Hep aynı ilkbahar sabahında uyanıyorum. Yataktan bir heyecanla kalkıp elimi yüzümü yıkamış, mide ağrılarıma kulak asmayıp kahvaltı yapmadan ilk kahvemi içmiştim. Hani kelebekler derler ya hani bilirsiniz işte, çoğu zaman tanımlamakta zorlandığımız ama tanımı yapılmaktan da hiçbir zaman vazgeçilmemiş yegâne duygudan bahsediyorum. Önce içe doğru burkuluruz tıpkı "a" gibi sonra biraz bükülür, bi gayret dışa döneriz tıpkı "ş" gibi sonra dimdik durur ve kollarımızı açarız tıpkı "k" gibi...
Hep derim harfler büyük çığlıklardır. Baştan sona bütün bir hayatın çalkantısını barındırırlar. Düşünsenize sadece yirmi dokuz taneler ama bir araya geldiklerinde doğumlar, savaşlar, kavgalar, mutluluklar, ölüm, korku, kıskançlık aklınıza gelebilecek her şeyin müsebbibidirler. Ben "ah!" derim siz bilmezsiniz neden derim. Sen bir "ah!" dersin ben deli gibi merak ederim. Bu çığlıkları hergün duyarım.
O gün de duymuştum. İçim bangır bangır bağırıyordu. Onca zamandan sonra bir hayran kalışın zindanında tek başına zamanı tüketmek için beklerken çıkagelmişti. Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Saatlerle yarışmanın, sevdiğine varacak olmanın en doyumsuz anları değil midir o kelebekler? Kim demiş kanatlarımız yok diye? Kim söylemiş uçamazsınız diye? Ben uçtum. O yüzden gökyüzünü çok severim. Bu yüzden biraz mavi biraz yeşil biraz beyaz ve biraz da laciverttir bakışlarım.
Midem hâlâ o gün kahvaltı yapmadan kahve içtiğim için ağrır. Akşam üstü arabacıdan satın alıp da yediğimiz köftenin kokusu hâlâ burnumun ucundadır. Ve uzun uzun yürüdüğümüz yolun sonunda ayrı yollara giderken birbirimize değen parmak uçlarımızda bıraktığımız izlerin hatırası, dokunduğum her eşyada hâlâ bana kendini hatırlatır...
Bir tek sen duy diye, sen anla diye...!
20 Eylül 2013 Cuma
26 Mayıs 2013 Pazar
Ada, Bahar ve Şeftali
Bahar, dallarını gökyüzüne vurmuş. O enginlikte bir şeyler var biliyorum. Sürekli ona bakma isteğimin başka bir açıklaması olamaz. Hayatı onca çirkinliğine rağmen göğüsleyebildiği için belki de...
Yağmuru getirecek kara bulutlar hazırda bekliyor. Ufacık bir an gelecek ve yağmur bulutlardan aşağıya içli içli dökülecek. Yine de orada, siyahın griyle iç içe geçtiği büyük denizde küçük, inatçı bir mavi umut kendince oyunlar oynuyor. Bunu bilmek bile bu kentin ağırlığını dize getirmeye yetiyor.
Çok eskiden başka kentleri de gördüm. Yaşadım. Aşık oldum. İstanbul hepsinden daha fazla yalnız. Sokaklarında yürürken herkesin kolu bir başkasına değer değmesine de hiç kimse birbiriyle yakın değil. Yan yana yürüyenler sanki büyük bir uçurumun karşılıklı kolları gibi uzaklar birbirlerine. Bütün bu yalnızlıklardan sıyrılmak mümkün mü? Kalbimin içinde yıllardır göz yaşlarıyla boğulan bir can taşıyorum. Bir zamanlar deliliğinden mutlu olduğum. Hiç olmadık zamanlarda çocukluğumun Anadolu'nun çok uzak bir ilçesinde, o uçsuz bucaksız tarlaların içinde koştuğunu anımsıyorum. Çocukluğum dolu dizgin koşuyor. Bense evin balkonunda oturmuş onu izliyorum.
