PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

12 Mayıs 2026 Salı

Her şey Hep Her şey Sanki - Bölüm 3

10

Burada geceler uzun olur. Bitmek bilmeyen zaman, sen hızla geçip gidiyordur diye sanırken aniden durur. Hatırlıyorum, yıllar önce yine bir maceranın peşi sıra kalkıp da gelmiştim. Çok oldu. Karayoluyla tam altı şehir geçmiş, henüz ayakları yere basmayan bir heyecanla otobüsten inmiştim. Kendi sözcüklerimle gelin güvey olduğumu daha sokağın başından dönmeden, apartman kapısının önünde üzerindeki yeşil süveterinden tanıdığım Hasan'ın benden başka birinin hayali olduğunu gördüğümde anladım. Hepi topu yarım saatin içinde olmuştu her şey. Apar topar yola çıktığım için valiz bile almamıştım. Otobüsten iner inmez karşıma çıkan ilk taksiciye Canalır Caddesi'ni sormuş, aslında iki adımlık yer olduğunu ama şimdi, bu geç vakitte, o mesafeyi yürümenin doğru olmayacağını öğrenmiştim. Neyse ki taksiciye: ‘şehrin yabancısıyım’ deyince zaten eve gidiş yolunun üzerinde olan caddeye beni bırakabileceğini söylemişti. Gerçekten de yakındı. Taksici beni, Hasan'ın gönderdiği fotoğraflardan bellediğim evinin kesiştiği Verilmez Sokağı'nın başında bırakıverdi. Zaten ne olduysa taksinin patlayan egzozunun sesi iyice uzaklaştıktan sonra oldu. Sokağın tabelasına her zamanki gibi işimi sağlama alma içgüdüsüyle yeniden bakıp yanlış yer olmasın diye bir kez daha kontrol ettim. Oysa tanıyordum. Kaç defa o fotoğrafları incelemiştim. Belli belirsiz pencere çerçevelerinden sızıp içeri kadar girmiştim.

Elimdeki küçük, orta sayfaları iplerinden kopmuş not defterimdeki adreste tamı tamına şöyle yazıyordu: Canalır Caddesi, Verilmez Sok. Kaya Apt. No:313/13

Cadde, sokak tamamdı. Doğru yerdeydim. Ellerimle saçlarıma çekidüzen vererek sokağa doğru dönüyordum ki onları gördüm. İşaret parmaklarından tutuşmuşlardı. Sol ayağımın parmak ucunda kalakaldım. Ne adımımı tamamlayabildim ne de yere basabildim. Sokak lâmbası söndü. Doğulu bir rüzgâr elimdeki not defterinin gövdesine zorla tutunmuş yapraklarını savurdu gitti. İçeride kocaman bir beyazlık kaldı. Adresin yazılı olduğu sayfa birkaç metre ötedeki mazgallardan birinin deliklerine takılıp kaldı. Rüzgâr estikçe kopan sayfaların cansız yapraklarından çıkan huzursuz ve uzun, uğultulu sese dalıp gittim. Hasan bir süre kıpırdamadı. Kızın sesi çıkmıyordu. Benimse bütün heyecanım donmuştu. Sanki adresi baştan belli bir yazgının karşılığı bendim.

Bazı şeyleri sonradan fark ediyor insan. Gözünüzün önünden gelip geçiyor. En küçük izlere bile anlam yükleyişimin başlangıcı da o güne denk düşer. "Bir şeylerin oluşundan sonuçların sesini duyarsın." derdi babaannem. Yıllar sonra ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliyorum. Burası uzun hikâye. Belki sarı şehre varmadan hikâyenin hiç aklımda olmayan bu kısmını da anlatırım.

O gece bitmek bilmedi. Hasan kancayı kopardı ve gitti. Diğerini görmedim. Ya da görmeyi istemedim. Bir süre, hemen başımın üzerindeki sokak tabelasına sonra da karşı kaldırımdaki ondan daha büyükçe cadde adının yazılı olduğu tabelaya bakıp taksicinin beni getirdiği yöne doğru yürümeye başladım. Otobüs terminaline kadar bir hava boşluğunda yolculuk ettim. Bir saat içinde otobüsten inmiş şimdiyse yine aynı saat içinde otobüse binmek için kalkış saatinin dolmasını bekliyordum. İçimde yerleşen duygununsa bir zamanı yoktu. Yalnızca hiç ilerlemediğini hissettiğim bir gecenin tam ortasındaydım. Olaylar hızlı zamansa yavaştı. Birbirine zıt bir denklemin, eşitliğin hangi tarafında durduğumu anlamakta zorlandığım bir şaşkınlığın, her iki tarafından da sıkıca kapatılmış parantez içi gibiydim.

O şehri bütünüyle hiç göremedim. Şimdi burada oturmuş içten içe onu gözetliyorum.

Yenildiğim topraklara yeniden geldim. Ve hâlâ geceleri eskisi gibi uzun.

Her şey olup biter ama burada gece bir türlü geçmek bilmez. Belki de geçmeyen duyguların uçsuz bucaksız bağlantılarının yol açtığı düşüncelerdir. Tek bir andan yola çıkıp birçok kola, mekâna, kişiye, şehre bağlanan kılcal damarlarıdır. Tıpkı şimdi olduğu gibi!

14 Nisan 2026 Salı

Her Şey Hep Her Şey Sanki - Bölüm 2

7

Melodi devam ediyor. Garip ama oldukça rahatım. Sanki bütün yaşama arzumu, beni kendi sözcüklerimin peşine düşüren bütün o yitik duygularımı bu rahatlık içinde daha kolay bulabilirim. Hiçbir zaman yeterince yalnız olamayacağım. Yakınmıyorum. Yalnızca içimde kendisine yer bulan bazı anıların tanıklıklarına ihtiyacım var. Tam bir şeyin peşine takılmışken birdenbire değişen görüntüler kafamı allak bullak ediyor. Kimi zaman göz kapaklarımın altında akıp giden görüntülerin hızına yetişemiyorum. Bir yerde uzun uzun kalamıyorum. Yaşlar, mekânlar ve insanlar arası geçişler olması gerektiğinden çok hızlı.

Sesler uğultularla duyuluyor. Hiçbir cümle yan yana geldiğinde anlamlı bir bütün oluşturmuyor. Parçalardan bir şeylere ulaşmayı denesem de yapamıyorum. Sanki bütün yaşadıklarım bir kasetçaların belirsiz sürelerde basılan ileri geri düğmesinin ellerinde takılı kaldı. Umutsuzluğa düşüyorum. Oysa ne kadar çok dinlemiştim. Aralarında aralıksız konuşanlar vardı. Daha önce herhangi bir yerde görmediğim yüzler de bir şeyler söylemişti. Onca duygu, onca karmaşa nereye kaybolup gitmişti? İhtiyacım olmadığı zamanlarda yakalandığım 'hatırlama' hastalığının izlerine asıl şimdi yakalanmalıydım. İnsan neden canı istediğinde bütün bunlara ulaşamıyordu ki?

Hepimizin kendine özgü kayıt cihazları vardı ve hepsi de bir diğerinin aynısı olamayacak kadar çetrefilli işliyordu. Kayıtlar daha ilk anda, doğarken başlıyordu. Gözün alışkın olduğu tuhaf karanlık, dünyaya geldikten sonra bir süre daha devam ediyordu. Sonra algının yüküyle tanışıyorduk. Üstelik tek başınaydık. Olan bitenden habersiz. Belki de çoğumuzun anılarında eksik birer sayfa gibi bomboş kalan o birkaç yıl, bugün bile hâlâ dolduramadığımız boşlukların nedenidir. Kim bilir.

Ağzım kurudu. Havada keskin bir yağmur kokusu. Az önce çatlayan gökyüzünün bu masaya konuk olması neredeyse an meselesi. Birkaç saat önce rüzgârın yerden kaldırdığı toz bulutları toprağa geri dönmüş olmalı. Bacaklarımdaki sızı yerini, hareketsizlikten olsa gerek, ayak tabanlarımda ufak karıncalanmalara bıraktı.

Sarı şehre doğru yürüyebilirsem her şey düzelir mi?

Farkındayım, orası eskisi kadar yakın değil. Çok uzakta duruyor. Yine de geri kalan hayatımın herhangi bir gününde oraya gideceğimi ve bütün algılarımı değiştirebileceğimi biliyorum. İnsanlarını, bana ve hiç kimseye ait olmayan -Çünkü aitlik de en az beklentiler kadar saplantılarımızı körükleyip modern zindanlarımızın kapılarını aralıyor.- o öykülerin sahiplerini ölesiye merak ediyorum.

Aynılık çemberinin halkasından kurtulacağım gün geldiğinde hepsini tanıyabilirim. Tek tek gözlerine bakıp bana sarı şehri anlatmalarını isteyebilirim. 

