PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

17 Nisan 2014 Perşembe

İncir Ağacı

Mürekkep izini bırakıp gitti. Geçmiyor. Bir sandığın kapağı tık dercesine açılıyor. Zorlanmadan… Bütün harfler, bütün sesler, o bir türlü unutulmayan anlar etrafa saçıldıkça elim kolum bağlanıyor. Sanki her şey orada olmaktan ölesiye mutlu. Ya ben?
Onunla artık vedalaşmam lâzım.
Şimdilerde baş etmesi kimi zaman zorlaşan, aklıma geldikçe dipsiz bir kuyunun içinde havasız kalmışçasına beni boğan o kalemi artık unutmalıyım. Zamana yenilmek bilmeyen bir şeyler bıraktım onunla. O tazelikte acılarım kaldı. Bir araya geldiğinde cümle harflerin dile geldiği, cümle hayatın. O ise ilk izi bırakıp da gitti. Bilmem haberi var mı?

Hatırlamak öylesine zor, öylesine ağır ki içimden büyük büyük alevler fışkırıyor. Belki de insan hep aynı isimle karşılaşacağını bildiği içindir.

Yıllar geçti. Mürekkep üstüne mürekkep düştü gömleğime. Ama ben bir tek o izi unutmadım. Kitaplığımın sol üst köşesinde öylece durur. Arada sırada elime alıp bakıyorum. Ondan geriye kalanlar hep taze…
Aynı cevapsız sorular.
Neden bunca yıl geçip gitmişken ve zaman, acımasız geçmişine bir yenisini daha eklemişken bazı anları da beraberinde o karanlığa gömüp geçip gitmiyordu ki? Her şey sanki dün yaşanmış gibi capcanlı.

Balkondayım. Deniz boylu boyunca karşımda uzanmış geceyi selamlıyor. Sorular soruyorum. Dört yıl geçmiş bile olsa üzerinden bir cevap bulabilmek, yaşananları aklamak ve belki rahat bir nefes alabilmek uğruna geçmişin üzerinden yürüyorum. Yalın ayak. Her defasında yaralanıyorum. O gece de öyle olmuştu. Yeri geldiğinde birbirimizi bunaltacak kadar cümle sarf etmeyi beceren biz, ayrı yollardan gidiyor olsak da aynı cevapsızlıkta kalakalmıştık.

Ömer bacaklarını masanın üzerine uzatmış, bir elini de burnunun ucuna tutmuş dalgın dalgın uzaklardan geçen gemileri izliyordu. Geldiğinden beri tek tük konuşmuştu. Pişman mısın bu gece bana geldiğin için? dedim. Cevap vermedi. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Çünkü ne zaman elini burnunun ucuna doğru tutsa sorularımı duymamazlıktan gelirdi. Uzun sürmezdi bu hali. Düşündüklerini toparladığı anda mutlaka hiç beklemediğim bir konuyla sessizliğin içine dalar, sorusunu sorar ve “Hadi!” dercesine çakır mavisi gözleriyle gözlerimin içine bakardı.

Nasıl olsa konuşacaktı. Bekledim.

Uzunca bir süre denize baktık. Sanki derin derin içimize çektiğimiz nefeslerimiz de olmasa bu dünyadan geçip gittiğimizi hiç bilmeyecektik. Masada bir tek ay ışığı kalmıştı. Ellerimi uzattım. Parmaklarımı bir sağa bir sola, yukarıya aşağıya doğru amaçsızca kıvırdım. Ayın yansıyan parıltısı bir şiir gibi dokunup geçti damarlarımın içinden. Hoşuma gitmişti.