Elimde hangi sıraya koyacağıma tam olarak karar veremediğim harfler var. Bir sonsuzluk yolcusu gibi boşlukta sereserpe uzanmışlar. Beni bekliyorlar. Onlar olmadan nasıl doldurabilirdim bu gezegeni? İçimde, kimi zaman benim bile değemediğim derinliklerde bütün yaşadıklarım yüksek sesle konuşuyor. Uzanamıyorum. Bunca anıyı hak edecek ne yaptım? Geçmeyen duygular var. Bir başınalığımı soluklanmak için durduğum her sokak başında teker teker anlatıyorlar.
Sonra uzaklar var. Denizi olmayan şehirlerde yaşayabilenler... Belki her şey bir yolculuğa dönüşse yakınlar ama artık gidemiyorum. Yalnızca içten içe izleyebildiğim kocaman bir sahnede büyüyorlar. Orada olmak ve olana bitene belki bir omuz hizasında onlarla bakmak istiyorsun. Ama buradasın. İstanbul'da tramvay seslerinin, metrobüs kalabalığının ve gün geçtikçe markası artan arabaların arasında tek başına. Her şey vızır vızır. Burada hayat vızıldıyor.
Bir de şu özlem böyle dokunmasa içime...
20 Mart saat 07:45. Sabahın avlusunda bir adam, geceden yorgun, sabahı karşılıyor. Henüz uyumamış. Arada bir sigara içmek için dışarıya çıkmasa baharın yanık sevda muştulayan şölenini hiç göremeyecek. Şeftali ağacının taze kokusu, yeni sürgün vermiş dallarının arasından fışkırıyor. Tepenin ardındaki sis örtüyor saklı tutulmuş sözcükleri. Birlikte balkona çıkıyoruz. Tek bir fotoğraf karesinin içine sığmayı başarıyorum. Gökyüzüne açılan saklı bir yer sanki burası. Henüz bulmuşken onu, geçip gitsin istemiyorum. Teni bembeyaz. Okuduğum kitaplarda kalamayacak kadar gerçek.
Adanın geniş görüntüsünün ardındayız. Uyumayarak bu dünyada kalmayı bekliyor. Aklıma Tezer Özlü'nün dedikleri düşüyor: "Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim." Susuyorum.
Güneş yükseliyor. Gün aydınlanıyor. Bir önceki gecenin kilit üzerinde bırakılmış anahtarları kapıyı, adadan gelen vapurun sesiyle açıyor. Adam ha uyudu ha uyuyacak.
Böyle şeyler de olabiliyormuş hayatta...
26 Mayıs saat 09:15. Çok uzakta bir kadın sırtını duvara yaslayıp yeni güne doğru gerinirken türlü düşünceler peşinde gülümsüyor. Kayıpları birer birer aklında. Hiç izin vermediler ki unutsun. Dinlenmek için kaçtığı yolculuklarda yanındaki koltuk hep boş. Çünkü onca anıyı yerleştirecek hiçbir yer yok. Apansız uyanmış uykularından. Fotoğrafı göğüs kafesine yerleştiriyor. Biliyor, sevdiği adam uyumadan önce son bir sigara daha içecek.
Bahar, şeftali ağacının gövdesinden gökyüzüne dayamış kollarını. Sıcak olacak bu yaz. Bütün bir gece onunla kalacağım. Burada herkes, herkesi terk ediyor. Bütün insanlar işe gidiyor. Apartmandan çıkmadan, merdivenlerde başlıyor kargaşa. Topuk sesleri, ağlayan çocukların tesellisi, aceleyle kilitlenen kapılar daha gökyüzünü görmeden başlıyor. Sanki yürümek, geride bırakmak için bir şeyleri. Ada şimdi ne güzeldir. Tam da mevsimi. Gitmek, gitmek istiyorum.