8

Uykusuzluk iyiden iyiye başkaldırmaya başladı. Bir süre daha beni rahat bırakmayacağını biliyorum. Her şey istenileni verene kadar sonra arasan da bulamazsın. Yanılgıya düşüyorum. Böyle anlarda içimdeki çığlığın sesi gittikçe azalmaya başlıyor. Yapmamam gerekenleri yapmaya zorluyor. İçten içe süren büyük ve gösterişli bir kavganın ortasındayım.

Uzaklardan geçen trenin raylarda bıraktığı gıcırtılı sesler, yıllar öncesinin zorunlu yolculuklarına götürüyor. Bozkırın çıplak neşesi sönüyor. Avuçlarımın arasına kıvrılıp yatan yaprak, damarlarında biriktirdiği yorgunluğa aldırmadan geldiği yere geri dönüyor. Belki birgün sarı şehri gerçekten merak eder. O zaman ben de ona verdiğim sözü yerine getirebilir ve bu hikâyeyi anlatabilirim.

 Her şeye yeniden başlamanın tedirginliği, sıkıntılarımı ve tükenişimi her defasında daha kuvvetli hatırlatıyor. Sığındığım kitaplar yanımda yok. Varsa yoksa hemen sol tarafımda koca bir tarih bilgisi gibi duran han ve onun boş duvarları. Koridorlarında, odalarında kimlerden kaldığını bilmediğim ayak sesleri var. Sanki kendi mirasını açık açık anlatıyor. Heybeti buradan.

Uyuduğumu düşünürsem belki işe yarar. Nasıl olsa yoktan var etmeyi, olmazları oldurmayı her zaman başarabildim. Bu yüzden de burada değil miyim? Yeni bir kitabın olası sayfalarını yazmıyor muyum?

Kendi zoruma dayanmalıyım. En zoruna. Bugüne kadar hep başkalarının 'zoruyla' yaşamadım mı? Boyun eğdiğim onların yasaları değil miydi?

Şimdi, eskittiğim şehirlerden kilometrelerce uzaktayım. Geniş caddeler boyunca bütün gürültüleri birbirine değen, hiçbir şeyi umursamayan ama bu meramda kendisine toz bile kondurmayan yüzlere sesim değmiyor. Onlara yetişmek gibi bir kaygım da yok. Bir tek çocukluğumun anımsamalarda bile yeri kalmamış o günlerini özlüyorum. Çevredeki tüm seslere kulak kesilişim, zor olsa da aralarından ayıklamaya çalıştıklarım hep o bilinmezliğe denk düşüyor. Tozlu raflar arasında sıkışıp kalan, rengi solan, gelinlik giyen ilk bebeğim bile çoktan gözlerini bana kapatmış.

 

Annemi zor da olsa anlamaya başlıyorum.

 

 


10 Nisan 2026 Cuma

Her Şey Hep Her Şey Sanki - Bölüm 1

                                       “Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi

                                                        Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça” 

                                                                                                              Turgut Uyar


Bir han içinde konaklıyorum. Duvarların ortak bir dili var. Aralıksız sesler duyuyorum. Kavgalar, sevinçler, bağrışmalar… Sanki her şey iç içe girmişçesine duvarlardan süzülüyor. Hanlar, kapısı kırılmış duyguların uğrak yeri gibi. Gelip geçenler, kısacık molada demli bir çay tadında sohbet edenler, uzun uzun soluklananlar; hepsinin akıllarından geçen bütün kelimeler etrafa saçılmış.

Soluk güneş ışınları omuzlarımı yakıyor. Sarı kentin uzaklardan, çok uzaklardan akşamüstü ne gölgesi düşüyor. Gözlerimi kapatıyorum. Han bomboş. Saat akşam. Uzun, iri yarı bir gölge gözlerimden içeri doluyor. Yorgunluktandır deyip, aldırmıyorum.



1

Rüzgâr başlıyor. Küçük toz bulutu arkamdan dolanarak bacaklarıma dokunup kaçıyor. Hafif bir sızı bırakıyor geride. Ayakkabılarımın içinde ufalanmış bir dünya, tabanlarıma batıyor. İçimdekileri atlatabilirsem her şeyin yoluna gireceğini biliyorum. Oysa çoktan akşam oldu. Az önce göz kapaklarımın altından sızan son güneş ışıkları sarı şehrin dağlarının ardından yitip gitti. Seslerse hâlâ buralarda. Sanki etrafımda koca bir çember var ve onlar, tanımadığım insanlar, hanın gerçek sahipleri hikâyelerini anlatmaya devam ediyorlar. Aralıksız uğultular. Karşımdaki masadan bir çıtırtı duyuyorum. Sandalyenin anlık sızlanışı. Ellerimle gözlerimi daha da sıkı kapatıyorum. Hanın boş olduğu aklıma geliyor, rahatlıyorum.


2

 Her ayrılığın unutulması güç bir başlangıcı ve ondan sıyrılma çabalarının kolay geçmediği zamanları var. Bazı şeylerin uzak bir anlama bürünmesi ya da uykunun zorunluluktan çıkıp uykusuzluğu daha iyi tanıdığı saatlerde, derin bir sessizliğin etrafı kolaçan etmesi gibi... Yaşam böyledir. Bir sabah pencereden bakar gibi geçip gider önünüzden bir şeyler. Şehrin geri kalanı için endişeleniyorken birdenbire, büyük kelimelerle büyük cümleler içinizden taşmaya başlar. Hiçbir şey ile her şey arasında oyalanır, en fazla tebdil-i mekânın rahatlığına aldanırsınız. Nasıl olsa bu ilk aldanışınız değildir ve asla son olmayacaktır.

Bir süre ben de bu handa aynı aldanışları yaşayacağım. Duvarlar arasında kendi sesimi duyana dek gözlerimi kapatacak ve hikâyemin kahramanıyla yeniden karşılaşmaya cesaret edebileceğim âna kadar da bu oyunu sürdürmeye devam edeceğim.

4

Gece oluyor. Griden siyaha dönmüş bir gökyüzünün altındayım. Belli belirsiz de olsa derinlerden müziğin sesi geliyor. O dingin ve huzurlu melodiye yorgunluğumu bırakıyorum. Sözleri ezberimde. Bob Dylan dinleyerek geçen uykusuz gecelerim hâlâ aklımda. Değişen bir şey yok. Üzüldüğümde hep aynı şarkı. Aynı yerde takılmaya devam ediyor.  One More Cup of Coffee. Yıllardır.

“Yol için bir fincan kahve daha, bir fincan daha.” Bu gece beni gülümseten tek şey bu.

Şarkıyı kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. Belki de geçmişi sıkıca göz kapaklarımın altında yeniden izliyorum. Acaba diyorum, acaba sarı şehir de benim gibi dinliyor mudur? Gözlerimi öylesine kuvvetli bastırıyorum ki sanki kirpiklerim elmacık kemiklerime değecek gibi oluyor.

 Bir süre sonra hava iyiden iyiye soğuyacak. Herkes kalktı. Kimi mutlu, kimi aç, kimi meraklı... Kimse kalmadı. Bir zamanlar özlem duyduğum herkes, hiç bilmediğim istasyonlara doğru yola koyuldular. Sürekli bir tren düdüğünün sesiyle yaşamak olmasaydı, neler değişebilirdi?

Bugün, beklenmedik bir yalnızlığın ortasında, bu tahta masada içimden geçip giden seslerle kalabalığım.

Hiç kimse uyumuyor.

Bütün bunlarla nasıl baş edeceğim?

İnsan, en çok kendi içine doğru gittiğini zannederken yolu şaşırıyor.


5

 Küçük, soluk renkli, kırılgan bir yaprak tam da ellerimin birbirine kavuştuğu yerde öylece duruyor. Arada sırada belki rüzgârın da etkisiyle konuşur gibi bir yanını havaya kaldırıp indiriyor. Nefes alıyor. Belli, o da benim gibi çok uzak yollardan sonra buraya gelmiş. Benzer taraflar yakınlaştırır. Bana ne fizikten!

Bu han içerisinde oradan oraya savruluyor olmalı. Gidecek yeri mi var? Az önce neredeydin? Hangi kuytu köşede ufalanmış, toz toprağa karışmış taşların arasında derdini anlatıyor, "Buradayım" diyordun. Belki de hiç saklanmadın. Göz önündeydin. Yine de bilirsin, dokunmadan göze değmez bazı şeyler. Anlarım. Uzun uzun soluklan. Nasılsa vakit var. Sarı şehrin şu geniş, uçsuz bucaksız görüntüsüne yasla sırtını; gecenin uzantısında birlikte yol alırız.

Bu hanın tek müşterisi benim. Bu masada oturuyorum. Henüz hiç uyumadım. Burada uyku yok, ışıklar hep kapalı. Garip değil! Böyle olmasını ben istedim. Göz kapaklarım hem geçmişte hem de gelecekte. Ama aslında tek bir yerde öylece kapanmış duruyor. Seni görmüyorum ama ellerime değdiğin anda senin geldiğini biliyordum.

Kime karşılık?