Havayı kokladım. İncir ağaçlarının kokusu bütün terası sarmıştı. Sokağın en büyük incir ağacı evimizin hemen karşısındaydı. Eğilip göz ucuyla ona selam verdim. Selamımı almış olacak ki rüzgâr bir nefeslik kokusunu kucaklayıp bana getirdi. Peşi sıra çocukluğum da o selamı bekliyormuş gibi hemen arkasından gözlerimin ucuna kuruluverdi. Göz kapaklarım yavaşça kapandı. Başımı balkon demirlerine dayayıp o günleri düşündüm.
Çocukluğum hep kurak yerlerde geçmişti. Babam sağ olsun, sayesinde o ilçe senin bu il benim dolaştık durduk. Gittiğimiz her yer sanki başka renk hiç yokmuş gibi sapsarıydı. Uçsuz bucaksız bir sarı…
Bozkırın ağır bir hüznü var. İnsan bir defa onu tattıysa ömrü billâh yanında taşıyordu. Toprak efendidir oralarda. Boştur insan ne söylese. O yüzden sarıyı sevmem.
Aklımda yarım yamalak kalmış olsa da kuzeyin, Karadeniz’in özlemi hep saklı durur içimde. Çok çok küçüktüm o yıllarda. Ama insanın içine kadar yerleşenler unutulmaz ya nicelik önemli değildir bıraktıkları esastır hep, işte orası da benim için öyle. Anılarımda tekinsiz bir hatırlamaya denk düşse de sarının da dışında bir renk, renklerin olduğunu Karadeniz’de öğrendim. Orada bağışladım dünyayı. Affetmeyi, sevmeyi, her yağmur yağdığında otların arasından baş gösteren salyangozlara dokunmayı orada öğrendim. Dağ çileklerinin izini sürdüm. Kokusuna adımı feda ettim. Fındık ağaçlarında yuva kurdum. Yapraktan düşen tırtıllarla birlikte yürüdüm. Hiç incitmedim. İncinmedim. Yaşım o zamanlar tek haneli. Anlat deselerdi yine ilk buralardan başlardım anlatmaya. Belki de zorla alınıp başka yerlere gitmediği için hâlâ böylesine benimle.

Ömer’e baktım. Ötelere bakıyordu. Sanki denizin son çizgisini geçmiş, benim göremediğim o yerlere çoktan gitmiş gibiydi. Oysa yanımda olmasını, ilk günlerdeki heyecanla bana sarılmasını ne çok istiyordum. Zaten çok az görüyordum. Son günlerde ne zaman gelse az az konuşuyor sonra da kendimi içinde hissetmediğim bir sessizliğin peşinde kaybolup gidiyordu. Aklından hiçbir zaman tam olarak ne geçtiğini anlayamıyordum. Aylar öncesinin o aşk dolu cümleleri de bir şeyleri çözmeme yeterli olmuyordu. Aşkımızın yasa dışılığı gün geçtikçe kamburunu bizim üzerimizde çıkartmıştı. Böyle anlarda biraz daha yaklaşıyorduk birgün hesabını ayrı ayrı ödemek zorunda kalacağımız ayrılık günlerine.

Balkon demirleri soğumuş, gece iyiden iyiye zamanın üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Başımı kaldırdım. İnsan ölecekse güzel kokular içinde ölmeli dedim içimden.

Sessizliği Ömer bozdu:
“İçelim mi?”

İlk defa cevabı çok kolay olan bir soru sormuştu. İstemsiz bir kahkaha attım.
“Hayrola bilmeden bir espri mi yaptım?”
Bozulmuştu. İri gözlerini kısıp kaşlarını çattı. Böyle yaptığı zamanlarda daha fazla gülesim geliyordu.
Hayır canım, yapmadın. Onca süre düşündün durdun. Rakı isteyeceğin aklıma gelmedi de ondan güldüm.
“Ne istesem gülmezdin?”
Of Ömer, ömürsün. Yani sen genelde cevabı hemen verilemeyecek sorular sorarsın da ondan. Şaşırdım biraz hepsi bu.
“Sabret, bu soru değildi zaten. Canım rakı içmek istedi. Belki de biraz daha… Ne bileyim işte, başka bir şeyler daha gerekiyor sanırım. Oluyor böyle şeyler ara sıra.” dedi. Yine o geçiştirici gülümsemesini takınmıştı yüzüne. Bu defa takılmadım. Madem dönmüştü artık yanımdaydı. Bu yeterliydi.