Yağmuru getirecek kara bulutlar hazırda bekliyor. Ufacık bir an gelecek ve yağmur bulutlardan aşağıya içli içli dökülecek. Yine de orada, siyahın griyle iç içe geçtiği büyük denizde küçük, inatçı bir mavi umut kendince oyunlar oynuyor. Bunu bilmek bile bu kentin ağırlığını dize getirmeye yetiyor.
Çok eskiden başka kentleri de gördüm. Yaşadım. Aşık oldum. İstanbul hepsinden daha fazla yalnız. Sokaklarında yürürken herkesin kolu bir başkasına değer değmesine de hiç kimse birbiriyle yakın değil. Yan yana yürüyenler sanki büyük bir uçurumun karşılıklı kolları gibi uzaklar birbirlerine. Bütün bu yalnızlıklardan sıyrılmak mümkün mü? Kalbimin içinde yıllardır göz yaşlarıyla boğulan bir can taşıyorum. Bir zamanlar deliliğinden mutlu olduğum. Hiç olmadık zamanlarda çocukluğumun Anadolu'nun çok uzak bir ilçesinde, o uçsuz bucaksız tarlaların içinde koştuğunu anımsıyorum. Çocukluğum dolu dizgin koşuyor. Bense evin balkonunda oturmuş onu izliyorum.
Elimde hangi sıraya koyacağıma tam olarak karar veremediğim harfler var. Bir sonsuzluk yolcusu gibi boşlukta sereserpe uzanmışlar. Beni bekliyorlar. Onlar olmadan nasıl doldurabilirdim bu gezegeni? İçimde, kimi zaman benim bile değemediğim derinliklerde bütün yaşadıklarım yüksek sesle konuşuyor. Uzanamıyorum. Bunca anıyı hak edecek ne yaptım? Geçmeyen duygular var. Bir başınalığımı soluklanmak için durduğum her sokak başında teker teker anlatıyorlar.
Sonra uzaklar var. Denizi olmayan şehirlerde yaşayabilenler... Belki her şey bir yolculuğa dönüşse yakınlar ama artık gidemiyorum. Yalnızca içten içe izleyebildiğim kocaman bir sahnede büyüyorlar. Orada olmak ve olana bitene belki bir omuz hizasında onlarla bakmak istiyorsun. Ama buradasın. İstanbul'da tramvay seslerinin, metrobüs kalabalığının ve gün geçtikçe markası artan arabaların arasında tek başına. Her şey vızır vızır. Burada hayat vızıldıyor.
Bir de şu özlem böyle dokunmasa içime...
20 Mart saat 07:45. Sabahın avlusunda bir adam, geceden yorgun, sabahı karşılıyor. Henüz uyumamış. Arada bir sigara içmek için dışarıya çıkmasa baharın yanık sevda muştulayan şölenini hiç göremeyecek. Şeftali ağacının taze kokusu, yeni sürgün vermiş dallarının arasından fışkırıyor. Tepenin ardındaki sis örtüyor saklı tutulmuş sözcükleri. Birlikte balkona çıkıyoruz. Tek bir fotoğraf karesinin içine sığmayı başarıyorum. Gökyüzüne açılan saklı bir yer sanki burası. Henüz bulmuşken onu, geçip gitsin istemiyorum. Teni bembeyaz. Okuduğum kitaplarda kalamayacak kadar gerçek.
Adanın geniş görüntüsünün ardındayız. Uyumayarak bu dünyada kalmayı bekliyor. Aklıma Tezer Özlü'nün dedikleri düşüyor: "Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim." Susuyorum.
Güneş yükseliyor. Gün aydınlanıyor. Bir önceki gecenin kilit üzerinde bırakılmış anahtarları kapıyı, adadan gelen vapurun sesiyle açıyor. Adam ha uyudu ha uyuyacak.
Böyle şeyler de olabiliyormuş hayatta...