Şimdi avuçlarımın arasında biraz bekle. Uzaklara gitmem gerekiyor. Hiç gitmediğim kadar uzağa. Duygularımın kıskacından kurtulmayı başarabilirsem sana da anlatırım. Ama önce içimdekileri kelimelere dönüştürebilmek için harflerden başlamalı, onları yeniden bir araya getirmeliyim. Hava, gece ilerledikçe soğumaya başladı. Üşürsen bana kendi sesinle söyle. Evet, biliyorum tek başına uğultulu bir rüzgârın içinde kendi sesini duyurmak dediğin gibi hiç kolay değil.

Başka sesler de var. Duyarsan korkma.

 Acaba ilk can suyunu kimden aldın, hatırlıyor musun?










24 Eylül 2024 Salı

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -48


Serbest vuruşa geldim. Nereye varırım bilmiyorum.


Uğultulu sesler, yalnızlığın da yalnızlıkla karşılaştığı günler ve geceler… Bir varmış bir yokmuş. 


Uzun hikâyeleri severim. Güzel mesaidir o akışın içinde kaybolmak. Yazanı önemsiyorum. Yoksa canım sıkılabilir. O kadar uzun süre bir önemsizlikte kaybolmak istemem doğrusu. Kaybolmadığımdan değil. Benim hikâyemi şimdilik boş verin. Kahramanların kim olduğuyla ilgilenmiyorum. İşaretlemenin lüzumu yok. Zaten ben de tüm bunları bir yere varsın diye yazmıyorum. Bakarsınız Datça’da bir geceden çıkarım. Belki bir yol sohbetinden belki de malum gecenin sahnesinden. Çünkü bugün doğum günüm ve dağılmasam da aklıma gelip gidenleri, kenarından kıyısından geçip gidenleri buraya bir vuruş misali sabitlemek istiyorum. Mazur görünüz. Aklınızın ipleriyle oynamayacağım. Salın gitsin. Ya da erkenden dağılınız. Sizlik bir şey yok. Olanın gözlerine bakarak söylemeyi tercih ediyorum diyelim. Meraklısınız da… Peki peki anlıyorum. O halde buyrun. 


Eylül ne güzel geldi. Sesiyle, gülümseyişiyle, incelikleriyle, kendine has havasıyla, o muhteşem sarılışıyla.Ya da bana öyle geldi. Size gelmemiş olabilir. Bilemem. İlgileniyor muyum? Bu yazıda hayır. Ah benim güzel eylülüm. 

Bir şekilde karşılığını bulan sözler de var bu hayatta. Varmış. Her zaman ortalığa saçacak değiliz. Kim bilir onlar da bu denli ayran gönüllü olmak istemiyor olabilirler. Nihayetinde: “Onca neden varken/ Ve tam sırası gelmişken/ Hiçbi' şey yapmamış /Ve susmuşuzdur. Olamaz mı? Olabilir. Ama işte bir yer var ki o noktaya gelene kadar her ne kadar susmak bir çare gibi görünse de değil. Orası, hayatın yeniden seni sahneye aldığı ve sana ‘önden buyur’ dediği nokta… Ya o cesareti gösterip o mikrofonu eline alacaksın ve o şarkıyı söyleyeceksin ya da geri geri gidip kendi iç dünyanın, yani hem kimi zaman en uzak olduğun kimi zamansa giderek yakınlaştığın kendinle kös kös vakit geçirmeye devam edeceksin. Cesareti seçtim elbette. Korkusuz olduğumdan değil. Kendi iyimi yaşatma savaşımdan. İnatla bayrağı yere düşürmüyorum sayın okuyucu. Düşürmeye de hiç niyetim yok. İlmek ilmek dokuduğum şeyler var. Kıçı kırık bir sökük mü beni benden alacak? Gülüyorum. Çünkü bana da komik geldi. Siz de şimdi kıçı kırıklıklarınıza yahut kıçı kırığınıza gülebilirsiniz. O her neyse… Her şey birine, her biri de bir şeye çıkacak diye kaide yok. Yazının başında demiştim. Bugün burada serbest vuruş halindeyim. İşaret parmağımı kullanmıyorum. Ama illa ki bir duygu sizi esir alacak burada. Ona da ben karışamam. Hayal gücünüz benim alanım değil. Yani ben oraya müdahil olabilirim ama müdahale edemem. Lakin gözünüzü seveyim nazar değdirmeyin. Daha nereye kadar göz taşıyabilirim ki? İnsaf.


Eylül diyordum. Bir cumartesi gecesi yağmurunun ıslaklığıyla, yokuş yukarı yorgunluğuyla geldi. Yürümek güzeldir. Yol, yürüdüklerinle güzelleşir. Çiçeğinden, böceğine, yağmur damlasından, yere dökülmüş yapraklarına ya da senden önce oradan geçmişlerin izleriyle yolda olmak inanılmaz bir duygu. Heyecanlandım. Bazı geceler heyecanlanabilirim. Gündüzlere ayıp etmek istemem. Onların da hatırı sayılır yerleri var kalbimde ama işte “bazı geceler” bazı heyecanların adını koymak kolay olmuyor. Şöyle söylesem daha iyi, adını koysan da yanına sürekli başka şeyler de eklemek istiyor insan. Şelale gibi… Hal böyle olunca olay çığırından çıkıyor. Sanki asıl hakkını teslim edemiyormuşsun gibi geliyor o duygunun…


Aklıma deniz geldi. Ege’de bir mavilik, bütün mavilere bedel. Kalbimdeki denizin sesi orada… Tül perdeleri ve bahçedeki masayı hatırlarsınız. Durup durup oraya dalıyorum. Bu aralar sıkça yokluyor. Datça’yı düşünüyorum. Oraya bir “es” koyuyorum. Yakamoza mı düşsem yoksa yakamoza düşen gözlere mi bilemiyorum. Sonra bir bakıyorum ki ikisine birden düşüvermişim. Ayıramıyorum… Zaten neden güzellikleri birbirinden ayırayım ki? Eylül hem portede güzel hem de tenimde. 

Bir rüzgâr inceden dokunup geçti omuzlarımdan. Ürpermedim. Kendini bırakan rüzgâr duydunuz mu siz hiç? Evet evet öyle boylu boyunca üzerinize serilip kokusunu sağ omzunuzun başında bırakan bir rüzgâr. Öyle tanıdık ve öyle benden ki… Şarkıya bağlanmamak mümkün değil. “Onca yıl sen burada/Onca yıl ben burada/Yollarımız hiç kesişmemiş/Şu eylül akşamı dışında”


Serbest vuruşu daha fazla uzatmak istemem. Hava, toprağa ve ateşe çoktan karıştı bile. Suyu kaynattık.


Ne diyordum, bugün benim doğum günüm. Eylül kadınıyım. Ruhunda güzel kokularla, rüzgârlarının eteklerini savuruşuyla eylüle vurgun, denize hayran, yol hikâyelerine aşina… Hatırlamayanlarınız olmuş olabilir. Bu defa kızmadım. Çünkü mutluyum. Kızarsam da gönlümü alacaklara kızarım. Kredisi ömrümdür çünkü onların… Hem zaten gün bitmeden her şey hakkım. Kime ne?


Serbest vuruş burada sona ererken sizlerin duyamayacağı ama benim günlerdir kulaklarımda çalan bir melodiyle aranızdan ayrılıyorum sevgili okuyucu… Bilseniz öyle güzel ki!







                              

20 Ağustos 2024 Salı

Geniş Zamanın Efendisi

 “Benim için her yerde Armida’nın bahçeleri var. Bu nedenle sürekli koparılma ve yüreğin yeni kırgınlıkları söz konusudur. Yorgun, yaralı ayağımı kaldırmam gerekiyor. Buna zorunlu olduğum için beni alıkoyamayan o en güzel olanı sıkça kızgınlıkla hatırlıyorum -çünkü beni alıkoyamadı!” Stefan ZWEIG - Nietzsche/Yaralı Ruhların Şifacısı


Kıştı. Mevsimin adı olmasa neredeyse kış olduğunu anlamayacağımız ılık günlerden geçiyordu İstanbul. Karşılıklı yakalarda devam eden tutsaklığımız, gecelerimize neredeyse iki yıldır sirayet eden uzaklığımız, aramıza gölge düşürüyordu. Tenimde, birbirimizden ayrı düştükçe ortaya çıkan çıkmaz sokaklar, durduramadığım bir hızla çoğalıyordu. Öylesine uzaktın ki sana dokunabilmek için yandığım gecelerde yatağın bir diğer ucundan açtığın uçuruma bakıp ilk ne zaman ayrı düştüğümüzü bulmaya çalışıyordum. Elimde kalanlar paramparçaydı. Fırtınanın dinmeyeceği o kadar belliydi ki… Uçurum büyüdükçe kendi bedenime yabancılaşıyordum. Senden başka herkesin fark edip yolumu kestiği bu av oyununda kurban olmamak adına çok savaş verdim. Yüksek sesle bağırmak, “sevdiğim başka” demek istiyordum. Sesimde bir tutukluk, ruhumda ne yapacağımı bilemediğim koca bir delikle sana sığınmıştım. Hiç görmedin. Ne sesimi ne de sessizliğimi… Aklına geldiğinde ara sıra elimden tutuyordun. Avuç içlerimde varlığını hissetmeye o kadar ihtiyacım vardı ki biliyorum, kimi zaman ölesiye parmaklarını sıkıyordum. Ellerimiz terlediğinde sırf sen sevmiyorsun diye apar topar elini bırakırdım. Bırakanın ben olduğumu sanırdın oysa sendin bırakan. Kaç ay kaç yıl böyle geçti saymak dahi istemiyorum.