Ben mezeleri getireyim, sen de rakıyı.
“Telefon etsek getirmezler mi? İndirme beni şimdi aşağıya kadar.”
Geçen gün getirmiştin ya dolapta var. Ne çabuk unuttun.
“Ne bileyim, bitmiştir diye düşündüm.”
Sanki onsuz içiyormuşum gibi…

Kısa sürede her şey hazırdı. Dolunayın aydınlattığı küçük masamızda kadehlerimizi tokuşturduk. Ömer, her zaman ki gibi elinde en sevdiği şairlerden birinin kitabıyla başköşeye kurulup bana şiirler okudu. Bir erkeğin ağzına, yüzündeki mimiklere nasıl da yakışıyordu şiir okumak…
Her defasında ona, ikimizin de anladığı bir dilde, tıpkı masal sonrasında gözlerini uykuya kapayan bir çocuk gibi teslim oluyordum. Ara sıra başını kaldırıp göz ucuyla gülümser; çok değil, ikinci şiirin sonuna gelmeden ellerini boynuma uzatır ve ensemden yukarı doğru usul usul saçlarımın arasında dolaştırırdı.

Yıllar önce onunla ilk tanıştığımızda Cemal Süreya’nın Üvercinka’sını saatlerce hiç bıkmadan okumuştu. Teninin kıvrımlarını, soluğunu nasıl da içimde hissetmiştim. Bütün kara parçalarımı ele geçirmişti. Dokunmadan… Sanırım ilk o zamandı boynumla tanışması.
Sonraları başka şairlerin başka şiirlerinde aynı duygular sürüp gitti. Ama bu defa Ömer yanımda yoktu.

“N’olur ağzından başlayarak soyunmaya/Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme/Çık gel bir kez daha yıkıntılardan/Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat.”

Ömer kitabı kapatıp ellerimi tuttu. “Ne muhteşem bir şair şu Cemal Süreya, her defasında ilk defa okuyormuş gibi hissediyorum. İlkler neden bu kadar yüreğimizi dağlıyor? Ben neden her bunaldığımda hayattan, hayatımdan kaçarcasına buraya geliyorum?”
Beklediğim soru nihayet gelmişti. Elimi geri çektim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ömer başını öne eğmiş, rüzgârın yere düşmüş üzüm tanesini ileri geri hareket ettirişini izliyordu. Gözlerini göremiyordum ama hastalığında karısını yalnız bırakıp yanıma gelişinin yarattığı vicdan muhakemesini ve pişmanlığın o buruk izlerini çok iyi görebiliyordum. İnsan böyle anlarda neyi seçerse ömrü billah ona mahkum oluyordu. Ben susmayı seçmiştim. Ömer’in seçimiyse daha soruyu sorduğu andan itibaren çoktan belli olmuştu.
Bi koşu su içmeye gidip geldim. Hani dedim, belki o arada bir cevap bulurum da şu boğazımda düğümlenen sorudan kurtulabilirim. Ne giderken ne de dönüş yolunda, kendimi bile tatmin edecek bir cevap bulabilmiştim. Çünkü bir ilki sözcüklere dökmek sanıldığı gibi bir şey değildi. Ağızdan çıkacak her şey onu biraz daha geride bırakıyordu. Sona yaklaşıyorken ilkler çoktan mazi oluyordu. Bir tek yürekte kalan sancısı tazeydi.
Ömer, bardakta kalan son yudumu kafasına dikip kalktı. Gitmeden sanki bir daha hiç gelmeyeceğini anlamış gibi sımsıkı sarıldım. Kapıyı açtım. Sonra kapatıp yeniden sarıldım. Onu hiç göndermek istemedim. Ama bu defa diğerlerinden farklıydı. İçimdeki her bir hücrede hissedebiliyordum. Öptü. Sonra bir daha. Bir daha. Ama o, bu defa gerçekten gitmişti. Koskoca iki yıl boyunca bir tek an bile azalmayan heyecanımsa hâlâ yerli yerindeydi.