26 Mayıs saat 09:15. Çok uzakta bir kadın sırtını duvara yaslayıp yeni güne doğru gerinirken türlü düşünceler peşinde gülümsüyor. Kayıpları birer birer aklında. Hiç izin vermediler ki unutsun. Dinlenmek için kaçtığı yolculuklarda yanındaki koltuk hep boş. Çünkü onca anıyı yerleştirecek hiçbir yer yok. Apansız uyanmış uykularından. Fotoğrafı göğüs kafesine yerleştiriyor. Biliyor, sevdiği adam uyumadan önce son bir sigara daha içecek.
Bahar, şeftali ağacının gövdesinden gökyüzüne dayamış kollarını. Sıcak olacak bu yaz. Bütün bir gece onunla kalacağım. Burada herkes, herkesi terk ediyor. Bütün insanlar işe gidiyor. Apartmandan çıkmadan, merdivenlerde başlıyor kargaşa. Topuk sesleri, ağlayan çocukların tesellisi, aceleyle kilitlenen kapılar daha gökyüzünü görmeden başlıyor. Sanki yürümek, geride bırakmak için bir şeyleri. Ada şimdi ne güzeldir. Tam da mevsimi. Gitmek, gitmek istiyorum.
24 Mayıs 2013 Cuma
Adı Güzel
Onu ilk defa yüksek bir apartmanın çatı katında öptüm. "Kuş oldum sanki. Boşluğa bırakıp kendimizi, sonsuza dek düşelim mi?" dedi. Gülümsedim. Uykusu vardı. Bir süre beni izledi. Gözleri pamuktan bulut, yarı açık. Sonra tamamen kapandı. Soluğu rüzgâr. Ilık. Avuçlarıma dolan omuz başlarından tuttum. Kanatlarını okşadım. Yorgun ama mutluydular. Odada fesleğen kokusu. Pencerede gökyüzünün mahmurluğu, içimde "bulut". Uyuyana kadar uyumadım.
Gece uzadıkça uzadı. Uykuda yan yanaydık. Sevdiği şeyleri anlattı. Dinledim. Yüreği hafifti. Üflesem dağılacak, öyle narin. Dokunmadım. İzlemek yeterliydi.
Bir başkasının rüyasında olmayı hep merak edermiş, öyle söyledi. Annesi gideli çok olmuş. Özlemiş. Özlemi yumuk yumuk yüreğine dolmuş. Tuttum elinden, götürdüm. Bir adımda annesinin rüyasına daldık. Ateşlendi. Boncuk boncuk terledi. Orada, o rüyada kalmayı istemedi. Hoşuna gitmedi. Çıktık. Sonra babasının rüyasına girdik, kolkola. Yüksek sesli kahkahalar duyduk. Birbirine değip kırılan bardak sesleri. Bir kadın gördü. Önce annesi sandı. Yüzünü göremiyordu. Merak etti. Git dedim. Parmak uçlarında yürüyerek yakınına gitti. Belki tanırım diye. Değildi. Ben, rüyanın başlangıcında onu bekledim. Çok önceden gördüklerim vardı. Ses etmedim. Ağlayarak geri döndü.
"Şuramda", dedi göğüs kafesinin orta yerini göstererek, bir sancı var. Batıyor. Nefes alamıyorum."
Başını omzuma dayayıp onu yavaşça rüyadan çıkardım. Uzun uzun ağladı. Yanakları, bacakları, elleri her yeri göz yaşı doldu. Tanımadığı bu ıslaklığa baktı. "Bunun adı ne?" diye sordu.
"Gözyaşı" dedim.
"Ne işe yarar?"
"Denizleri doldurmaya."
"O zaman benim denizim dolmaya başladı." diyerek hüzün ve mutluluk karışımı bir sesle dayandığı yerden doğruldu. Denizi mi seviyordu yoksa göz yaşını mı sevdi anlayamadım. Ne karşılık vereceğimi bilemedim. Sustum.
