PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

30 Kasım 2010 Salı

Oysa Bir Zamanlar Vardın "Mektup Öyküleri" - 7 -

İşten ayrılmanız, bana yazamamanız, baharın gelişi, üzerinize çöken bıkkınlık, yorgunluk, bezginlik hayatın sonu değil! En güzel sözü zaten kendine söylemişsin.“Bu da geçecek...” Bana da söz bırakmamışsın ki ne yazayım şimdi ben sana. En iyisi biraz düşünmek.

Şimdi, bu kızın derdi var, sebebi ne olursa olsun ben gerçek bir dost isem düpedüz yazmalıyım, kıvırmak yok. Öyle şeyler söylemelisin ki yanında hissetmeli dost omzunu. Bu da yürekten konuşmakla olur. Bu arada dilerse biraz da ağlasın, bu kötü bir şey değil ki. Hadi yokla yüreğini, karıştır biraz. Muhakkak sadece dostlara ayrılmış bir şeyler vardır. (bunlar benim iç konuşmalarım, sen duymadın...)

Sıkıldığımda bıyıklarımı yolarım ben. Sanırım hanımlar da saçlarıyla oynar. Bunun onları rahatlattığını duyarım hep! Şaka kaldıracak hâlin var mı şu anda bilmiyorum ama, yazacağım yine de. Meselâ diyorum, saçlarını turuncuya boyatsan... Neyse, soğuk nevale gibi bir şeydi söylendi geçti, üzerinde durma. Sahi, doğum günün ne zaman bilmiyorum. Gel bugün doğum günün olsun, ben de kutlamış olayım yürekten. Bugün hiç yolun düşmeyeceği halde, Karanfil Sokağa git. Kendine bir hediye al, baharları güzeldir Ankara’nın. Meselâ, azıcık bahar! İstanbul’da nisan lâle ayıdır, sonuna doğru erguvanlar açar, meselâ, üzerindeki hüzün elbisen, bugün erguvan renginde olsun.

Seni İstanbul’a getirecek Sivas trenini göndereli epey oldu. Soruyorum her gün Haydarpaşa Gar’ına, Ankara’da takılıp kaldı galiba.

Hoşça kal hüzün...




27 Kasım 2010 Cumartesi

Oradaydım Söylenceleri I: " Galata "

Haliç'in kirpikleri ağarmıştı ve aklım, bir önceki günden kalma boşlukları dolduruyordu. Kısa sürmüştü her şeyi geride bırakmak ve hiç düşünemeyeceğim kadar da sancılı. İnsan korumaya aldığında gidenleri, geride kalanı umursamayı unutuyor çoğu zaman. Aynadaki yüz tanınmaz hale geliyor, saçlar her zamankinden daha dağınık bırakılıyor ve geceleri yastığa sanki baş değil de bütün o geçen zamanların birikmiş sözlerini koyuyor... An geliyor, dizelerine sardığı, dizlerinde uyuduğu sevdasından çok uzakta, hani o Tanrı ile baş başa kalınan içte dar dışta geniş zamanlarda, avunmaya çalışılıyor elde kalanlarla.

Oradaydım…
Omzuma dokunan rüzgârın tenimi titrettiği ve cümlelerinin akışını ruhumda hissetmeye çalıştığım yerde… “Ruhum” derken, ruhundan ayrılan o noktada… Sende, bende, geride bırakılan her şey ve her yerde… Mevsimin iniş çıkışlarını bıraktığım gibi o Perşembe gecesinde.
Delik deşik birkaç anlam, geceye doladığım kahkahalarım ve elbette gidişinin henüz resmiyet kazanmamış dokunaklı uyku araları… Plastik sürahiden kalbine dokunacağını umduğum iştahlı su geçişleri…
Herkes akıl üretirken, aklımın herkesten uzak bir coğrafyada doğrultmaya çalıştığı o yerde, bir gece travmasında, inleyen bir yüreğin defalarca süzgeçten geçirdiği acıların tam ortasında, bir kez daha kendimle başbaşaydım…

Oradaydım…
Ellerinin ilk defa ellerimle kenetlendiği, “seni çok seviyorumu” oluşturan kelimelerin, üzgünlüğünün yanında saklı durduğu ve tüm bunları söylerken, birkaç günlük mahmurluğu arkanda bırakmayı istediğin o yerde, dudaklarının belki de ilk defa zorlanmadığı bir rahatlıkta, kollarının arasında Galata’ya bakarken, seninle, o ıslak bankın üzerinde…
Şimdi onca suskunluğun yerle bir olmuşken, aramızda bir tahterevalli varmışçasına ve biz çocukluğumuzdaki gibi masumca birbirimizin gözlerine bakıyorken aklımı koyveriyorum İstanbul’un zamana aldırmayan günlerine.