İncir ağacının yaprakları kıpırdadı. Rüzgâr tıpkı o gece ki gibi aşağılardan yol alıp kokusuyla balkonu doldurdu. Bazen tek bir koku nedense hep bir önceki anın tetikleyicisi oluyor ve hatıralar da böyle böyle akla düşüyordu. Ülke, son okuduğu şiirdi Ömer’in. Benim de en sevdiğim Cemal Süreya şiiri. Kaç defa ondan el yazısıyla bu şiiri yazmasını istediysem de yazmadı. Belki de gittiğinde ardında mürekkep izi bırakmak istememişti. Ama asıl mürekkep izi kalbime düşmüştü.
Onunla vedalaşmaya çabalarken ve fazlasıyla incinmişken cevapsız kalan o soru bana kendini yeniden hatırlatıyordu. İncir ağacı gam götürmüyordu.


Ve insan, kimi zaman delirecek kadar çok yaşıyordu.






*04.11.2013 tarihinde Egoist Okur sitesinde yayımlanmıştır.

22 Ekim 2013 Salı

Gölgelerin Uğultusu

Suların toprağa döküldüğü bir geceyarısıydı. Birkaç parça elbiseyi gönülsüzce valize yerleştirdim. Şehir sancılıydı. Köşe başları her zamankinden biraz daha fazla kalabalıktı. Gelip geçen herkes yağmur sanki ölüm getiriyormuş gibi kaçışıyordu. Birkaç defa omuzumdan vuruldum. Ama dönüp de ses edecek, bir şeyler söyleyecek dermanım yoktu. Saatlerdir o sokak senin bu cadde benim dolaşıyor, Sinan'ın giderken ardında bıraktığı sözleri hazmetmeye çalışıyordum. Kalbimin bağları çözülmüştü. Aklım, hali hazırda olanlara gülüyordu. Belki de delirmenin katsayısı gülmekle çarpılıyordu. 
Deliriyor muydum? Böyle bir şey olabilir, insan kendi kendine delirdiğinin farkına varabilir miydi? 
Bir tek yangın yerinin adresi farklıydı, orası da sular altında kalmak üzereydi. Alıp başımı gitmek istedim. 

Otobüs garına gidip ani bir kararla Ayvalık'a bilet aldım. İki kişilik. Biri kendim, diğeri de gereksiz konuşma teşebbüsünde bulunabilecek herhangi birinden kurtulmak için. İstanbul'da kaldığım her dakika bana onu hatırlatıyordu. Sanki ruhum yaptığımız sohbetlerin, içtiğimiz kahvelerin, darma duman olmuş yolların arasında bulmaya çalıştığımız o yerlerin zabıt kâtibiydi. 
Pazar günlerinden, pazartesinin bir bölümünden ve hiç unutamayacağım o cumartesi günlerinden kaçmaya çalıştıkça sanki haftanın yedi gününden geriye kalanlar aradan çekiliyor ve ben yalnızca o üç günle haftaları, ayları bitiriyordum. Unutmanın, olup biteni hatırlamamanın bir iksiri olsaydı onu ilk ben içerdim.

Otobüsün kalkmasına az bir zaman vardı. Sigaramı yakmış ilk nefesi içime çekiyorken birden Leyla bitiverdi karşımda. Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışırken o muhtemelen yirminci cümlesini çoktan kurmuştu. Nasıl oldu da soluğu otobüs garında aldığımı bildiğinden bahsetmeyeceğim. Henüz ben bile o aklın bunca çene düşüklüğüne nasıl yettiğini çözemedim.

Bıdır Leyla. Böyle derim ben ona. Şu hayatta en iyi yapabildiği şey konuşmaktır. Sırf çenesinden kurtulmak için kaç defa yanında uyuyakaldığımı bilirim. İyidir iyi olmasına da ne bileyim işte bazen yıldırır. 
Bazı insanlar iyilik kumkumasıdır. Gerçekten iyilik yapmak için varı yoğu ortalığa dökerler. Sanki bu hayat onları acıtmaz, kendi dertlerinden tüyüp başkalarına derman olmaya çalışırlar. Belki de böyle mutlu oluyorlar. Kim bilir. 
Leyla da bu sınıfın en başarılı örneklerindendir. Komik kızdır. Aramız sanıldığının aksine, gayet de iyidir. Can dostum, neden olmasın ki? Kaçmak nafile. 

"Bakıyorum da sen iyiden iyiye boşladın beni. Bensiz gidebileceğini düşünmedin değil mi? Elin adamına verdiğin değeri bir ben göremedim. Ee nereye gidiyoruz?"
-Ayvalık
"Aman, zaten sormam kabahat. Ne zaman bir şey olsa soluğu orada alıyorsun."
-Susacak mısın?

Gülüştük. Leyla'yla gergin konuşmak neredeyse imkânsızdır. Ne söylediğinden çok, neleri anlayabildiğini bilince sıkıysa kız, bozmaya çalış ya da bağır. Olmuyor. Olmaz. 

Hiç susmadı. Yıllardır susmamıştı. Mola yeri de dahil olmak üzere Ayvalık'a gidene kadar bana, son yaşadığım hezimetin faturalarını ağır ağır kesmişti. Büyük büyük harflerle, dolgun dudaklarıyla üzerine basa basa söylediği: "Çok aptalsın kızım." cümlesi neredeyse her nefes alışında hazırda bekliyordu. Yol boyunca o kendi bildiğini okudu ben de ondan arta kalan zamanlarda yol kenarlarındaki direkleri saydım. 

Otel odasına girer girmez Leyla kendini yatağa bıraktı. Uzandığı yerden yağan yağmura bakıp: "Bu havada hayatta beni dışarı çıkaramazsın bunu bilesin." diye söyleniyordu. Bense ağaçların arasından kumsala bakıp geride bırakmaya çalıştığım adamı, Sinan'ı düşünüyordum.

Bir defasında: "Sıkıştık bu şehirde. Bir yerlere mi gitsek?" demiştim. Uzun uzun bakmıştı gözlerime. Sanki içinde kabaran bir hüzün vardı da onu bir tek ben göremiyordum. 
"Kalkıp kaçarız ne olacak, altı üstü ömrümüzden sayılı günler çalmışız ne fark eder?" gibisinden cümleler kurmuştu. Şaşkın şaşkın onu izlemiştim. Çünkü kılını kıpırdatmayacağını, beni türlü hayallerle kandırıp önünde sonunda karabasanlarla dolu bu şehirde çakılıp kalacağını iyi biliyordum. Varsa yoksa bitmeyen iş yoğunluğu ve o yoğunluğun arasında zorla aldığım bir dirhem sevgisi vardı.

Cümleleri hep özenliydi. O kış günü, onunla ilk defa karşılaştığımız o yerde de öyle itinalı kurmuştu ki cümlelerini sanki önümde heybetli bir dağ yükseliyor sanmıştım. Meğer ince ince sızılar, zehirli sözlermiş yükselen. Tabii her kadın gibi ben de o inceliklere aldandım. Ara sokaklarda vuruldum. 
İnanmıştım. 
Kar bile yağmıyordu şehre ama suya, ateşe, rüzgâra hasret kalbim hepsini bir anda kucaklamıştı. İnsan kendi başına göz göre göre yağmayan karı bile yağdırır şu ahir ömründe. Ölümüm yanılgılar yüzünden olacak.

Leyla'ya baktım. Yatağın bir köşesine kıvrılmış öylece uyuyakalmıştı. Bir iki defa seslensem de duymadı. Kapıyı çekip çıktım.

Ayvalık baharda ayrı güzel oluyordu. Güneş sessizce dokunup kaçarken tatlı bir serinlik tenimi sımsıkı sarıyordu. Kumsala indim. Tahtaları çıkmış iskelede yürüdüm. Paslanmış demirler arasından parlayan deniz suyunu izledim. Bazen yani böyle ne yapacağımı ya da ne olacağını bilmediğim durumlarda gözlerimi sabit bir noktaya dikip bakmayı seviyordum. O an kimse baktığım şeyle aramıza giremezdi. Öylesine kaskatı kesilirdi ki düşüncelerim, saatlerce en ufak bir duygu kırıntısına rastlamadan geçip giderdi saatler. Bu da bir çeşit kendini kandırmanın mantığa bürünmüş hali değil miydi? Hem, bir kaçış hikâyesiyle her şeyin düzeldiğini kim görmüş ki? 

Otele dönmeden önce Mesut'a uğrayıp iki Ayvalık Tostu yaptırdım. Biri domatessiz. Sulanmış tostu sevmiyordum. Leyla da sevmiyordu. Sırf sinir olsun diye onunkini domatesli yaptırdım. Belki de biraz tartışırsam, içimde kalanları ona kusabilirsem rahatlarım diye düşündüm. Oysa Leyla ile tartışılmayacağını elbette ki çok iyi biliyordum.

Yavaş yavaş yürüyordum. Bir an durdum. İçimden deli gibi Sinan'ı aramak geliyordu. Elimi hırkamın cebine soktum. Sonra diğerine. Sonra yine aynı tarafa. Telefonum yoktu. İskelede düşürmüş olmalıydım. Telaşla kumsala doğru inerken Leyla'nın arkamdan bağırışını duydum.
"Ohoo, sen de ne aptalsın be kızım. Ben de o göz var mı? Bırakır mıyım onun yanına. Sen daha aramaya devam et. Anca bulursun."
-Sende mi?
"Eh, sayılır."
-O da ne demek? Sen de mi değil mi? Nerede?
"Yanımda değil demek. Sanırım otel odasında unuttum."
-Ah be Leyla!
"O ahın asıl sahibi ben değilim ya hadi bu seferlik benim olsun. Tost mu aldın?"
-Evet ama...
"Versene."

Leyla bir hışımla elimden tostu kaptığı gibi hızlıca yemeye koyuldu. Açlıktan ya da benim içine domates koydurmakla ne yapmaya çalıştığımın farkına vardığından olacak, gıkını bile çıkarmadan tostu bir güzel yedi. Sinirimden açlığımı bile unutmuştum.

Odaya girdiğimde telefonu yatağın altında buldum. İki cevapsız arama, üç tane de mesaj vardı. Arayanlardan biri Leyla diğeri de bankaydı. Mesajlardan da nasibimi alacağım belliydi. Banka, banka...
Sinan!

"Müsait misin sana geleceğim."

Cümleyi baştan aşağıya defalarca okudum. Hayır müsait değilim Sinan. Şu an senden nefret ettiğim ve bir daha seni görmek istemediğim için kilometrelerce uzaktayım. Uzağındayım. Ve inan, bir adım bile yakınına gelmeye halim yok. Gelmeyeceğim, demek istesem de tabii ki diyemedim. Yüzüne söyleyemeyeceklerimizi söyleyip rahatlayacağımızı bildiklerimizi havaya kusmak diye bir şey varsa bunu biz kadınlar iyi beceriyorduk. Hava, aşk acısından ölmüyordu.

Üçüncü günün sonunda dayanamamıştım. "Ayvalık'tayım." diye sade bir mesaj attım. Kapıları ardına kadar açmıştım. Leyla o bildik cümleleri savurup duruyordu. Kalbimde ne onu ne de kendimi savunacak bir şey kalmıştı. Hep sustum. Suskunluğuma da saydırdı. Nihayet: " Kalk gidiyoruz İstanbul'a. Burada böyle aylak aylak duracağımıza bari dönelim, sen de biraz daha nasibini al elin adamından. Acı mıknatısı var sende ben anladım. İlla yapıştıracaksın onu oraya. Akıllanmayacaksın değil mi?"

Ah Leyla dedim, alt kat üst kata yenilmeye her daim hazır. 
Duymadı.