Uykusu ne uzun sürüyordu. Birkaç defa seslendim. Duymadı. Belki de duymamazlıktan geldi. Burayı sevmiş olmalıydı. Ardından koştum. "Yukarıya çıkalım" dedi, gökyüzünü göstererek. "Nasıl çıkılacağını bilsem çıkardık ama bilmiyorum." dedim.
Biz de dağ başında oturduk. Burası da yüksekti ama onun aklı hep orada, gökyüzündeydi. Uzun uzun izledi. Masmavi oldu elbisesi. Çok sevdi. Çünkü güzeldi.
Aşağılara doğru bakmak için eğildi. Belinden tuttum. Ya ayağı kaysaydı uykusunda, bir daha tutamasaydım? Ne yapardım? Sıkı sıkı tuttum. Bu defa o gülümsedi. Kirpiklerinden yüzlerce kelebek havalandı. Rengârenk. Ben kanatlarını sevmeye razıydım.
Bir film oynuyordu. Ormanlar yanıyor, adını bilmediği silahlar ateşleniyor, evler yıkılıyor, bombalar patlıyordu. İnsanları gördü. Ölü bedenlerinin altında toprağa yakın. Korktu. Hayat, sahnelere bölünmüş ağlıyordu. Üzüldü. Göğüs kafesine dokundu elleri. Çocuktu. Dudaklarına acı bulaştı. "Neden bu kadar ağrıyor kalbim?" dedi ve korkuyla kanatlarına baktı. "Çünkü dedim, acıyla tanıştın." Acıyı sordu. Yokluk dedim.
"Babamın yanındaki o kadını gördüğüm zamanda da mı acı oradaydı? dedi. Başımı eğdim. Elimi alıp gözlerine yaklaştırdı: "Biliyor musun sanırım birazdan denizleri dolduracağım."
Birdenbire büyük bir fırtına koptu. Toz zerrecikleri havalandı. Hayat, yeryüzünden gökyüzüne doğru koşmaya başladı. Orayı sevmişti. Dağ düzleşti, denizler karıştı, ağaçlar köklerini toplayıp kaçıştı. Rüyalara baktım. Bir yerlerde mavilik mutlaka kalmış olmalıydı. Onu güzel bir rüyadan uyandırmak istedim. Mutluluğun anlamını da sorabilmeliydi. Adını söyledim. Üç defa üst üste hayat, hayat, hayat...
Gözlerini açtı, beraber şehri izledik. İnsanlar bizden önce yatağa uzanmış, uyuyorlardı. Usulca öptüm onu. Gözlerime baktı. Birlikte gülümsedik. Kelebekler kanatlarıyla serinletti gecemizi. Mutluluk dedi sustu. Elini göğsüme koyup kalp atışlarımı dinledi.
Hayat, tüm güzelliğini sürmüş gibi üzerime. Yüreğimde fesleğen kokularıyla dolu bir dağ esintisi dolaşıyor. Şimdi biraz uyumak istiyorum.
Huzur. Adı güzel.
Gece uzadıkça uzadı. Uykuda yan yanaydık. Sevdiği şeyleri anlattı. Dinledim. Yüreği hafifti. Üflesem dağılacak, öyle narin. Dokunmadım. İzlemek yeterliydi.
Bir başkasının rüyasında olmayı hep merak edermiş, öyle söyledi. Annesi gideli çok olmuş. Özlemiş. Özlemi yumuk yumuk yüreğine dolmuş. Tuttum elinden, götürdüm. Bir adımda annesinin rüyasına daldık. Ateşlendi. Boncuk boncuk terledi. Orada, o rüyada kalmayı istemedi. Hoşuna gitmedi. Çıktık. Sonra babasının rüyasına girdik, kolkola. Yüksek sesli kahkahalar duyduk. Birbirine değip kırılan bardak sesleri. Bir kadın gördü. Önce annesi sandı. Yüzünü göremiyordu. Merak etti. Git dedim. Parmak uçlarında yürüyerek yakınına gitti. Belki tanırım diye. Değildi. Ben, rüyanın başlangıcında onu bekledim. Çok önceden gördüklerim vardı. Ses etmedim. Ağlayarak geri döndü.