Sonraki günlerde ayakta kalabilmek adına sessizliğimi bozdum. Sana doğru çıkacağını düşündüğüm yollarda aşılması zor duvarlara çarptıkça, tanıdık sevinçlerime tutunup onarılmayı ümit ettiğim gecelerin sabahında erkenden uyanıp, yollara koyuldum. Her şeyin mübah olduğu kandırmacasında, mevsim geçişlerine denk gelen mesajların heyecanında kayboldum. Nasıl da mutlu ve tedirgindim. Birbirine zıt duyguların nemli çarşafların arasında can hıraş saklanışı, daha dün gibi şuracıkta, kalbimin o hassas ritminde hâlâ saklı duruyor. Her şey bu denli ortadayken neden korkan bendim? Neden içimdeki koca boşluğun sahibi senken yerini doldurmaya çalıştığım gecelerin hesabını ben ödüyordum? Oysa ben yolumu daha en başında seninle kaybetmiştim. Yoldan çıkmam için ne kadar da uğraştın, anımsıyor musun?  Her kavgamızda defalarca yüzüme haykırdığın “Ben böyleyim” cümlesinin zamanla seni cezalandırmak için çıkış kapısı olmasını sen sağladın. 

Bir zamanlar ikimize bahşedildiğini düşündüğüm aşk, yorgun bir kuş kanadının cılız çırpınışları gibiydi. 

Zamanın pençesinde sessiz sedasız ayakta kalmaya çalışırken verdiğim savaşlarla, o kanatların yeniden uçabildiğini düşünmek yanılgısıyla öyle uzun zaman harcamıştım ki kendi kanatlarımın güzelliğini gölgede bırakmıştım. 

Şairin öğüdünü tutmalıydım. Büyük yanılgı.


Sessizliğin bile yer yer sağanak yağışlı bir yalana dönüşebildiğini de zamanla öğrendim. Duyulmayı bekleyen tek bir cümlenin insanın hayatından yılları çaldığını, geride bıraktığının ise sadece kendisi olduğunu anladım. İnsan içinde başlayan savaşların hepsinden galip çıkamayabiliyor. Ya da arzu edilen sona ulaşma yolunda defalarca düşebiliyor. Çok düştüm. Belki de ezbere bildiklerimin üzerini örtmek istedim. Yok saydıklarım ne kadar çok karanlıkta kalırsa seni, beni, bizi ışıkla kavuşturabilirim sandım. İçimi yakıp kavuran bu duyguların ilk günlerin heyecanıyla kalmayacağını, heveslerimin kırılıp paramparça olacağını görmezden gelmenin bedeli çok ağır oldu. Oysa her acının üstesinden gelebilecek kadar güçlüyüm derdim. İçimde, derinlerimde bir yerde her ne olursa olsun ayağa kalkmaya gönüllü iştaha kandım. Çünkü bazen o iştah, yeri geldiğinde durmayı bilmiyorsa yeniden doğrulsan da aynı şeyleri tekrar tekrar yaşatmaktan başka bir işe yaramıyordu. İnsanın dış dünyaya açılan gözleri böyle zamanlarda kendisine kör olabiliyordu. Korkunun saltanatı uzun sürüyordu. Değişken duygu durumlarında -öyle ya ne çok git geller yaşatmıştın bana- kimi zaman, dudak kenarlarımda sakladığım kelimelerin büyük bir cümle ordusuna dönüşüp o saltanatı yıkıp geçtiğini görürdüm. Ne kadar da güçlüydüm. Yılların mahkumiyetine tek celsede elveda diyebilecek kadar gözü kara, yaşattıklarını sana böyle ödetebileceğimi düşünebilecek kadar da zavallı. Yalnızlığıma alışkındım da yalnız kalmaya değildim. Verilen emeklerin ayak bağı olduğu yanlış yorumlamalar çizelgesinde, günler günlere yıllar yıllara eklendi. Korkular büyüdü. Cümleler en kuytu köşelere gizlendi. Bir tek ruhumun isyanını susturamadım. Ne yaptıysam ona layık bir yer bulamadım. Bana ait her bir parçanın binlerce defa parçalandığına şahit olsam da ruhum, o girdapın içinde elimi bırakmamak için çırpınıp durdu. Şimdi, her şeyin sona erdiği bu anda dönüp geriye bakıyorum da içimi çöle çevirmekten hiç çekinmemiş bu hikâyenin baş kahramanının önünde gülümseyerek eğiliyorum. Bu kara örgüden kurtulmam adına kendi müziğinden vazgeçmediğin için sana bir ömür borçluyum. Öyle ki sayfalarca anlatmaya kalksam gelişme bölümünde tıkanacağım bu ilişkinin sonucunu bir otel odasıyla noktalamayı başardın. İçten içe biliyordun değil mi? O sahnenin elbet birgün kısacık bir hikayeyle önüne sürüleceğini, işte tam da o noktada yıllarca çıkmayı başaramadığın yola çıkacağını, benim de bunu kabul edeceğimi iyi biliyordun. Makul zamanın gelişi  pek zorlu olsa da yıl yıl içime ektiğin tohumların yeşereceğine inancın tamdı. Bu kadar uzun bir süre nasıl sessiz kalabildiğine, hırçınlıklarıma, anlamsız direnişlerime karşı koyabilmiş olmana şaşırmıyorum desem sana haksızlık etmiş olurdum. 

Demek beklemek böyle bir şeydi. Soyunduğun bedenin, öğretisini alana kadar bir kenarda bekleyip her yeni adımda ümitlenip hazırlığa başlamak, sonra hezeyan, hezeyan, hezeyan yaşayıp tekrardan başladığın yere dönmek ama asla gıkını çıkarmamak… 

Soyutun hükümranlığı elle tutulur gözle görülür olmaktan daha mı kolaydı? 

Üzüntüden kahrolduğum gecelerde, içimde bir yerlerde saklanıp beni öylece sessiz ve derinden izleyip hiçbir şey yapmamak da bir tek sana özgü olmalı. Hem ben olup hem de benden bir o kadar uzak kalabilmeyi başarabiliyor olmanın kudretini açıklayamasam da yanımda, oralarda bir yerlerde olduğunu bilmek bana güç veriyordu. Bütün o farkındalıklarıma rağmen ayağıma bağladığım taştan kurtulmam yıllarımı almış olsa da seni hayal kırıklığına uğratmadığım için içim huzur dolu.


Gelelim gelişme bölümüne…

Sonra sen, geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktın. Durmadan yürüyordun. Her adımında yüzlerce sayfalık cesetler bırakarak yürüyordun. Yirmi birinci yüzyılın kanseriydi iki dudağının arasından çıkmayan cümleler. Kaynaklarını yazarak avlayan, bir meleğin sözüyle inandıran sen, ezbere bildiğim kalıplar içinde şimdi diğerini eğliyordun. 

Geniş zamanın efendisi… ve ben biliyorum ki evini özlemeyecek olsan belki de dönmezdin.



Şimdi, tüm o küçük ama sancısı ağır ayrıntıları hatırlamak zorunda kaldığım bu anda, kalbimdeki ağırlığından kurtulmak için seni bıraktığım yerden hayatıma bakıyorum. 


Bu benim masalım. O nedenle müsaaden(iz)le yola biraz yalnız devam edeceğim.

16 Mayıs 2023 Salı

Unutma Perdesi

O uzun geceyi hatırlamak için yola çıktım. Bir yerlerde muhakkak kapısını açmadığım bir kilit, tadına bakmadığım bir yemek, bir kâğıt parçası, belki bir saç teli ya da onu hatırlatacak bir koku olmalıydı. Zamanla, anlara dair ufacık ayrıntıların bile kaybolmaya yüz tutması ne kadar da tuhaftı. Bir öfke patlamasının hafızamda koca bir delik açacağını, en ihtiyacım olduğu anda geride kalana artık sığınamayacağını bilmenin bu denli zor olacağını tahmin edemezdim.

Artık rüyalarım bile bana yol göstermiyordu. Sanki etrafımdaki her şey: "Bundan sonra başının çaresine bak." dercesine bütün ip uçlarını ortadan kaldırıyordu. Oysa yıllarca kaybettiklerimi onlarla, onlarda bulmuştum.
Aklıma gelen olmadık fikirlerin huzursuzluğuyla günlerce bilinçten yoksun dolaşırken, karar vermemin gittikçe zorlaştığı yol ayrımlarında bocalarken ya da kaybolan bir eşyamın peşi sıra ağlamaktan bitap düştüğümde onlara sığınırken bana mutlaka bir cevap, bir yol, yerine konulabilecek herhangi bir şey vermişlerdi. Şimdiyse bölük pörçük uykularımın arasında varlıklarından bihaber uyumaya çalışıyorum. Gece yarıları en çok da sabaha karşı uykumdan uyanıp büyük korkularla yattığım yerden sıçrıyorum. İşin aslı, uyuduğumu bile düşünmüyorum. Bir gözüm açık, geleni gideni kontrol etme çabasından kurtulamıyorum.

O geceye dair aklımda kalan tek şey, gözünü karartmış bir gölgenin elini kolunu sallayarak ve bir daha asla duymayı istemeyeceğim şekilde bana bağırarak bir şeyleri yapmamam gerektiği hakkındaki cümleleriydi. Ne o cümlelerin içindeki anlamın ne de o geceyi var eden olayların neler olduğu konusunda bir fikrim var.
Hiç durmaksızın: "Ne olur beni dinle. Anlatmama izin ver." dediğimi ve sonrasındaysa iki elimin ulaşabildiği ölçüde gözlerimi ve kulaklarımı bu rahatsız edici ortamdan ve bağırışmalardan kaçırmak için kapatmaya çabaladığımı hatırlıyorum.
O gölge kimdi? Bana herhangi bir zarar vermiş miydi? Sisten duvarları olan o ev kime aitti? Tüm bunların cevapsızlığı zihnimde huzursuz bir uçurum yaratıyor. Koca bir boşluktan ibaretmişim gibi gözlerimin içinde saklanmış birkaç görüntüden başka elimde kayda değer hiçbir şey yok. Hepsi bu.
Yine de bu esaretten kurtulamamın tek yolunun o gecede saklı olduğunu biliyorum.

Evin içerisinde ne kadar eşya varsa hepsini ortalığa saçtım. Makyaj malzemelerinden, mutfaktaki tencerelere, elbise dolabından türlü ıvır zıvırları doldurduğum kat kat sepetlerime kadar her şeyi... Düzeltmekten yıllarca kaçındığım kütüphanemi bile yerle bir ettim. Kitap aralarına notlar yerleştirmeyeli epey olmuştu. İnsan otuz beşini geçtikten sonra aklına ve kalbine yazmayı seçiyordu. Sanki bütün yükü onlar taşıyabilecekmiş gibi.

Filmlerdeki gibi bir 'uyanma' halini mi umuyordum? Ya da ne bileyim, bir aydınlanma anında başıma gelen şeylerin bana kendisini hatırlatacağını mı düşünüyordum?

İçimde yükselen ve kalbimi kökünden burup savuşturan gücün ağırlığı altında eziliyordum. Canım hiç bu kadar yanmamıştı. Unutma perdesinin kalın ve sert bir noktasında sıkışıp kalmış olmalıydım. Başıma gelenleri nasıl bir duyguyla kapattıysam altında kalmıştım. Ne hatırlayabiliyor ne kaçabiliyor ne de kaldığım yerden hayatıma devam edebiliyordum. Tek bildiğim, yüzlerce isim ve bana ait olmayan bambaşka renklerdeki giysilerin olduğu bir çekmecede kalbimi bıraktığım günden beri içinde yalnızca benim olduğum bir boşlukta nefes almaya çalışıyordum. 

Uzun bir zaman bu tuhaf halimden sıyrılmayı başaramadım. Bir büyük oyunun içinde kendi gerçeğimi, bana yapılanları unutacak kadar kör olmayı becerebildim. Böyle diyorum da hiçbir şeyi becerebildiğim falan yoktu. Bu düpedüz kendini kandırmaktan başka bir şey değildi. Hayata devam edebilmem için önümde duran engele tekmeyi savuracak kadar elinde her şeyi olup da o tekmeyi saçmasapan bir bahaneyle saklamayı tercih eden de yine bendim. İnsan istedikten sonra öyle güzel saklanabiliyordu ki kendinden ve birgün bulmak istediğindeyse geride bıraktığı gel git duyguları içinde çıkış yolunu bulmakta zorlanıyordu. Çünkü bütün kapıları hep aynı yokluğa çıkartıyordu. Bildik ve artık iyiden iyiye ziftleşmiş acıların yol arkadaşlığına nedense daha fazla güveniyordu. Tek bir kapı, her şeyi değiştirebilmek için yeterliyken onu görmezden geliyor, aynı yoldan yürümeye devam ediyordu.
Devam ettim.
Üstelik sen bile bana ne olduğunun farkına varmadın. Evet ‘sen!’ Gerçekte kim olduğunu etrafından gizleyen, kalın duvarlar arasında içinde kök salmış kötülüğü günden güne büyüten sen! Keşke adını söyleyebileceğim cesareti gösterebileceğim kadar sevebilseydin beni. Hayatındaki ayrık otlarını temizlemek için gelmeseydin. Bardağı taşıran özlem sokulmasaydı ikimizin arasına. Bahar başlangıçlarında beni aklına düşüren yanılsamalarınla yüzleşebilseydin. Olmadı. Her gelişinde bir gerçek bir gerçek daha sakladığın yerden sokuluverdi hayatımıza. Ben yalnızlığım uğruna sustum sen ise çoğalmak için… 
Birkaç saate sığan çarşafların dalgalanması da işte böylece son buldu. Erkenden uyandım. Tenine sığınmış benleri bir bir dudaklarıma toplayıp birkaç temasla kalkıp gittim. 
O sabahın ayaklarıma vuran şaşkınlığıyla aynı sokaklardan geçtim. Adım adım sessizliğine doğru yürüdüm. Seni sakladım. Geride bıraktığımız şahitler huzurunda kollarından indim.

O geceye dair aklımda kalan tek şey…esaret… Tek bir saç telinin hafızamda bıraktığı yangının ne gerçeğe ne de rüyalara sığabilen yalnızlığı. O sabah ayrılırken yatağın bir köşesine düşmüş saç telini alıp sakladığım bu hikayeyi ben yazdım. İnsan en zor kendisini hatırlıyor. En çok kendi boşluğunun içine düşüyor. 
O kavga senin. Adına özlem dediklerimiz de bir başkasının hayatından çalıp bana getirdiklerin. 

Haberin olsun. Unutma perdesini aralıyorum. Sokağı dönmek istediğinde kapatacağım.

11 Temmuz 2022 Pazartesi

SEN HEP HAYATIMDA KAL OLUR MU?

Uykunun hafifletemediği düşünceler arasında kayboldum. Saat gece yarısını çoktan geçti. Birkaç haftadır kendimle uğraşmaktan evle ilgilenememiş, her şeyi bir tarafa atmıştım. Biraz ortalığı toparlayayım dedim, olmadı. Bir yerden aldığımı diğer bir yere koyuyordum. Üstelik olması gereken yerine de değil. Dağınık bir hayat, iş ve ev arasında gidip geliyordum. Oysa hayatımın hiçbir anında bu denli bırakmamıştım kendimi. Son altı yıldır yalnız başına yaşamanın verdiği sıkıntılara bana mısın dememiş, hepsinin üstesinden gelmiştim. Sanki zora sokmadığım, akışına bıraktığım için her şey yolundaydı. Buna inanmak kolaydı. İnandığım işlerde başarılıydım. Ne zaman bu duygudan uzaklaşsam başıma olmadık işler açardım. Şimdiyse inandığım onca şeyden uzakta, bu evde, garip bir telaş içindeydim. Ortada büyük bir resim vardı. Zaman yoktu ve ben bu resmin içinde bir yerlerde hapsolmuştum.

Koca bir cumartesi gününü dişe dokunur bir şey yapmadan geride bırakmıştım. Tanıdık televizyon programları arasındaki gel gitler de bir işe yaramamıştı. Saat neredeyse iki buçuk olmuştu. Haftalardır bir türlü bitiremediğim kitabımı elime alıp yatağa yattım. Birkaç sayfa okuduktan sonra, okuduklarımın aslında kitap cümleleri değil de kendi cümlelerim olduğunu fark edince çaresizlik içinde ışığı kapatıp yastığıma gömüldüm. Serdar aklımı ele geçirmişti. Her yerde o vardı. Onun sesi, onun kokusu, o, o, o…

Ellerimle kulaklarımı tıkadım. Saçlarımın siyah bir perde gibi yüzümü kapatmasına izin verdim. Kıpırdamadan, öylece uykuya dalmak için bıraktım kendimi. Ne duymak ne de görmek istiyordum. Her zamanki kaçışlarımdan biriydi.

Küçükken de böyleydim. Ne zaman bir şeylerle baş edemeyecek kadar sıkışsam, kaybolurdum ortalıktan. Bir iki mızmızlanır, sonra doğru yatağa kaçardım. Kapıyı da arkamdan kilitlerdim. Annem peşimden gelir, kapı önünden “ Kıçını dönüp gitmeyi büyük marifet sayıyorsun değil mi?” derdi. O an çığlık çığlığa bağırmak gelirdi içimden. Susardım. Annemle kavgalarımız hep tatsız biterdi. Ona karşı diklenmeyi sevmesem de incelikli bir yerimi bulur, beni kanatmayı başarırdı.  Alttan almayı bir türlü beceremezdim. Hala da becerebildiğim söylenemez. Ben onun küçültülmüş bir kopyasıydım. Otoriter tavırları, dediğim dedikleri, bir şeyi kabul etmediğindeki isyanını genetik bir mirası devralmışçasına üzerimde taşıyordum.

