaman ben de ona verdiğim sözü yerine getirebilir ve bu hikâyeyi anlatabilirim.

 Her şeye yeniden başlamanın tedirginliği, sıkıntılarımı ve tükenişimi her defasında daha kuvvetli hatırlatıyor. Sığındığım kitaplar yanımda yok. Varsa yoksa hemen sol tarafımda koca bir tarih bilgisi gibi duran han ve onun boş duvarları. Koridorlarında, odalarında kimlerden kaldığını bilmediğim ayak sesleri var. Sanki kendi mirasını açık açık anlatıyor. Heybeti buradan.

Uyuduğumu düşünürsem belki işe yarar. Nasıl olsa yoktan var etmeyi, olmazları oldurmayı her zaman başarabildim. Bu yüzden de burada değil miyim? Yeni bir kitabın olası sayfalarını yazmıyor muyum?

Kendi zoruma dayanmalıyım. En zoruna. Bugüne kadar hep başkalarının 'zoruyla' yaşamadım mı? Boyun eğdiğim onların yasaları değil miydi?

Şimdi, eskittiğim şehirlerden kilometrelerce uzaktayım. Geniş caddeler boyunca bütün gürültüleri birbirine değen, hiçbir şeyi umursamayan ama bu meramda kendisine toz bile kondurmayan yüzlere sesim değmiyor. Onlara yetişmek gibi bir kaygım da yok. Bir tek çocukluğumun anımsamalarda bile yeri kalmamış o günlerini özlüyorum. Çevredeki tüm seslere kulak kesilişim, zor olsa da aralarından ayıklamaya çalıştıklarım hep o bilinmezliğe denk düşüyor. Tozlu raflar arasında sıkışıp kalan, rengi solan, gelinlik giyen ilk bebeğim bile çoktan gözlerini bana kapatmış.

 

Annemi zor da olsa anlamaya başlıyorum.

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder