PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yıla Veda... Neler Yaşadık Öyle Değil Mi?


Ömür diye tanımlanan sözcük telaffuz ederken nasıl da yumuşatıyor insanın içini. Kim, ne isterse doldurabilir onun içine. Duygulardan örülü koskoca bir yumak var. Sevinçler, paylaşımlar, acılar, kızgınlıklar, öfkeler, şaşkınlıklar, suskunluklar, ağlamalar, haykırmalar, heyecanlar... Dediğim gibi büyük bir karma ömür dediğimiz şey. 
Bir yılı daha geride bırakırken her zamanki gibi yılın son yazısını yazmadan veda etmek olmazdı. Hem şöyle kısaca bir neler olduğunu hatırlamak hem de neleri beklediğime dair kısacık da olsa bir şeyleri bazı zamanlarda kendime anımsatmak adına yazacağım.


2011...


Uzun ve yorucu bir yıl oldu. Bu sene çok fazla üzüldüm. Ülkece çok ağır hesaplar ödedik. Terör, şike operasyonları, sansür, Emek sinemasının yıkılmaması için verilen mücadele, Hopa olayları, üniversite sınavındaki şifre olayları, N.Ç davası, kadına şiddet, heykelin yıkılması, Van Depremi, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklanmaları, Uludere, kültür ve sanat dünyasında yitirdiklerimiz... İnsan yazarken bile bu dökümün altında kalıyor ister istemez. 
İnsanca yaşamanın onurunu yitirmemize, unutmamıza sebep olan, birlik ve beraberliğe sekte vurduran, can alan, can yakan ve geriye dönüp bakıldığında hiçbir zaman unutulmayacak görüntüler ve bıraktığı izlerle geçip giden bir yıl 2011. Sosyal medya, bu sene görsel basının yapamadığını yaparak haber ulaştırmada ve gelişen olaylar hakkında insanları bilgilendirmede önemli bir rol aldı. Bazı insanların öfke kusan açıklamaları, faşist söylemleri damga vurdu. Benim de en aktif kullandığım mecra twitter oldu.


Nereden tutacağımı bilemediğim öyle çok olay oldu ki. Yaz tatilinin en güzel günlerini yaşadığım Ayvalık'ta akşam üstü keyifle yemeğimi yedikten sonra twitter'dan öğrendiğim bir haberle Amy Winehouse'un öldüğünü öğrendim. O gece her şeyi bırakıp balkona oturdum ve denize doğru uzun uzun baktım. Bir ölümle ne çok şeyin insan aklına gelebildiğini fark ettim. Sadece Amy'nin ölümü değil, Türkiye'nin gündemindeki bir çok tatsız olay da başımdan aşağıya an be an döküldü. Kin ve nefret duygularıyla yaşayabilen insanları anlamakta çektiğim zorluk, duygu ve düşüncelerimi de zorladı. Böyle zamanlarda sevgi ve anlayışın, birlik ve beraberliğin, ne kadar önemli ve hayatın ilerleyişini sağlayan güçlü bir lokomotif olduğunu görmek içten bile değil.


Ölümler çoktu. Gary Moore, İsmail Gülgeç, Jane Russell, Elizabeth Taylor, Ali Teoman, Cüneyt Çalışkur ve daha aklıma gelmeyen, alanında önemli diğer isimler...


Elbette çok güzel olaylar da oldu. Meselâ ben sevgili Gülenay Börekçi sayesinde Egoist Okur'da yazmaya başladım. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, en mutlu anlarımda o sayfalarda kendime yer buldum. Elimden geldiğince ve tüm kalbimle destek vermeye çalıştım. Egoist Okur, benim için 2011'in en kayda değer gelişmelerinden birisiydi. 


Van İçin Rock konserinin o muhteşem gününü, saatlerce Küçük Çiftlikpark'ta binlerce kişiyle birlikte yaşadık.  Rock müziğinin en sevdiğim gruplarından biri olan Redd öncülüğünde, sosyal medyanın böylesine güzel bir oluşumda nasıl bir katkısı olduğunu gördük. Sıra 2012'de yapılacak okulun heyecanını paylaşmakta.


İnstagram sayesinde fotoğraflarla hayatı kendimce paylaşmaya başladım. Sayesinde yeni yeni insanlarla tanıştım. Güzel dakikalar geçirdik. 


En büyük hayallerimden birisi olan film senaryosunu yazmaya başladım. Ne zaman biteceğini bilemesem de birgün gerçekleşeceğini umutla beklediğim gelişmelerden biri oldu.İkinci romanımın neredeyse yarısını bitirdim. 2012'nin devamında beni itekleyecek güçlerden belki de en önemlisi, onun kurguları arasında dolaşmak olacak.


İşten ayrıldım. Uzun bir süredir onun boşluğunda sallandım. Bu sırada kendime yatırım yapmaktan da geri durmadım. Daha çok kitap okudum ve yazı yazdım. Sevdiğim müzikleri dinlemek için fazlaca zamanım oldu. Kimi zaman takıntı derecesinde uzun uzun yer verdiğim bazı isimler vardı. Nick Cave, Tom Waits, Bach, Mozart, Nina Simone ve Adele bunlar arasındaydı.


Ubor Metenga oturumlarında Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy sayesinde öykülerle ve kendi hayatlarından notlarla hem buruk hem de mutlu, güleç dakikalar paylaştık. Bu sene en çok Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Tomris Uyar, Nabokov, Yusuf Atılgan okuduğum dönemdi. Çoğu eskiden okuduğum kitaplar da olsa yeniden onlarla karşılaşmak güzeldi.


Hakan Günday'ın AZ romanı muhteşem kurgusu ve hüzünlü bitişiyle beni inanılmaz etkiledi.


Hiç beklemediğim bir şekilde sevdiğim bir arkadaşımla yollarımı ayırmak zorunda bırakıldım. Yanlış anlaşılmaların ne denli etkili olduğunu ve beni dinlemekten ziyade, kesin hükümlerle almış olduğu bu karardan dolayı elden bir şey gelmeyeceğini gördüğüm andaki çaresizliği yaşadım.


Uzaklarda olan bir arkadaşımla karşılıklı maillerimiz günlerimi doldurdu. Hesapsız, beklentisiz, anlarla dolu kocaman bir paylaşımda bulunduk birlikte.


Adını burada yazamayacağım ama çok sevdiğim ve benim için değerli olan insanlarla tanıştım. Sohbetler ettim. 
Sinema ve tiyatroya bolca gittim. Konserleri de unutmamalı.


Burada soluklanmak gerekiyor. 


2011 acısıyla tatlısıyla daha birçok şeyin yaşandığı yıldı. Her birini yazmak neredeyse bu yazıyı bir kitap eşiğine getireceğinden duruyorum.


Çok özledim. Çok sevdim. Unutuldum. Yanlış anlaşıldım. Anlattım. Anlaşılabildim.
Kimi zaman pes etme sınırına geldim ama sonra gökyüzünü hatırlayıp devam ettim.
Ağladım. Güldüm. 
Yazdım.Yazdım.Yazdım.


2012'de kendime verdiğim sözlerim olacak. Her birini hazırladım. 


Geriye dönüp baktığımda bireysel tarihimde yine koskocaman bir yaşanmışlık bıraktığımı gördüm. Şimdi bu son kelimelerini yazarken birazdan evden dışarı çıkıp İstanbul'un o büyülü havasını soluyacağım. Evlerinde, dışarıda, barlarda her kim varsa, herkese, bütün insanlığa kısa bir sözüm var.


SEVİN. SEVİN. SEVİN. Lütfen hayatlarınızda bu küçük ama etkisi büyük kavramı unutmayın. Güzel günler, 2012'de yakanızı bırakmasın.


Kalabalık Odalarda'dan sevgiler ve iyi yıllar...









28 Aralık 2011 Çarşamba

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -39-



Bazen ne kadar anlatsan boş! İnsanın kendisiyle olan kavgasında o kavgayı bile anlayamayanlar elbette seni de suçlayacaklardır. Elbette sen hep " özürlerin" söylendiği kişi olacaksın. Asıl düşündüklerin boşlukta tıpkı bir balon gibi süzülecek. Uçtuğunu görecekler ama nereye indiğini hiçbir zaman bilemeyecek, daha doğrusu bilmek istemeyecekler. "Geldin ve geçtin", bunu öğren diyecekler ama bunu söyleyecek kadar bir cesarete asla sahip olamayacaklar. Diğer her şeyde olduğu gibi bunu da senin anlamanı bekleyecekler... Kızacaklar, öfkelenecekler bu duygularda nefes almaya çalışacaklar. Soru sorulduğunda verdiğin cevaplar tatmin etmeyecek. Çünkü sen onların istemediği yerlerden sesleniyor olacaksın. “Anladığımı iyi bilirim” deyip seni bastırmaya çalışacak, hareketsiz halinden beslenecek ve daha da saldıracaklar…

Bazen neyi yaşamış olursan ol, her şey bir yere kadar! Zamanında paylaşılmış birçok şeyin içi, yine zamanla boşalıyor. Boşalan yerler bambaşka şeylerle doluyor. Sen bir yerde sabitle(n)meye çalışsan da yapmaya çalıştığın eskiye geri dönüş gibi algılanıp yine o yöne sapma olmasın diye söylemek istediklerinden çok farklı bir kulvarda diyaloglar kuruluyor. Öyle ki sen bile oraya nasıl gelindiğini, neyin buna sebep olduğunu anlayamaz hale geliyorsun. Aslında çok basit bir açıklaması var. Korku. Karşı taraftan duyulan korku değil, tam tersine onun kendisine karşı duyduğu korkudan bahsediyorum. Vazgeçemeyeceğini bilmekten korkmak, daha fazla o yörüngede durmaktan korkmak, duyacaklarından korkmak... Bir de bunu kendine itiraf etmek konusunda bir sıkıntı varsa şayet, işte o zaman ne yaptığınız konuşma konuşmadır ne de anlatmak istediğin asıl konu anlaşılabiliyordur. Devasa bir dalgada, küçük bir kayıkla kürek çekip kurtulmaya çalışmanın anlamsızlığı ile karşı karşıya kalırsınız. Denemek istersiniz, çaba göstermek, o dalgalı denizden bir an önce kıyıya çıkıp sakin sakin yaşamak; oysa bu şartlarda pek mümkün değildir. Denediğinizle, yorulduğunuzla, bir de üstüne üstlük bunu yapmış olmaktan dolayı suçlandığınızla kalırsınız. Değer verdiğiniz için çok konuşuyorsunuzdur. Daha doğrusu "çok konuştuğunuz", kızgınlık safında duran kişi tarafından size bildirilir. Çok konuşuyorsun diyerek değil; çok kızdım diyerek. Anlarsınız. Şaşırırsınız pekâlâ. Niyeti bu olmayan köyün, niyeti kötü insanı oluverirsiniz birden. 

Hissettiklerimi söyleyemeyeceksem orada bir paylaşımdan söz edilmesi mümkün müdür? Ya da farz edelim (bu da mümkün elbette) yanlış anlamış ya da yanlış bir yoldan anlatmaya girişmişsem, düze çıkmak için doğru düzgün uyarılmayacaksam neden varız? Zaten hayat yeterince gergin. Bir de böyle bir noktada sürüklenmek niye?

Kızgın değilim ama yeterince kırgınım. "Ben kimseyi incitmem, ben kimseyi kırmam, ben seni anlarım" diyorsunuz da ben de bıraktığı etki hiç de öyle değil. Ziyadesiyle kırgınım bu durumdan.














27 Aralık 2011 Salı

*Han (17)


"Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu." 
Oğuz Atay



Düş çabuk bitti. Yorulmuşum iyice. Belki de böylesi yolculukların içinde beklenmedik anlarla karşılaşma olasılığı fazla olduğundan, gerçeğinden daha yorucu. Üstesinden gelmesi öyle kolay değil. Olmayacak da...


Güneş giderek dağların arkasına çekiliyor. Küçük ve sevimli bir oyun bu. Kim oynamaz ki? Sabah olunca kimseye çaktırmadan sıyrılıveriyor kabuklarından sonra yeniden o bilinmezin içine kapanıyor. Bazen küsüyor. Yerini alanlarla devam ediyor oyuna. Saklanıyor. Orada bir yerlerde olsa da yüzünü göstermiyor. İstese de istemese de yazgısı bu ve ona boyun eğmekten başka çaresi yok. Duvağının sıyrılmasını bekleyen çekingen bir gelin gibi naz yapıyor. Biz de kimi zaman boyun eğmiyor muyuz? En umulmadık zamanlarda kendi kabuklarımıza çekilmiyor muyuz?  Eninde sonunda açacak, gösterecek yüzünü. Sonu ne olursa olsun. Dedim ya, oyunları o da seviyor.


Ben de severim oyunları. Tatlı, kaçık zihinlerin güvertesinde adım adım kocaman dünyaları gezmeyi. Hepsinin kuralları, duruş şekilleri birbirinden öylesine farklı ki! Kimi zaman nereye varacağımı bilmediğim uzak limanların koynunda uyansam da kalemle tanışıklığımdan bu yana oyunlardan vazgeçemedim. Yalnız, belirtmekte yarar var. Ben iyi huylu oyunları severim. Kimsenin bahçesindeki çiçekleri kopartıp bir kenara atmak gibi bir huyum yok. Ama o bahçeye girmeyi, çiçeklere dokunmayı, bilmediklerimi öğrenmeyi iyi bilirim. Ayak izlerinden ürkerim. Bu yüzden minik darbelerle geçer giderim. Bazen anlaşılmaz. Bazen de öylesine açık olur ki her şey, şaşar kalırım. İkisini birlikte yapabilmeyi az çok öğrenebildiğimden bu yana, çok şey değişti. Bahçe sayısı arttıkça, yeni yeni duygular keşfettikçe benim bıraktığım izler de zamanla değişti. 
En çok rüya faslının bahçesini ziyaret ederim. Henüz istediğim kadar bir bilgi sahibi değilim. Olacak mıyım peki, bilinmez. İnsan o bahçeyi istediği gibi kullanmayı her zaman tercih etmiştir. Ya da en yakınında olanlara yakıştırmayı ister. Uzaklar tehlikelidir. Oysa çoğu zaman gitmeyi istediğimiz yer de orasıdır. 


Yine aynı yere geliyorum. "Her şey birbirinin içinde." Buradan çıkış yok gibi. Gittikçe karmaşıklaşıyor. Şöyledir, böyledir, öyledir demek kayıp otobanın yolunu aydınlatmıyor. Varsa yoksa karşılaşılması muhtemel bir tıkanıklık. Düşünceyi sahiplenmek ne kadar rahatlatıcıysa sonrasında açılan parantezler huzursuzluğu tetikliyor. Çünkü hiçbir şeyin yüzde yüz bir karşılığı yok. Sadece inandığını sandıklarınla başbaşasın. Bir tek ölüm, ölüm bu kulvardaki baş gerçek. Bir dağ yamacında, deniz kıyısında, uykuda, yolda yürürken, gülerken her an karşına çıkabilir. İnsan kendi kararlarının sonucunda az çok tahminlerde bulunabiliyor. O yüzden olası sonlarla karşılaşıldığında "Böyle olacağını biliyordum." "İyi ki yaptım." "İstediğimi başardım." gibi cümleler kurabiliyor. Ama söz konusu ölüm olunca her şey donuyor. İntihar kararının soğuk kabullenişi dışında ondan yona geçiş yok. Yeri ve zamanı gelince durduracak!
Daha fazla ölümden konuşmak istemiyorum. İçimde bir yerlerde daima duran korkunun en tepesinde onun olduğunu bilmek bile, başka şeylere doğru beni yeterince kışkırtıyor. 


Güneşe doğru gülümsüyorum. Soğuk taş duvarları arasından han da güneşin gidişini izleyerek gülümsüyor. Onca şeye, kaskatılığına, bir an bile durmayan seslerin çıldırtıcı baskısına rağmen bunu yapabiliyor. Hâlâ ayakta ve yeni yolcularının geleceği günü bekliyor. Burada kaldıkça kurtulmak istediği seslerle yaşamak zorunda olduğunu, onlarsız devam edeceğini biliyor. İlk yolcusunun kim olduğunu hatırlıyor mudur acaba? Taşıdığı bavulun rengini, bavulun içinde nelerin olduğunu, hangi masada oturduğunu yahut odasından çıkıp çıkmadığını aklında tutabilmiş midir? İlkler unutulmaz derler ya doğru mudur?


Buraya gelirken çok düşünmüştüm. Montaigne'in "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder. Çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır." sözünü defalarca içimden tekrarlamıştım. Yıllarca dağınık yaşamaktan, dağınık notların izini sürmekten, koşulsuz kabullenişlerden öylesine yorgun düşmüştüm ki bir daha o düzensizliğinin içinde çırpınmak istemiyordum. Ben de kendime bağlandım. Olmak istediğim yer tam da burasıydı. 
Birçoğunuza böyle atıp tutuyor olmam kolay gibi görünse de bilin ki yine en zor olanını seçtim. 
Aynanın, arkasında bağlı olduğu bir duvar var. O duvarın farkındayım. Baktığımda beni yansıtıyor olması önemli değil. Benim işim daha çok arkada olanla; kimsenin düşünmek için kendini zorlamadığı asıl yerle... Aynalarla olan mücadelem çok önce sona erdi. On altı yaşımın erken karşılaşmalarından biriydi. Yüzümü kendime siper alabilir sanmış, yanılmıştım. Gözyaşlarımın tadı hiç eksilmedi dudaklarımdan. İnce uçlu kelimeler yüzüme öyle bir dokundu ki o andan sonra her şey değişti. 
İnsan, yüzünden önce aklını siper alabilmeli. İçimizden söküp atamadığımız tutunamadıklarımızı saklayan yer orası. Aynalarla bir şekilde barışıyorsun ama aklın affediciliği öyle birdenbire olmuyor. Belki de hiç... Bu karanlık herkesin içinde öylece duruyor.


Ilık bir yaz akşamı belki bir cumartesi günü gibi bekliyorum. Cumartesi gününü diğerlerinden hep daha çok sevdim. Bütün günlerin sonrasında hiçbir karşılık beklemeden öylece salıverir kendini. Havaalanları hep daha dolu olur. Hızlı akar. Geceye aniden kavuşur. Neşesi de kahkahası da boldur. Bir zaman hüzün yakışmaz cumartesiye derdim ama sonra sonra onun da yakıştığını gördüm. Hatta en ağır kaybımı ben, bir cumartesi kayboluşunda verdim. Bu yüzden her harfinde saklı tuttuğum gizli buluşmaları iyi bilirim.


Gökyüzü çoktan bulut bulut, yarısı beyaz yarısı kiremit rengi olmuştur. Birazdan rengârenk masasında akşam olacak. Bu defa yıldızlarla devam edecek oyuna. Sessizlik çökecek. Rüzgâr, gürültü için sırasını kollayacak. Elbisemin ucundaki pililer, içlerinde sakladığı dansın özlemini giderecek. Oyuncularsa sırayla sahne içindeki yerlerini alacak. 
Büyük oyun bu! Peki ben neresindeyim?





22 Aralık 2011 Perşembe

*Han (16)

Okuduğum kitaplar aklıma geliyor. İçlerindeki cümleler kim bilir şimdi nerede? Gözle, algının çarpışması saniyelerle ölçülüyor. O uzak yollarda nelerin ruhuma kancayı daha fazla taktığını bilmek istiyorum. Tek başına bu bile çıldırmak için gerekli anahtarı önüme koyuyor. Anahtarla bir müddet bakışıyoruz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Ne de olsa aramızda kaçan kovalanır tarzı bir ilişki var. Özne sürekli değişiyor. Ama anahtar daima karşıma çıkıyor. Kaybolmuyor. Yokluğunu ve varlığını hissetmek, birbirinden farklı duygulara denk düşüyor. Anahtar, işini benden daha iyi biliyor.


Sarı şehir hâlâ konuşuyor mudur? Dün gece hazırlıksız yakalanmıştı. Hali yoktu. Onun çaresizliğinde kendimi görmüştüm. Sesi kırılgandı. Bütün konuşmalarında ve hareketlerinde yorgunluk kol geziyordu. Sessizce gömülmeyi bekleyen kolları nasıl da davetkârdı. Ona sahip çıkmalıyım. Hiç değilse hayatımda bir defa olsun, onu korumayı becerebilmeliyim.
Peki ya o yoksa? Ya sonsuz hayallerin, sonsuz kurgularında düzenlenmiş bir sahneyse? Sürekli çalışan aklın, uykusuz geçen gecelerde girmekten korkmadığı, vazgeçmediği sığınağındaysa? Kimimiz mutlu, kimimiz öfkeli, kimimizse meraklı derinliklerde yol almıyor muyuz?
Hayır, hayır orada. Her haliyle beni bekliyor. Ama şimdi gidip onu dinleyemem. Yapamam. Güneşin kepenkleri altına sığınmıştır belki yaklaşamam.


Şimdiki zamanda birinci tekil şahıs eki olmak zor. Kendinle karşı karşıya kalıyor, dudaklarını kemirerek susuyorsun. Sonra zamirler, sıfatlar ve diğerleri işin içine giriyor. Kafam büsbütün karışıyor. Gerçeklerle yapılan mücadelede, istenilenden büsbütün başka şeyler yaparken, yine de ondan kaçamayacağını anlıyorsun. Ufacık ayrıntılar her şeyi öylesine değiştiriyor ki! Bir de bakıyorsun ki bazen bir izin karşılığı bazen de eşyanın ve hayatın en büyük sahibi oluveriyorsun. İstemeden de olsa boyun eğiyorsun.


Ben de bu hanın gelmiş geçmiş en büyük misafiriyim. Yıllardır burada, aynı masada oturuyorum. Mevsim hiç değişmiyor. Sürekli yaz!
Denizi özledim. Rüzgâr ayak bileklerimi yakıyor. Biraz sonra yağmur başlayacak hem de bu güneşli günde. Yosun kokuları her yanı saracak. Hafif bir şeyler uçuşacak havada. Yine sebepsiz üzüleceğim. Masanın üzerine boylu boyunca uzanarak gökyüzünün değişimini izlerken, zamanla sebepsizliğe de alışacağım.
Doğu Anadolu'nun küçük bir köyünde, közde pişirilmiş kahveyi hatırlayıp buradan uzaklaşacağım. Sarı şehrin bir ucunda o, bir ucunda ben.  Büyük şehir caddelerinden uzakta, bir başıma, hanın duvarları önünde, arkasında, içinde... Akşamları daha yalnız.
Renk renk ışıklarla döşenmiş İstanbul nerede? Meyhanelerinde rakı kokusu, topuklu kadınlarsa hep en büyük korkusu. Ben o meyhaneleri de özlüyorum. Kimseye duyurmadan parmak uçlarında yükseldiğimiz geceleri ve şimdilerde bitmeyen özlemlerin arka sokağında yaşayan adamları da...


İnsan nerede olmak istediğine karar vermeli. Yıllardan beri açmadığın saman sarısı kitabın sayfalarını aralarken hışırtıyla çıtırtı arası bir ses duyarsın, geçmişten gelen. Sesler, uğultulara dönüşür. Rutubet kokan anıların içinden geçerken, her şey önüne yığılır. Bir görüntüden diğerine gidersin. Ağını ustalıkla örmüş örümcek kadar şanslı değilsindir. Geçmiş, o ağdır ve seni bekliyordur. Er geç onu yeniden aklına getireceğinin farkındadır. Kurulmuş bir saat gibi yenilgini, delirerek kendinden geçişini izlemek için çalacağı zamanı kollamaktadır. Geri dönüşün mutlaka vardır ama oraya girdin mi işler değişir. Geçmişini duyarsın, okursun. Şansın varsa yazarsın ama yazmak da her zaman taze yaz kokularını, denizin gürül gürül bakan gösterişli maviliğini  getirmez. İncinirsin. Her harf, her kelime içindeki bir gölgeye denk düşer. Kelimeleri yönlendirmek öyle kolay değildir. Yazar ve kalem hâkimiyeti sürekli yer değiştirir. Durmak istesen de durduramazsın. Olmak istediğin yer orası değildir. Belki bir daha yenilmen gerekiyordur. Olmadık zamanlarda karşına çıkanlarla yok olup, sabahı muştulayan güneşin aydınlığıyla yeniden var olman.
Her şey birbirinin içinde, sen de biliyorsun!


İnsan aslında kaldığı yerlerde kendisine en uzak. Daha dün geldim. Sessizce oturuyorum. Dün ve yıllar arasındaki yakınlık korkutuyor. İhtimallerin kurbanıysam gelişimin üzerinden çok zaman geçti. Bu yüzden zamanın yakınlığını ölçemiyorum. Ayrıntılar kervanında ışıksız bir yolcuyum. Kimi zaman her şey duruyor. Davetsiz bir rüzgâr esiyor. Essin! Sonunda bir ses olacaksa etrafta, o olsun. İnlemeleri kesecekse, duvarlara baktıkça parçalanacakmış gibi üzerime doğru gelen insan silüetlerinden beni koruyacaksa ayaklarıma, boynuma dolansın.
İşte yine her şey kopmaya başlıyor. Kısa bir sakinlikten sonra kayalar yerlerinden oynuyor. İçimde gün boyu kendi sesiyle yarışıp kaybeden bir hayat var. Bunun için gelmedim. Bağırıyorum, bağırıyorum. Düşümde yerimden kalkıp kendimi buğday tarlalarının ortasına atıyorum. Toprak iyi gelir, bunu küçüklüğümden beri iyi biliyorum. Kollarımı iki yana açıp yüz üstü uzanıyorum. Güneşin büyüttüğü mirasa dokunmak huzur veriyor. Toprağı içime çekiyorum. Sıcak. İçimde hissediyorum. Kimseler yok. Etrafta birileri olsaydı hissederdim. Yalnızım. Gözlerim dünden, yıllardan beri kapalı. Uzun süredir göremiyorum. Bu düşten güzel uyanmak istiyorum ama toprak izin vermiyor. Aniden bir öğle vakti uyuduğum kumsala dönüşerek benimle konuşuyor:


- Rüyayı anımsıyor musun?
-  Çok yüksek bir apartmandayım. Balkona çıkıyorum. Öylesine yüksek ki korkup yere çömeliyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. "İçeri alınnn!" Biri elini uzatarak: "Gel." diyor, giriyorum. Rengârenk çantalarla dolu, kocaman bir salondayım. Küçük bir kız çocuğu önünde durduğu büyük kütüphanenin oradan gülümsüyor. Yanına doğru yürüyorum. Yüzünü avuçlarımın içine alıp: "Ne kadar güzelsin. Tıpkı çocukluğundaki gibi" diyorum. Yüzü ürkek, gözleriyse tam tersine parlak ve canlı. Seviyorum. Elimden tutup beni yeniden balkona götürüyor. Korkmuyor. Tırabzanların üzerinde rahatça yürüyor. Bakamıyorum. Onun için endişe ediyorum. Oysa o ne kadar mutlu görünüyor. Zıplıyor, küçükken yere çizip oynadığımız karelerin içinden sek sek geçiyor. Yaklaşıp elimi uzatıyorum. Arkasını dönüp bana bakıyor. Gözlerimdeki dehşeti anlıyor. Bir adım daha atıp onu kucaklayıp indirmeye çalışırken ayağım takılıyor ve tırabzanların oradaki boşluktan düşüyorum. Bir tek gök/yüzünün üzerime battaniye gibi örtülmüş maviliğini ve o küçük kızın bana gülümseyişini görüyorum. 
Yüzüm yanıyor, rüzgâr esiyor. Uyanıyorum.


Toprak beni yanıltmıyor. Düşlerim, çıkışı olmadığını sandığım korkularımın er geç kaybolacağını ve nereden başlamam gerektiğini bana yine hatırlatıyor. İnsan da böyle diyor, kendi geçmişinin koridorlarında defalarca kez düşüyor. Şanslıysa bazen bir gülümsemeyle bazen de gökyüzüne bakmayı unutmayarak kaldığı yerden yoluna devam ediyor.


Unutmamalıyım.


Sarı şehirse daima aklımda olacak. Bir gün nasıl olsa kavuşacağız. O, bunu biliyor. Omuzları düşkün, içi kırık da olsa... Duygularımı, düşüncelerimi kaçırsam da verdiğim çabanın farkında ve sırf bu yüzden beni her şeyden çok seviyor. Benim gibi!
Merak etme sarı şehir...



































4 Aralık 2011 Pazar

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -38-

"İnsanlar hadiseleri basitleştirmeye, bayağılaştırmaya ne kadar meraklı..." Sabahattin Ali/İçimizdeki Şeytan

Ben nasıl biriyim? sorusunu kendisine sormayan insanlar var. Ya da sorsa bile samimiyetten binlerce kilometre uzakta olanlar... Uzun bir süredir bir kelimeye takılıp kaldım. Bunun üzerine kısa kısa da olsa bir arkadaşımla "orada bir yerde" karşılıklı yazdığımız maillerde dile getirdim. Meğer ne uzun ne aşılmaz bir konuymuş bu. Aklımın bile bazen durduğu, kendimle baş başa kaldığım zamanlarda ya da hiç beklemediğim bir kitap cümlesinin hemen sonrasında bile gelip de karşıma dikiliveriyor. İşin içine bir sürü başlık da giriyor. Karakter, hayatı algılama desturu, algılama zayıflığı, haset vs. vs. Oturup sıralamaya kalksam nereden tutacağımı bilemeyeceğim kadar çoklar ve bugünlerde zihnimi oldukça fazla kurcalıyorlar.

Hal böyle olunca bahsetmemek olmazdı. Sözlü sanatın bir süre mümkün olmadığı durumlarda yapılabilecek en doğru şeylerden birisi ya beklemektir zamanı gelinceye ve konuşacak doğal bir ortam yaratılana kadar ya da bir şeyleri yazıya dökebilme şansını kullanmaktır. Şimdilik yazmak sanırım en doğrusu. Hem böylece aylardır bozulan frekansımı da tamir edebilirim. Her ne kadar frekansı bozuk radyo alıcısı olsa da yazının ismi. Yani işin sırrı ayarları yeniden kendine getirebilmekte. Han serisi uzun bir zamandır vaktimin çoğunu aldığı için yazıları boş vermiş gibi görünsem de durum öyle değil. Bir kenarda toplanan, devamı getirilen ve egoist okura gönderdiğim yazılar var. 

Kalabalık bir ortamın en sevmediğim yanlarından birisi de gereğinden fazla sesin yükselmesi ve haddini aşan cümle ve yorumların zikredilmesidir. Bir boy ölçüsü alıp ortalarda elimde durmadan mezurayla dolaşamayacağıma göre bazılarına sus payı vermek de zamana yayılabiliyor. Ara sıra söylüyorum "Ne çok ses." var diye. Ses elbette iyidir ama bahsettiğim sesler çoğunuzun da bildiği gibi bir ayarsızlık halini anlatan seslerdir. En sevdiğiniz müzik cd'sinin birdenbire cızırdaması, radyo kanalının bozulması ya da çok sevdiğiniz bir filmin ortasında, sinemada, yanınızdaki, arkanızdaki birinin aniden konuşmaya başlaması gibi bir şey... Sinirlenirsiniz doğal olarak ve bazılarınız anlık bir feverana kapılıp yeri göğü inletir bu gibi durumlarda. Yapı itibariyle oldukça sessiz bir şekilde "konuşabilme" erdemine sahip olanlardanım. İma vuruşlarını kavrayıp geri gönderebilme üslubunu iyi bilirim. Naif ve inceden yapılan göndermeler her zaman daha çok hoşuma gitmiştir. Ama yeri geldiğinde de oldukça açık ve doğrudan olmayı da tercih ederim. Yani her şeyin bir oluru mutlaka vardır diye düşünenlerdenim. Saygısızlığa tahammülüm yok. Anlamaya çalışırım ama bu durumda bile hâlâ bir inatlaşma ve kabul etmeme durumu varsa kendimce iyi olduğunu bildiğim metodlarım da vardır. Bir defa aklın kullanılması koşuluna her zaman ihtiyacım vardır. Özellikle kendince yorumlara kalkışan birtakım insanların yeri geldiğinde en büyük ahkâmlardan başlayarak hayatı sorgulama telaşına içten içe gülümser ve geçerim. Ama aklımın bir köşesinde ağdalı bir soru işaretini koymaktan da geri durmam. Çünkü böyle insanlar mutlaka yeri geldiğinde muazzam bir oyunu sahneye koymaktan da çekinmeyeceklerdir. Kisve dediğimiz şeyin nerede olacağını tahmin edebilmek her zaman kolay değil. Bir nevi kisveli harikalar dünyasının kisvesi bol, kahkahası sahte, sayısız müdavimi var.

Yazının başında Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan kitabından bir alıntı yaptım. Okuduğum günlerde altını çizdiğim birçok cümlesinden yalnızca bir tanesi ama şu duruma öyle haklı bir bakış açısı kattı ki eklemeden duramadım. Oysa herkes kendisiyle biraz daha fazla meşgûl olsa hiç fena olmayacak. Ya da illa ki bir yorum yapılacaksa da çemberi fazla genişletmeden kendi oyun bahçelerinde bazı işlere kalkışsalar çok iyi olacak. Sabrımla bir sorunum yok. Uzun uzun başbaşa kalabildiğim, dinlediğim, ne demeye çalıştığını anlamak için fazla mesai yaptığım özelliklerimden birisidir. Fakat onun da kendi huzurunu bozmak istediği zamanları yok değil nihayetinde çoğu zaman bir artı görevi görmeyi sevse de ve ona en çok bu hali yakışsa da bazen eksi tarafta neler olduğunu merak etmiyor değil. Nasıl ben onu dizginlemesini becerebiliyorsam bunu beceremeyenler de var. Tıpkı kimi zaman benim de beceremediğim gibi... Fark -ki şu noktada ortaya çıkıyor- yeterince bir şeylerin kendi içimde zamanı geldiğini düşündüğüm an vakit kaybetmeyi sevmem. İşte o an bir mezuraya ihtiyacım olabilir. 

Ortam maymunu olmaya ne sabrım ne de zamanım var. Yekta Kopan'ın Bir de Baktım Yoksun kitabında ilk defa duyduğum sözde ne diyordu: "Cahil ile lak lak edeceğine alim ile taş taşı." Ben her türlü ağırlığı kaldırmaya hazırım. Bayağı ve boş laflarla hayat dönmez. Dönse de bir yere varmaz.

Demem odur ki herkes mümkünse kendi içindeki şeytanla mutlu olmayı öğrensin. Yok öğrenemiyor ve illa başkalarıyla da tanıştırmak istiyorsa bunu doğrudan olayların muhatablarıyla paylaşsın. Çünkü sonradan duyduklarım bende inanın keyifsiz bir tat bırakıyor ve ben, o tadı da sevmiyorum!



3 Aralık 2011 Cumartesi

*Han (15) - Ağaç ve Kökler

Kış bitmek bilmiyordu. Sorsanız bana, ömrümün en uzun kışıydı derim hiç düşünmeden. Belki de her türlü kararsızlığın ve zorluğun kışı olduğundandır.

Aralık zor geçmişti. Telefonda durmaksızın süren kavgalar, bir şeyleri anlatmak uğruna seçilen kelimeler ve her gün aynı saatlerde başlayan baş ağrıları... İşe de normal zamanından erken gitmeye başlamıştım. Sahibine gitmesi gereken cümleler boğazımda bir yerde sıkışıp kaldıkça boğuluyordum. O yüzden ben de geceden biriktirdiğim ne varsa hepsini yolda saça döke yürüyordum. Rahatlatıyordu.  Üstelik kendime bir ağaç bile bulmuştum. Evimizin iki yan apartmanının köşesinden aşağıya inen merdivenlerin orta yerindeydi. Aylarca fark etmediğim için biraz şaşırmış olsam da hiç vakit kaybetmeden onunla aramda bir bağ kurdum. Bazen olur, bilirsiniz, yanı başınızda size seslenen sesi, gözünüze giren herhangi bir nesneyi, belki güzel bir kitabı, en fenası da bir insanı fark etmezsiniz. Oysa oradadır. Mutlaka bir yeri, belki kendince bir anlamı vardır. Ama fark etmezsiniz. Öyle bir an gelir ki ya iş işten geçmiş olur ya onunla geçirebileceğiniz zamanlardan yoksun yaşar gidersiniz ya da daha önceden fark edemediğiniz için hayıflanıp durursunuz. Ama fark etmek ve fark etmemek arasında bütün bunları etkileyen ince bir "fark" daha var. 

Ağacın dallarının büyük bir kısmı hemen sağ tarafındaki bahçeye sarkıyordu. Diğer geri kalan kısmı da merdivenlere doğruydu. İçeride üç katlı, yarı ahşap bir ev vardı. Akşamları o merdivenlerden soluk soluğa çıkarken ne zaman orada dursam, korkardım. İçeride yaşayan birilerinin, hatta eski dönem milletvekillerinden birinin evi olduğunu yan komşumuz Selma abladan duymuştum. Yine de daha çok, çocukken izlediğim perili, hayaletli ev hissini veren o evin yanından geçerken adımlarımı sıklaştırır ve bir an önce yola çıkmak için acele ederdim.
Evi çevreleyen bakımsız sarmaşıkların, tel örgülerin, budanmamış ağaçların neredeyse tek bir ağaçmışçasına birbirlerine geçmiş olmasının bunda etkisi büyüktü. Bir de sürekli çatır çutur gelen ot sesleri, beni korkutmaya yetiyordu. Geri kalan kısmı da hayal gücümün marifetine kalıyordu. O da kendisini küçümseyemeyeceğim kadar güçlüydü.

Onunla nasıl mı karşılaştım? Aslına bakarsanız kimilerine göre komik, bana sorarsanız da korkunç bir gündü. 

Bizim ev Ankara'nın en dik tepelerinden birindeydi. Kış, şehir merkezine göre daha kasvetli, zor ve soğuk geçerdi. Tabii eve giden yol yokuş olduğu için böylesi zamanlarda inmek de çıkmak da büyük sorundu. Ayağı kayıp düşenler, arabasını yarı yolda bırakıp yürümek zorunda kalanlar, eksilmeyen patinaj sesleri aklıma ilk gelenler... Benim de ufak tefek anılarım yok değil. Ama bu ağaçla tanışmam tam da böylesi bir anıya denk düştü. Merdivenler...