Dönüş yolunda neredeyse hiç konuşmadı Leyla. Uyudu. Ara sıra gözlerini açıp bana bakıyordu. Hiçbir şey demeden geri kapatıyordu. Sadece mola verdiğimiz yerde sigara içerken: "Bize hava değişimi yaşattırdığın ve bu değişimden zerre faydalanmadığın için teşekkür ederim." dedi. 
Ben onun gevezeliğe alışkındım oysa. 

Gece yarısı İstanbul'a geldiğimizde yağmur onu bıraktığım yerden devam ediyordu.  Sanki zamanı burada durdurmuş, Ayvalık'a gitmiştim. Değişen hiçbir şey yoktu. Ortada, ne olduğu belli olmayan bin otuz beş kilometrelik kocaman bir boşluk vardı.

Leyla o gece bana gelmedi. Israr etmedim. Ayrılırken otobüste baktığı gibi gözlerime baktı ve gitti.

Eve geldiğim zaman valizleri boşaltmadan yatağa yattım. Telefonu elime aldım. Hiçbir şey yoktu. Sinan yoktu.

Akşamlar, akşamlar geçip gitti. Severken her şey geçip gidiyor önünden, göremiyorsun. Yaşamak dediğin kendi karmaşasından sıyrılıp elini kolunu bağlıyor. Kendiliğinden akıp olmadık sebeplerden son buluyor. Sonra sahipsiz bir yığın hatırayla baş başa kalıyorsun. Bir süre en seçkin küfürlerle ortalığı velveleye veriyor, bütün ince sızılarının baş sorumlusunu kendin ilan ediyorsun. O kısacık, uykuyla uyanıklık arasında geçirilen zamanların bizden başka şahidi yok! 

Sonra an geliyor,  güzelliklerin de içten pazarlıklı, sonraki adımları kollayan bir tarafının olduğunu  hayatının en paha biçilmez saatlerini onunla yaşadığını sandığın güneşli bir cumartesi gününde anlıyor insan. 
Aşk, acemi bir gölge misali ayaklarının ucuna takılıp seninle uzun uzun yürüyor. 
Ben hâlâ her adımımda o gölgelerin uğultularını duyarım.

Sinan bir daha hiç gelmedi. Aramadı, sormadı. Ben sordum. İnatla... Arada sırada ufak tefek gündelik mesajlarla beni geçiştirdi. 

Hiç bu kadar "İyiyim." dememiştim.






3 Ekim 2013 Perşembe

Öylesine Güzel

Aralıksız esiyor. Öfkesi büyük. Belki biraz yağmur yağsa kısacık, acısı dinecek. Toprak karşılayacak hepsini, yükü hafifleyecek. Ama yağmıyor. Kupkuru yaz sıcağında tek beden öylece duruyor. 

Balkondaki iki üç sandalyeden biriyim. Birinde o oturuyor diğerinde ben. Ara sıra yer değiştiriyoruz. Ayaklarını uzatıyor, bana yer kalmıyor. Olsun. Yanındayım. Terk etmiyorum. Geceden başka izleyenimiz, görenimiz yok. Baş başayız. Birazdan konuşmaya başlayacak.

Bal gibi de hatırlıyorum. Geçen bahardı. Baharlar ne de çabuk geçiyor değil mi? El değmemiş bir hüzün daima saklı kalıyor. Usulca sokuluyorsun zamanın koynuna. Hep medet, hep medet. Sanki zaman, beyaz atlı prensmiş gibi! O da öylesine bir bahardı işte. Nereden çıkıp geleceğini bilmediklerinden. Öylesine dediysem öyle kolay kolay yenilip yutulabilir olduğundan değil. Şöyle yaya yaya bastıra bastıra söyleyin de bakın o zaman neler oluyor. 