Gece, ben ondan kurtulmaya çalıştıkça bir süre daha geçmiş defterleri açarak üzerime gelmeye devam etti. Çoğu zaman, birilerine vakti geldiğinde anlatmak için hatırlamakta zorlandığım birçok hatırayı da beraberinde getirerek. En son hangi anıdan kaçarken uykuya yakalandığımı hatırlamıyordum bile.

Her zamanki gibi yapılacak bir sürü işin arasından seçim yapmanın oldukça güç olduğu bir pazar gününe uyandım. Aklımdaki liste sürekli değişiyordu. Önce kahvaltı yapılacak, sonra geceden bırakılanlar toparlanacak, öğleden sonra da geçen haftadan ertelenmiş randevular değerlendirilecekti. Uzun süredir göremediğim o kadar çok arkadaşım vardı ki, Gökhan’la birlikte olmaya başladıktan sonra neredeyse hiçbirini göremez olmuştum. Bu benim kendi seçimimdi. Bilinçli yaptığımdan şüpheli olduğum bir seçim. Sanki hayatımdaki kişi için kendimden, kendi yaşadıklarımdan vazgeçmeyi anlamsızca yeter şart sayıyordum.

Gökhan benim hayatıma fazla karışmazdı. Hiç karışmazdı. Kendi iş hayatı ve sosyal çevresi arasında kurduğu yollar arasında gidip gelirdi. Çalışmak için bir zaman planlaması yoktu. Gecenin birinde bile bir müşterisiyle buluşabilir, ciddi pazarlıklar içine girebilirdi. İlk başlarda buna anlam verememiştim. Belki de alışık değildim. Sonraları kanıksamaya başladım. O da benim bu rahatlığımdan olsa gerek beni görmeyi hep ertelerdi. Bazen on beş günde bir görüşürdük. Bazen bir ay. Hiç söylenmedim ona karşı. Anlamasını bekledim. Olmadı. Karışık bir hayatı vardı. Ben de o karışıklığa dâhil etmek istemedim kendimi. Bir gün, İtalya’dan döndüğü günün ertesi, konuşacak gibi oldum “Yalan mı söylediğimi düşünüyorsun?” deyince, vazgeçtim. İzin verseydim saçmasapan bir yere doğru gidecekti konuşmamız.  Hayatında benden başka bir kadın olduğunu hiç düşünmedim. Yine de bu ilgisizliğiyle tek başıma bırakılmaktan dolayı kızgındım.

İlk adım her zaman zordur. Dün gece yatağın içindeyken aklıma gelen, sonrasındaysa büyük bir hızla aklımdan kovaladığım o adam, Serdar, bir türlü yakamı bırakmıyordu. Evet, bir sevgilim vardı. Ürkütücü derecede, insanların gözlerimin içine bakarken ne düşündüklerini anlayabiliyordum. Hoşuma gitmiyordu. Birileri için kendinden türlü fedakârlıklarda bulunmayı bir türlü becerememiştim zaten. Oldubitti kafamın dikine gitmeyi sevmişimdir. Başkaları umurumda bile olmadı. Ne derler, nasıl düşünürler, neyi ister ve beklerler. Bu tarz yaklaşımlara karşı içimi, hiç de hoş olmayan uyuzluklarla dolduruyordum. Yeri gelince de karşımda kim olursa, onunla savaşıyordum. Babam hep derdi. “Ne kadar da asisin bazen. Seni dizginlemek için bilmiyorum ki ne yapacağız. Burnunun dikine gitmeye bayılıyorsun.” Bense hep bir ağız dolusu bağırarak kızardım babama. Durduramazdım içimdeki öfkeyi. Asi… Asi... Asi… Yıllarca peşimi bir türlü bırakmadı bu kelime. Ne zaman buna benzer bir şeyle karşılaşsam sanki babam yanımdaymışçasına kulağımda, beynimde,  çınladı durdu. Tanrı biliyor ya bir tek onun söylediklerini unutamıyorum.

Söylene söylene yataktan kalktım. Serdar’a küfrediyordum içimden. Bana yaptıkları için. Oysa neydi. O beni yalnızca sevmişti. Bitmek bilmeyen bir arzuyla kendini bana adamıştı. Adanmışlık? Ruhuma bir zamanlar oldukça yakın olan bir duyguydu. Sonra ne olduysa oldu buz gibi soğudum bu duygudan. Kime adasam kendimi daima bir yerlerim budanmıştı. En sonunda kesip atmıştım. Bir eksik bir fazla ne fark ederdi ki! Nasılsa er geç yeni bir şeyle karşılaşacaktım.

Kalkıp uzun bir duş almanın keyfini hatırlamak istercesine banyoya attım kendimi. Bedenimden akan su ısındıkça o adamın beni ikna edebilmek uğruna döktüğü cümleler de damla damla üzerimden akıyordu. Bir yandan Gökhan’ın hayatımda gittikçe boşalan yeri, diğer yandaysa Serdar’ın o yere her nasıl olursa olsun girme isteği. Karışmıştım. Aklım da saçlarım gibi birbirine dolanmıştı. Serdar’ın bu eve her gelişinde üzerimde kalan kokusu kaçmaya, ondan uzaklaşmaya çalıştıkça daha da fazla siniyordu üzerime. Kimi zaman hafızanın türlü oyunlarla unutturmaya başardığı bazı anlar, söz konusu kokular olunca unutulmuyordu.

Duşa girerken, ‘bir daha ne olursa olsun onunla görüşmeyeceğim’ diyor, suyun altına girişimle bu sözü hemen unutuyordum. Ya da ben, onu unutmayı hiç istemiyordum. Bazen itiraflarla yüz yüze gelmek, insan kendisiyle baş başa bile olsa kolay olmuyordu.
Sıcak su, Serdar’a olan bağımlılığımı gün geçtikçe artırıyordu. Eve ilk girişinde yayılan taze parfüm kokusu ilerleyen dakikalarda yerini, uzun bir sevişme sonrasında birbirimize kattığımız o kokulara bırakıyor ve sıcak suyun tenime değmesiyle tüm o anlar, şaha kalkıyordu. Ondan arta kalanlardan arınamıyordum. Bir daha bir daha istiyordum onu. Dudaklarımı öperken kendini kaybedişini, elleriyle göğüslerimi okşarken içinde zapt etmeye çalıştığı duygularını, her seferinde yeniden yaşamak için deliriyordum. Bana neler olduğunu bir bilsem? Uzaklardan, çok uzaklardan gelen bu yabancının beni böylesine baştan çıkarmasına nasıl izin verdiğimi bir anlayabilsem…

Yok işte, sorumun karşılığı olabilecek bir cevabım yok. Kendimle dahi baş başa kalamıyorum. Serdar’sız kalamıyorum. Gökhan’ın varlığından kopamıyorum. Üstüne üstlük bildiğim tüm değer yargıları da alt üst olmuş durumda. Yine de bu yaşadıklarımdan vazgeçmeyi düşünemiyorum.

Apar topar çıktım duştan. Bornozu kaptığım gibi odaya geçtim. Önceden olsa kurulanır, üzerime rahat bir şeyler giyer öyle çıkardım. Canım istemedi. Belki de üşendim. Kanepenin sağ köşesine geçip dizlerimi neredeyse çeneme kadar çekip oturdum. Kumandayı aldım. O kanaldan bu kanala dolaştım. Her zamanki gibi hiçbir şey yoktu. Yumuşak tüylü yastığıma koydum başımı. İstemsizce derin bir nefes aldım. Kokusunu alınca irkildim. Serdar ne zaman buraya otursa, ‘bu evin erkeği gibi hissediyorum kendimi. Baksana köşem bile var gelip kurulduğum. Çok huzurlu’ derdi. Gözlerine bakar ve gülümserdim. Dayanamazdı. Köşeye, sıkıştığım yere, usulca uzanıp dudaklarımı öperdi. Sonra da belimi sıkıca kavrayıp kendine doğru hızla çekerdi. Karşı koyamazdım. Bir şeyler söyleyerek onu durdurmaya çalıştığımdaysa hafifçe toparlanıp köşesine geri giderdi. Hafifçeydi çünkü bir parçasını daima benim yanımda bıraktığını hissederdim. Gitmesini hiç istemezdim ama o bunu bilmezdi. ‘Peeekii, madem uzak kalmak istiyorsun, o zaman kalalım’ der, bordo renkli, bol tüylü yastığımı sağ kolunun altına alıp otururdu. Dayanamazdım. Birkaç dakika sonra ufak diz üstü sürünüşüyle bacaklarına dolardım bedenimi. Yüzünü avuçlarımın arasına alır, gözlerinin altındaki o derin çizgilerde yavaşça dolaştırırdım parmak uçlarımı. Parmak uçlarının tehlikeli olduğunu söylemişti bir defasında. ‘Parmak uçları hafızayı zorlayan, unutkanlıkları ortadan kaldıran şirin ve aynı zamanda baş belası bir şeydir’ diye eklemiştim hemen. O görmemişti ama ben, bilgiç bir edayla gülümsemiştim. O çizgiler sayesinde onun yokluğuyla baş edebiliyordum. Orası, onu ve onun gizli varlığını sakladığım tek yerdi.

