“Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi
Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça”
Turgut Uyar
Bir han içinde konaklıyorum. Duvarların ortak bir dili var.
Aralıksız sesler duyuyorum. Kavgalar, sevinçler, bağrışmalar… Sanki her şey iç
içe girmişçesine duvarlardan süzülüyor. Hanlar, kapısı kırılmış duyguların
uğrak yeri gibi. Gelip geçenler, kısacık molada demli bir çay tadında sohbet
edenler, uzun uzun soluklananlar; hepsinin akıllarından geçen bütün kelimeler
etrafa saçılmış.
Soluk güneş ışınları omuzlarımı yakıyor. Sarı kentin uzaklardan, çok uzaklardan akşamüstü ne gölgesi düşüyor. Gözlerimi kapatıyorum. Han bomboş. Saat akşam. Uzun, iri yarı bir gölge gözlerimden içeri doluyor. Yorgunluktandır deyip, aldırmıyorum.
1
Rüzgâr başlıyor. Küçük toz bulutu arkamdan dolanarak bacaklarıma dokunup kaçıyor. Hafif bir sızı bırakıyor geride. Ayakkabılarımın içinde ufalanmış bir dünya, tabanlarıma batıyor. İçimdekileri atlatabilirsem her şeyin yoluna gireceğini biliyorum. Oysa çoktan akşam oldu. Az önce göz kapaklarımın altından sızan son güneş ışıkları sarı şehrin dağlarının ardından yitip gitti. Seslerse hâlâ buralarda. Sanki etrafımda koca bir çember var ve onlar, tanımadığım insanlar, hanın gerçek sahipleri hikâyelerini anlatmaya devam ediyorlar. Aralıksız uğultular. Karşımdaki masadan bir çıtırtı duyuyorum. Sandalyenin anlık sızlanışı. Ellerimle gözlerimi daha da sıkı kapatıyorum. Hanın boş olduğu aklıma geliyor, rahatlıyorum.
2
Her ayrılığın unutulması güç bir başlangıcı ve ondan sıyrılma çabalarının kolay geçmediği zamanları var. Bazı şeylerin uzak bir anlama bürünmesi ya da uykunun zorunluluktan çıkıp uykusuzluğu daha iyi tanıdığı saatlerde, derin bir sessizliğin etrafı kolaçan etmesi gibi... Yaşam böyledir. Bir sabah pencereden bakar gibi geçip gider önünüzden bir şeyler. Şehrin geri kalanı için endişeleniyorken birdenbire, büyük kelimelerle büyük cümleler içinizden taşmaya başlar. Hiçbir şey ile her şey arasında oyalanır, en fazla tebdil-i mekânın rahatlığına aldanırsınız. Nasıl olsa bu ilk aldanışınız değildir ve asla son olmayacaktır.
Bir süre ben de bu handa aynı aldanışları yaşayacağım. Duvarlar
arasında kendi sesimi duyana dek gözlerimi kapatacak ve hikâyemin kahramanıyla
yeniden karşılaşmaya cesaret edebileceğim âna kadar da bu oyunu sürdürmeye
devam edeceğim.
4
Gece oluyor. Griden siyaha dönmüş bir gökyüzünün altındayım. Belli belirsiz de olsa derinlerden müziğin sesi geliyor. O dingin ve huzurlu melodiye yorgunluğumu bırakıyorum. Sözleri ezberimde. Bob Dylan dinleyerek geçen uykusuz gecelerim hâlâ aklımda. Değişen bir şey yok. Üzüldüğümde hep aynı şarkı. Aynı yerde takılmaya devam ediyor. One More Cup of Coffee. Yıllardır.
“Yol için bir fincan kahve daha, bir fincan daha.” Bu gece
beni gülümseten tek şey bu.
Şarkıyı kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. Belki de
geçmişi sıkıca göz kapaklarımın altında yeniden izliyorum. Acaba diyorum, acaba
sarı şehir de benim gibi dinliyor mudur? Gözlerimi öylesine kuvvetli
bastırıyorum ki sanki kirpiklerim elmacık kemiklerime değecek gibi oluyor.
Bir süre sonra hava iyiden iyiye soğuyacak. Herkes kalktı. Kimi mutlu, kimi aç, kimi meraklı... Kimse kalmadı. Bir zamanlar özlem duyduğum herkes, hiç bilmediğim istasyonlara doğru yola koyuldular. Sürekli bir tren düdüğünün sesiyle yaşamak olmasaydı, neler değişebilirdi?
Bugün, beklenmedik bir yalnızlığın ortasında, bu tahta masada içimden geçip giden seslerle kalabalığım.
Hiç kimse uyumuyor.
Bütün bunlarla nasıl baş edeceğim?
İnsan, en çok kendi içine doğru gittiğini zannederken yolu
şaşırıyor.
5
Küçük, soluk renkli, kırılgan bir yaprak tam da ellerimin birbirine kavuştuğu yerde öylece duruyor. Arada sırada belki rüzgârın da etkisiyle konuşur gibi bir yanını havaya kaldırıp indiriyor. Nefes alıyor. Belli, o da benim gibi çok uzak yollardan sonra buraya gelmiş. Benzer taraflar yakınlaştırır. Bana ne fizikten!
Bu han içerisinde oradan oraya savruluyor olmalı. Gidecek yeri mi var? Az önce neredeydin? Hangi kuytu köşede ufalanmış, toz toprağa karışmış taşların arasında derdini anlatıyor, "Buradayım" diyordun. Belki de hiç saklanmadın. Göz önündeydin. Yine de bilirsin, dokunmadan göze değmez bazı şeyler. Anlarım. Uzun uzun soluklan. Nasılsa vakit var. Sarı şehrin şu geniş, uçsuz bucaksız görüntüsüne yasla sırtını; gecenin uzantısında birlikte yol alırız.
Bu hanın tek müşterisi benim. Bu masada oturuyorum. Henüz hiç uyumadım. Burada uyku yok, ışıklar hep kapalı. Garip değil! Böyle olmasını ben istedim. Göz kapaklarım hem geçmişte hem de gelecekte. Ama aslında tek bir yerde öylece kapanmış duruyor. Seni görmüyorum ama ellerime değdiğin anda senin geldiğini biliyordum.
Kime karşılık?
Şimdi avuçlarımın arasında biraz bekle. Uzaklara gitmem
gerekiyor. Hiç gitmediğim kadar uzağa. Duygularımın kıskacından kurtulmayı
başarabilirsem sana da anlatırım. Ama önce içimdekileri kelimelere
dönüştürebilmek için harflerden başlamalı, onları yeniden bir araya getirmeliyim.
Hava, gece ilerledikçe soğumaya başladı. Üşürsen bana kendi sesinle söyle.
Evet, biliyorum tek başına uğultulu bir rüzgârın içinde kendi sesini duyurmak
dediğin gibi hiç kolay değil.
Başka sesler de var. Duyarsan korkma.
Acaba ilk can suyunu kimden aldın, hatırlıyor musun?