İşe giderken kısa yol olarak kullandığım bu ara yolda, tam iki yüz otuz dört basamak merdiveni inmek ve çıkmak zorundaydım. Her zaman olmasa bile haftanın belirli günlerinde oradan yürümeyi tercih ediyordum. Akıllı bir tercih olduğunu söyleyemem. Ne de olsa hatırı sayılır bir yorgunluktu elde kalan. 

Hayatta her şeyin zoruyla illa ben uğraşmalıydım. Başka türlü mutlu olamıyordum. Gerçi böyle de mutlu olduğum söylenemezdi ya, olsun. İnatsa inattı. Galiba ben en çok kendimle inatlaşmayı seviyordum. Bitmeyen, durulmayan bir mücadelem vardı. İnsan hayatın içinde birbirinden farklı yüzlerce konuyla uğraşıyorken neden bir de kendisiyle amansız bir savaşa giriyordu ki? İnsanın bu kimi zaman kendisine bile yetmeyen, kendisiyle bile yetinemeyen hallerine şaşırmamak imkânsızdı.

O gün de akşam üzeri işten eve dönerken iş yerindeki tatsız tartışmanın gerginliğini üzerimden atmak için merdivenlerin az aşağısında dolmuştan inmiştim. Kar yağışı neredeyse durmuştu ama yollar dizime kadar karla kaplıydı. Merdivenlerin yanına geldiğimde önce yukarı doğru çıkacağım basamaklara baktım. Karanlık ve soğuktu. Sokak lambalarının ışığı yürüdüğüm yolu yok denecek kadar az aydınlatıyordu. Derinlerden gelen köpek havlamaları, apartmanların yanıp sönen giriş ışıkları, mutfaklardan gelen çatal bıçak sesleri arasında ilk adımımı attım. Kar, basamakları yok etmişti. Bembeyazdı ve hiçbir şey görünmüyordu. Ayakkabımın ucuyla yoklayarak ve ayağımı bastığım yere sabitleyerek çıkıyordum. Arada bir hafif bir rüzgâr esiyor,  birikmiş karlar yukarıdan aşağıya doğru havada uçuşarak yüzüme yüzüme geliyordu.

İlk kısmı diğer güneşli günlere kıyasla daha uzun bir sürede tamamlamıştım. Biraz soluklandım. Bir ara düz yoldan gitmeyi düşünsem de malum inadıma yenik düştüm. Zorlansam da çıkmaya devam ettim. Bahçeli evin olduğu basamaklara yaklaşmıştım ki orayı aydınlatan lamba aniden söndü. Karanlıktan korkmuyordum ama karşılıklı evler arasına sıkışmış o daracık yolda olunca ister istemez ürküyordum. Hızlandım. Bahçeden her zamanki gibi garip sesler geliyordu. Merdivenleri ikişer ikişer çıkmak için çabalarken ayağımı boşluğa atmamla yüz üstü kayarak aşağıya doğru inmem bir oldu. Sağ ayağımı bahçeli evin olduğu tarafa doğru uzatarak ancak durabildim. Tutunduğum şey karların arasında, bir parçası havada asılı kalmış bir ağaç köküydü. Ağacın gövdesi bahçede kalmış, köklerinden bazıları dış tarafa ağaç dalları gibi fışkırmıştı. Kafamı kaldırdım ama karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu. Elimle karları bir kenara topladım. Yer yer kabukları kopmuş, uçlara doğru cansızlaşmış, kenarlarındaysa sanki yaprak verecekmiş gibi duran tomurcukları vardı. İşaret parmağımı üzerinde dolaştırdım. Islak, kaygan ve sertti. O incecik haline rağmen öylesine sıkıca tutunmuştu ki toprağa, asıl yerinden biraz uzakta olmak sanki onu korkutmuyordu. 
Tabiatla her fırsatta kendimi karşılaştırıyordum. Onca tahribata ve ilgisizliğe karşı ondaki güce hayrandım. Bazen bir insanın size söyleyebileceklerinden çok daha fazla şey anlatıyordu. Duymak her zaman iyi gelmeyebiliyordu. Yalnızlık sizden olmayanları tanıma fırsatı veriyordu. Daha iyi görebilmeyi, anlamayı, duyabilmeyi ve bunları hissedebilmeyi sağlıyordu.

Bir süre belki on on beş dakika tüm o korkularıma rağmen orada oturdum. Ağacın kökleriyle bakışıyorduk. Sebepsiz bir yaş damlası iniverdi yanaklarımdan. Belki de kendi güçsüzlüğümdü beni zayıf düşüren ya da onun "her şeye rağmen" haliydi. "Biliyor musun dedim hafifçe eğilerek, sen de tutunamazsan ölür gidersin. Tıpkı bizler gibi. Senin için tek bir yer var, toprak. Oysa bizim öyle çok seçeneğimiz var ki ve biz çoğu zaman kendi seçeneklerimiz içerisinde boğulup gidiyoruz." Kardan ağırlaşmış birkaç yaprak rüzgârın da  yardımıyla parmağımın durduğu yere doğru geldi. "Tutunsak da bizden de yok olup giden bir şeyler var" der gibi... 

Vakit geç olmuştu. Annem merak edecekti. İçlerinden birini paltomun cebine koyup kalktım. Basamakları daha telaşsız çıkıyordum. Korkum geçmişti. Sesler hâlâ vardı ama umursamıyordum. Kısacık bir sohbetti. O kendince cevabını vermişti. Bense kendi çıkmazlarım arasında uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Bütün bunlar uzun bir müddet içimde çalkalanmaya devam etti. 

O günden sonra ağaçla ve kökleriyle her mevsim, oradan geçtikçe konuşmaya başladım. İçimden... 
Sessizce... 
Ben unuttuğumda o, beni bana hatırlatıyordu.