Uzun bir süre hiçbir şey yapmadan uzandım. Masanın üzerinde duran kitaplara baktım. Hangi arada bu kadar çoğaldığını fark edemediğim çakmakları saydım. Tam altı tane çakmak vardı. Bu kadar çok çakmakla ne yaptığımı anlamadım. Yüzümü çevirdim. Kanepenin gülkurusu rengiyle yüz yüze geldim. Burnumun ucunu bastırarak tanıdık bir şeyler ararcasına olduğum yerde daireler çizdim. Ellerime baktım. Tırnaklarım renksizdi. Parmaklarımdaki yorgunluğun sebebini düşündüm. Parmaklarım yorgun muydu gerçekten? Gökhan aklıma geldi. Bu kadar küçük ellerin güçlü olmasına bir türlü anlam veremezdi. Kontrol et şu parmaklarını diye durmadan kızardı. Güya kendisini, şakalaştığımız zamanlarda, benden ona karşı böyle bir güç gelecekmiş gibi ayarlamamıştı. Ne demekse? Sanki onu usulca sevmemi istiyormuş da ben karşı koyuyormuşum. Zaten onunla birlikte olmaya başladığımdan beri, ona dair hiçbir şeyi anlayamadım. Ne zaman konuşmaya kalksam, ilişkimizdeki rahatsızlıkları dile getirmeye çalışsam ‘dırdır etme, bir kere de sessiz kalmayı’ dene derdi. Dırdır eden kadınlardan haz etmem. Dırdır eden bir kadın olmadım hiç! Bunu bile açıklamama izin vermezdi. Varsa yoksa geçit vermez duvarları. Yıkılmayan. Muhafazakârlıkla modernlik arasında sıkışmış bir benliğin, can çekişen cümleleri.

Üzerimdeki miskinliği atamıyordum. Bıraksalar saatlerce uyumak, yan gelip yatmak için sebepler bulabilirdim. Kalkıp üzerimi giyindim. Bu eve, birbirine karışmaya başlayan seslere daha fazla tahammül edemedim. Ne zamandır saçlarımı kestirmek istiyordum. Bir iki yıldır nereden musallat olduysa saçlarımla uğraşmaya başlamıştım. Murat, kuaförüm, beni her gördüğünde yine ne isteyecek benden bu deli kadın diye şaşkın gözlerle yüzüme bakardı. Hep aynı şeyi isterdim aslında. Biraz kadınsı, biraz çılgın kimi zaman da çocuksu ifadeye sahip olabileceğim bir model. O da makası eline alır almaz hızlı el hareketleriyle oradan buradan kesmeye başlardı. Bilirdi benim uzun süre o koltukta sabit kalmayı sevmediğimi. Eli hızlıydı. Bu yüzden yıllardır ona gidiyordum. Hatta bir defasında, kesimi bitirdikten sonra aynaya bakmış ve kendimi bambaşka bir şekilde bulmuştum. Düşündüğümden daha çılgınca olmuştu. Otuzunu geçen her kadın anlamsızca, ilerleyen yaş buhranlarına girer ve yaşını küçültmeye çalışır ya ben de tıpkı onlar gibi kendimi yirmisinde taş gibi bir kadın olarak görmüş ve kocaman bir çığlık atmıştım. Ayağa kalkıp Murat’a teşekkür ediyordum ki  ‘sen şimdi bana sarılırsın da bu sevinçle’ demişti. Sarılmamı istediğini biliyordum. Sarılmak ne kelime, boynuna atlayıp iki tane kocaman öpücük bile kondurmuştum yanaklarına. Murat’ın hayretler içinde kalmış halini dün gibi hatırlarım. Murat beni severdi. Çok konuşmazdım. O ise sevdiğim kitaplardan, tangodan bahsedip sorular sorarak beni konuşturmaya çalışırdı. Aynadan hafif tebessümlerle geçiştirirdim. Sinir olurdu sessizliğime. Aldırmazdım.

Yaz günlerinin en sevdiğim saatleri, havanın yavaşça kararmaya başladığı anlarıdır. Ne sıcak ne soğuk olur. Rahatsız eden sıcak, yerini tatlı bir ılıklığa teslim eder. Keyifli bir yürüyüş için bundan iyisi can sağlığı.

Dışarı çıktım. İstanbul’un gürültüsü hiç bitmiyordu. Günün hangi saatinde olursanız olun bir yerden bir yere gitmeye çalışan insan kalabalığını görmek mümkündü. Bu şehirde insanın kendisiyle bile baş başa kalması neredeyse imkânsızdı. Onca saat evde pineklediğime kızdım. Hava muhteşemdi. Otobüse binip bu güzel havayı kaçırmak olmazdı. Yolum oldukça uzundu ama yürümeye karar vermiştim. Serdar’ı düşünüyordum. Hayatıma girişiyle alt üst olan her anımı… [İşin tuhaf olan tarafı da mutluluktan alt üst olmuş bir hayatım vardı artık.] Uyandığım ve uykuya daldığım zaman dilimleri arasında, aklıma ne zaman düşeceği belli olmuyordu. Hoş oradan hiç çıkmıyordu ya! Eksik bırakılmış yanlarımı, unuttuğum cümleleri, kendini deliler gibi mutlu hissetmenin ne demek olduğunu onunla yeniden hatırlıyordum. En güzeli onu özlüyordum. Birini, içinde herhangi bir şüphe olmadan özlemek güzeldi. Beklemek, geldiği dakika ona sımsıkı sarılıp onu bir daha hiç bırakmamak isteği, çok çok özeldi. Zaten bu yüzden kapıyla oturma odasının arasında bir yerde, uzunca bir süre birbirimize sarılır kalırdık. Sanki oracıkta ondan kopsam bir daha sarılamayacakmışım gibi gelirdi. Sağ yanağının altına dudaklarımı, başımı boynuna koyup kokusunu doyasıya içime çekerdim. İlk orada fark ettim. Ne olursa olsun kalmalıydı. İçimde, aklımda, sözcüklerimde, dinlediğim müziklerde, yolculuklarda, kalbimde, bana ait olan her duygu ve her yerde.

Yürümeye başlayalı bir saat olmuştu. Neredeyse durağa yaklaşmıştım. Sesini duymak istedim. Arayamazdım. Ama buna da alışmıştım. İnsan her şeye alışabiliyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Çünkü ne zaman bir duygudan kaçsam böyle yapıyordum. Koşarcasına yürüyordum. Düşüncelerimle hızlanan adımlarım arasında bir şeyleri hatırlamak daha zordu. Otobüs çabuk gelmişti. Yine tıklım tıklım doluydu. Kokular, bedenler, yüzler, koltuk başlarını tutan eller, her şey birbirine girmişti. Kimseye dokunmadan arka köşede kendime bir yer bulmuştum. İstemediğim hiçbir şeyin tenime dokunmasından hoşlanmıyordum. İki büklüm o köşede, aklımda Serdar’la gidiyordum.

Otobüsten birkaç durak erken indim. Ne zamandır, bu şehre ilk geldiğim günlerde yaşadığım zor zamanları atlatabilmek için kendime bulduğum kırık dökük, boyası dökülmüş o bankta oturmamıştım. Hani bazı şeyler vardır, birine anlatamayacağınızı ya da anlatmanın zahmetli olacağını düşündüğünüz… İşte o bank, benim dile dökemediklerimi dinleyen sessiz sedasız arkadaşımdı.

Haliç her zamanki gibi tek başınaydı. Nedense bu her yandan kıstırılmış su parçasını kendime benzetirim oldum olası. Sanki Hasköy’den, Fatih’e uzanan bir yalnızlığın karşılaşması gibi bakar gözlerime, sessiz ve yalın. Tüm giysilerini üzerinden çıkarıp bir kenara fırlatmıştır. Çırılçıplaktır ve üşüyormuşçasına titrer. Havanın sıcaklığına aldırmayışı kendi yazgısına düşülmüş tarihtendir belki de. Onca hezeyan, onca savaş ağır gelmiştir yüreğine de böylesine kapana kısılmıştır Haliç’in bahtı. Sessizliği canımı yakar. Oysa konuşsun isterim. Acılarından, çekip gidenlerden…Sesini duymasam da bana bir şeyler fısıldasın. O susmayı tercih eder ama ben anlatırım içime binlerce kor bırakıp kaçıp gidenlerin öyküsünü. İşte bugün de sırf birkaç söz söyleyeyim de beni duysun diye buraya gelmiştim. Sesimi duyurabildiğim için şanslıydım.