Pencere pervazlarına dayanmaktan yorgun düşen bünyem, birdenbire kendini salıvermişti. İçindeki seslerin dışarıya taşındığı, türlü türlü sözlerin verilip boş vaatlerin dizlerinin dibinden ayrılma vaktinin geldiği anlardan birinde karşıma dikilmişti. Koskoca şehir, gittikçe kalabalıklaşan meydan, bir filmi durdurur gibi duruvermişti. O eskimiş hırkanın kokusu hâlâ burnumda. Uzun uzun sarılmıştım. Sanki onun kokusu üzerinde değildi. Ona ait bir şeyler vardı üzerinde evet, ama onun değildi. Bulana kadar kollarımda ne kadar kuvvet varsa harcamıştım. Sonra film ansızın kaldığı yerden devam etti. Yürüdük. İkimizin de nereye gittiğinden en ufak bir haberi yoktu. Biliyordum. Çünkü ben ne zaman adımları takip edebilecek kadar yavaşlasam kalbim hızlanıyordu. Belki de bu yüzden kalbim onun kalbine dayandı.

Tahta bir masamız oldu. O konuştu ben dinledim. O sustu ben zaten susuyordum. Görseniz, kelimeleri ziyan etmek istemeyeceğiniz kadar güzel anlatır. Bir yerden anlattıklarına dahil olmayı ister hatta o farkında olmadan kendinizi öznenin yerine koyarsınız. O bahar akşamında İstanbul yüklem, ben de özneydim işte.

Birazdan konuşmaya başlayacak. İyice içini doldurdu. Yıldızları, bir yanıp bir sönen apartman ışıklarını, evlerin açılıp kapanan pencerelerini, akşamın geceye dönüşünü ve bir kez daha sabahlayacak olmanın getirdiği o buruk yalnızlığı geride bırakacak. Bir tek anıları ve kalp evinin bütün odalarında saklı tuttuğu o iki heceyi yanında tutacak. Kelimeler birer birer içlerini dökerken akıp giden cümlelerin içinde tıpkı eskisi gibi tutunmaya çalışacak. O değil miydi ki "Bütün günaydınları benim olsun." diyen? Teninde dört mevsimin terini onunla bekleyen... Gözlerinin dağarcığında ondan kalacak heyecanlarla bütün bedeni titreyen... 

Orada saatlerce oturup ne düşündüğümü bilmeden ona baktım. Yüzünde sarı bir gölge, ellerinde çatlamış acılar vardı. Donup kalmıştım. İlk hangi cümlesinden sonra içimde akıp giden bir şeyleri durduğumu hatırlamıyorum ama o an, karşı karşıya oturduğumuz masadan kalkıp yanına sokulmayı ne çok istediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bundan hiçbir zaman haberi olmadı. Hiç söylemedim. Yan yana geldiğimiz ve uykuya birlikte daldığımız günlerde bile bahsetmedim. Çünkü insan bir defa dinlemeye başladı mı konuşmayı unutuyordu. Sevincini paylaşırken dünya da nasibini alsın istiyordu da üzüldüğü zaman içindeki her cebe dolan kırılganlıklarını söyleyemiyordu. 

Gece olmuştu. Kalktık. Yol boyunca o kapkara gölgelerin içinde bir çıkış aradım. O hırka hep karşıma çıktı. Ne kadar dokunsam da asıl ona dokunamayacaktım. İzin vermeyecekti. Aralıksız anlatacaktı. Nefesinin kesildiği yerde benim nefesimden alıp beni soluksuz bırakacaktı. Unuttuğu bir şeyler vardı. Belki de bir yerlerde bıraktığı bir şeyler... Dönüp dolaşıp o eksikliklere çarpacaktım. Belki istemeyecekti tüm bunların olmasını belki farkında değildi. 

Birbiriyle çakışan daracık sokaklardan geçtik. Başımı kaldırıp yukarı baktım. Bir kuble gökyüzü görünüyordu. Yıldızlar yoktu. Gitmesin, benimle kalsın istedim. İçimden. Dışımda bir büyük sessizlik. Bir emaneti teslim eder gibi bıraktım onu orada. O gün bugündür içimde kimi zaman ufak tefek kimi zaman da bir boşluğu doyuracak kadar büyük kırılganlıklarımla hâlâ susuyorum. Oysa bahar öylesine güzeldi ki!