Oradaydık, çünkü orada olmanın değerini ikimizden başkası bilmiyordu. Kolayca ithaf edilemeyecek bazı başlıkların onarılmaz sızısını duymasaydın içinde, yine gelir miydin yarınıma bilmiyorum ama bugünümün takvimine koca bir çentik atmayı ihmal etmeden, doyasıya yaşıyorum burada…

İstanbul’u gece yarılarında ayakuçlarında taşıyan adam! Bir devri başka bir devirle kapatabilirsin belki ama bir aşkı kapıyı çekmekle kapatamazsın. Çünkü sen giderken, o kapının ardında kalan bir kadın değildir. Bir kadına yaşarken kattıklarındır ve hiçbir gidiş, ne beni ne de bir başkasını eksiltebilecek güce sahiptir.
Oradaysan, hani seni bana getiren duygunun içinde. Hani bir yokluğu kendi varlığınla çoğaltamadığın zaman diliminde. Uyku öncesi yastık üstü düşüncelerde…
Bu defa orada kal ve sımsıkı sarıl…

Oradaydım… Orada olmanın bütün dirençliliğini dudaklarımda tutarak ve saklayarak…

26 Kasım 2010 Cuma

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -XXV-

Sessizlik çoğaldığında başlar kelimelerin yalnızlığı. 'Bir gece daha' der ve beklersin. Önce 'biz'ler terk eder sahneyi sonra sesler. Kilitli kapılar ardına kadar kapalıdır ve o kilitleri açmak için bir daha asla aynı sebebin olmayacaktır.

" Bekliyordum, hani zaman kadranında durmayacakmış gibi hızla çarpar ya kalbinde. Gün, usulca yorgunluğunu terk etmeye başlar bedeninden. Özlemin son bulacaktır gözlerine değdiğinde. Başın oracıkta bir yerde kıvrılacaktır tenine."

Fısıltılarla devam eder yaşadığınızı sandığın, en azından öyle olmasını umut ettiğin. Bir göz hareketine sıkıştırılır bütün o seslendirilmemiş cümleler. Kalbin hapsolur o bakışların içinde bir yerde. Giderek eksilirsin ve aşk, kapı eşiğinden istemeye istemeye kendini yokluğa bırakır.

" Uğultular dinmiyor, uykunun dili ağır. Yastığın sınır çizgisinde tren yolunun ayrılan yerleri. Sanki her nefes alışında gidiyorsun uzaklara."

Sayfalar hep doluydu. Yazmak, alışkanlıktan öte bir şeydi. Harflerin yanyana kurduğu ve yine harflerin yanyana yıktığı sayısız kelimeden geriye ne kaldı? Ve bir gecenin daha boynu bükük kalsa, gündüz sapasağlam doğrulur mu?

" İncelikler... Hassastır oysa bir kadının susmaya alıştığı zamanlarda yüreği. İçindeki koridorlarda bulmaya çalışıyordur yine bir şeyleri. Durmadan yağmur yağar elmacık kemiklerine, ıslanır. Yürümek ister dokuna dokuna. Tanımak, keşfetmek. Nedenleri bulmak ister. İşte orada başlar o en çok gözardı ettiğiyle karşı karşıya gelişi. Aynaya bakar ve gözlerinin ardında çığ gibi artan bulutların sahibiyle belki kısa belki uzun bir konuşma yapar. Orada başlayan savaşla yüzyüze gelmeyi istemese de onu durduracak zaman artık çok geride kalmıştır. Ya makyajının akmasına izin verecek ya da yeniden makyaj yapacaktır. Ve karar er ya da geç verilmelidir.

Lacivert bir esmerliği ve belki biraz senli sözleri giyinmiştim. Hiç çalmayacak bir kapı için tetikte beklemek anlamsızdı. O gece de diğer geceler de olduğu gibi gelmeyeceğini biliyordum. Geleceksin diye ufak da olsa bir umutla uzandım kanepeye. Senin saatlerindi. Yok olacağım diyeceğin saatler yani. Telefon sesiyle irkildiğimi ve sonrasında ardıma bile bakmadan yatak odasına doğru koştuğumu hatırlıyorum.
Sabah uyandığımda yanımda değildin.

Üzgünüm sevgilim, yarın bugünkü kadar güzel olamayacağım.