"Şuramda", dedi göğüs kafesinin orta yerini göstererek, bir sancı var. Batıyor. Nefes alamıyorum."
Başını omzuma dayayıp onu yavaşça rüyadan çıkardım. Uzun uzun ağladı. Yanakları, bacakları, elleri her yeri göz yaşı doldu. Tanımadığı bu ıslaklığa baktı. "Bunun adı ne?" diye sordu.
"Gözyaşı" dedim.
"Ne işe yarar?"
"Denizleri doldurmaya."
"O zaman benim denizim dolmaya başladı." diyerek hüzün ve mutluluk karışımı bir sesle dayandığı yerden doğruldu. Denizi mi seviyordu yoksa göz yaşını mı sevdi anlayamadım. Ne karşılık vereceğimi bilemedim. Sustum.
Uykusu ne uzun sürüyordu. Birkaç defa seslendim. Duymadı. Belki de duymamazlıktan geldi. Burayı sevmiş olmalıydı. Ardından koştum. "Yukarıya çıkalım" dedi, gökyüzünü göstererek. "Nasıl çıkılacağını bilsem çıkardık ama bilmiyorum." dedim.
Biz de dağ başında oturduk. Burası da yüksekti ama onun aklı hep orada, gökyüzündeydi. Uzun uzun izledi. Masmavi oldu elbisesi. Çok sevdi. Çünkü güzeldi.
Aşağılara doğru bakmak için eğildi. Belinden tuttum. Ya ayağı kaysaydı uykusunda, bir daha tutamasaydım? Ne yapardım? Sıkı sıkı tuttum. Bu defa o gülümsedi. Kirpiklerinden yüzlerce kelebek havalandı. Rengârenk. Ben kanatlarını sevmeye razıydım.
Bir film oynuyordu. Ormanlar yanıyor, adını bilmediği silahlar ateşleniyor, evler yıkılıyor, bombalar patlıyordu. İnsanları gördü. Ölü bedenlerinin altında toprağa yakın. Korktu. Hayat, sahnelere bölünmüş ağlıyordu. Üzüldü. Göğüs kafesine dokundu elleri. Çocuktu. Dudaklarına acı bulaştı. "Neden bu kadar ağrıyor kalbim?" dedi ve korkuyla kanatlarına baktı. "Çünkü dedim, acıyla tanıştın." Acıyı sordu. Yokluk dedim.
"Babamın yanındaki o kadını gördüğüm zamanda da mı acı oradaydı? dedi. Başımı eğdim. Elimi alıp gözlerine yaklaştırdı: "Biliyor musun sanırım birazdan denizleri dolduracağım."
Birdenbire büyük bir fırtına koptu. Toz zerrecikleri havalandı. Hayat, yeryüzünden gökyüzüne doğru koşmaya başladı. Orayı sevmişti. Dağ düzleşti, denizler karıştı, ağaçlar köklerini toplayıp kaçıştı. Rüyalara baktım. Bir yerlerde mavilik mutlaka kalmış olmalıydı. Onu güzel bir rüyadan uyandırmak istedim. Mutluluğun anlamını da sorabilmeliydi. Adını söyledim. Üç defa üst üste hayat, hayat, hayat...
Gözlerini açtı, beraber şehri izledik. İnsanlar bizden önce yatağa uzanmış, uyuyorlardı. Usulca öptüm onu. Gözlerime baktı. Birlikte gülümsedik. Kelebekler kanatlarıyla serinletti gecemizi. Mutluluk dedi sustu. Elini göğsüme koyup kalp atışlarımı dinledi.
Hayat, tüm güzelliğini sürmüş gibi üzerime. Yüreğimde fesleğen kokularıyla dolu bir dağ esintisi dolaşıyor. Şimdi biraz uyumak istiyorum.
Huzur. Adı güzel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)