Başladım anlatmaya vakit kaybetmeden. Kuş sesleri karıştı mırıldandığım cümlelere. Gülümsedim. Doğanın cana yakın, insancıl tarafı beni her zaman kendime getirmiştir. Böyle anlarda bir dostun bile kapısını çalamayacak kadar insanın kendi başına kalmış olması acıydı. Birkaç defa dilimin ucuna gelse de söylemek için çırpınsam da başarılı olamamıştım. İçteki sızıyı dağıtacağını düşündüğün an geliyor sanki hiçbir şey paylaşmamışsınız, onca arbededen birlikte çıkmamışsınız, her ne olursa olsun yan yana kalacağız sözleri hiç söylenmemiş de, sana uzak bir şehirmiş gibi orada öylesine durabiliyordu. Yargılanma olasılığının böylesine ağır bir duygu olduğunu en nihayetinde ben de öğrenmiştim. Korkuyordum. Belki bana o an içinde, yaşadıklarımı anlatırken sessiz kalacaktı. ‘Seni anlıyorum can dostum’ diyecekti. Peki ya sonra, sonra hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktı? Davranabilecek miydi? İçten içe bana kızarken ağzından çıkan kelimeler beni mi destekleyecekti? Ya da gönülsüzce bana mı bırakacaktı seçimi. Samimiyetsizlik kadar sinirlendiğim çok az şey vardı. O yüzden bütün olanları kendime saklamak daha kolaydı. Hiç değilse kendi kendime attığım tokatların üstesinden gelebiliyordum. Ama onun tokadını hiç yememiştim. Biliyordum, ağır gelecekti. Kendimi aşağılanmış, aşağılık bir şey yapıyormuş gibi hissedecektim. Sustum. İçim yana yana sustum. Bazen vicdanın içten gelen sesini duymak daha gerçekti. Ona birisi müdahale ettiğinde baş etmek için çok daha fazla çaba sarf etmek gerekiyordu.

Güneş iyiden iyiye kendini gözden kaybolmaya başlamıştı. Gökhan kim bilir neredeydi? İlişkimizin gideceği bir yer yoktu. Birbirinden haberdar ama aynı oranda da uzak olan iki insandık. Varsa yoksa Serdar’ın kuşattığı bir evrenin ayak izlerinin peşinden gidiyordum. Haliç bile içimdeki birden fazla sesin durulmasına yardımcı olamamıştı. Ne kadar anlatsam da her cümle bambaşka bir anı da beraberinde getiriyordu. Boşalan duyguların yerini yenisi alıyordu. Oturduğum banka gözüm ilişti. Hiç tanımadığım insanların bıçak darbeleri, isimleri, muhtemelen yağmurdan silinmeye yüz tutmuş birkaç kelime, hepsi bir hikâyenin dile getirilmiş kahramanlarıydı. Onlar da benim gibi burada oturmuş, bir şekilde kendilerini ifade etmeye çalışmışlardı. Bir yerlerde hiç tanımadığımız ne kadar da çok ortak kader anlatısı vardı. Bu nedenle sahiplenmek kolay oluyordu.

Gökhan’ı aradım. Her zamanki gibi uzun uzun çaldı. Ses yok. Birkaç gündür ona ulaşmak neredeyse imkânsız hale gelmişti. Operatörlerin sevimsiz bant kayıtlarını dinlemek sinir bozucuydu. “Aradığınız kişi şu anda bir başkasıyla konuşuyor, aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, aradığınız numara artık kullanılmamaktadır.” Benimse aradığım numara artık açılmıyordu.

Biraz daha oturdum. İçimden geçenleri söylemediğim zamanlarda başlayan kaybolmuşluk hissi içtiğim sigaranın dumanı gibi etrafımı sarıyordu. Yine de burayı seviyordum. Bir şekilde beni anladığını, varlığımın bile anlaması için yeter bir sebep olduğunu hissedebiliyordum. Nesnelerin dünyası sadeydi. Bizim gibi hesapları yoktu. Düşünmek, insanoğlunun ödediği en büyük bedeldi. Yollar iç içe girmeye ve o yollar üzerinde lâbirentlerimizi kendimiz yaratmaya başladıkça, mutlak sona kadar devinim devam edecekti. Fedakârlık yapmayı hiç bilmeyen bir insan bile olsa, eninde sonunda herhangi bir şey için yapacaktı. Güzellikle olmayan zorla oluyordu nasıl olsa.

Eve gitmeyi istemiyordum. Ağır ağır doğruldum. Karşıda, Balat tarafında havai fişekler patlıyordu. Yaz, kış demeden aşina olduğum bir görüntüydü. Balat ve o taraflar için havai fişekler, geceyi karşılayan güneş ışıkları gibiydi. Önce ıslık çalıyormuşçasına yükselen, ardından güm diye yavaş yavaş inişe geçen bir ses duyarsınız. Oysa bir havai fişek neye benzer hiç bilmem. Üstelik çoğu zaman da korkarım. Kim bilir birileri de bu durumdan mutludur. Hayat karşılıksız çek gibiydi biri size mutlaka veriyor ama iş bozdurmaya gelince, karşılığını bulamıyordunuz.

Haliç’in kıyısından Koç Müzesi’ne kadar yürüdüm. Oradan yol kenarındaki daracık kaldırımlardan ilerleyerek Aynalıkavak’a kadar çıktım. Burada nerdeyse her ev, her bina birbirine kapı komşusudur. Bitişik nizamda yükselir her şey. Başınız döner. Gökyüzünü görememek ürkütür kimi ara sokaklarda. Ama sıcaktır da buranın kalabalığı. Havası yalnızca kendinedir. İstanbul’un gürültüsünün, birbirinden uzak insanlarının sözü geçmez. Kendi halinde kapana sıkışmış bir hali vardır. Demirciler, oto tamircileri, fabrikalar eşlik eder yol boyunca. Hele böyle neredeyse geceye dönükse zaman, karanlıktır da. Sokak lambalarının dermanı yoktur. Aydınlığı bir tek kendinedir. 

Aklımda eksilmeyen düşünceler, kalbimde elimi kolumu bağlayan ve asla dikiş tutmayan bir ilişki karmaşasıyla yol boyunca yürüdüm. Gelen ilk otobüse atlayıp Şişhane’de indim. Ara sokaklardan Pera’ya çıktım. Burası İstanbul’un en sevdiğim yerlerindendir. Eski binalar tuhaf hikayeler anlatır size. Tarihin koridorlarında yankılanan sesler duyarsınız. Adımlarınız sessizce eşlik eder bu yolculuğa. Kabarelerde çalınan müzikler dolar kulaklarınıza. Sanki birdenbire zamanda bir anı atlamışçasına gözünüze değen her yer her şey başkalaşmaya, bugünün çok sesliliğinden uzaklaşmaya başlar. Birkaç yüzyıl öncesine yapılan bu geçiş içinizi anlatılmaz bir coşkuyla kaplar. 

Bu geçiş bana iyi geliyordu. Her defasında aynı duygularla, aynı sokaklardan geçiyor olmak içimi dolduruyordu. Bir şansım olsa, zamanda geriye gidebilsek hiç düşünmeden o geçmiş hikayelere giderdim. 
Akşam olmuştu. Biraz hayaller biraz da gerçeklerle günü devirmiştim. Elde kalan yine aynı hezeyanlardı. Serdar zamanı geldiğinde hayatımdan çekip gidecekti. Biliyordum. Ne ben onun hayatına tam olarak girebilecektim ne de o benim hayatıma girebilecekti. O son noktaya hangi koşulda geleceğimizi bilmeden gizli kapaklı gerçekliğimizde zamanı öldürmeye çalışacaktık. 


Saat gecenin üçü. Yine ne yaparsam yapayım uyuyamıyorum. Küçük bir kız çocuğunun dinlemeden uyumayacağı bir masal gibi ben de sana dair bir şeyle karşılaşmadan lanet olası gözlerimi kapatamıyorum. Sabah, er geç olacak. Gökyüzü ya derin bir maviyle kaplanacak ya da gri siyah bulutlarla örtünecek. Gündelik telaşlar sabahın erken saatleriyle birlikte ayaklarımıza dolanacak ve ikimiz de birbirinden farklı yollarda, bir yerlere yetişmek için yola koyulacağız. 
Bin bir zorluklarla günü devirmeye çalışırken aklımıza gelip orada çöreklenen anların bekleyişiyle birbirimizi deli gibi özleyecek, bir araya gelmenin fırsatlarını yaratmak için çaba sarf edeceğiz. 
Ve gün gelecek bütün çabalarımız çaresiz kaldığımız bir gerçekle son bulacak… Yine de sen hep hayatımda kal olur mu?









25 Haziran 2020 Perşembe

Asansör Hayatlar -I-



“Onda hoşuma giden ilk şey cesaretiydi. O zaman erkeklerin hem çok cesur hem de yalancı olabileceklerini bilmiyordum.  Fransız Teğmenin Kadını/John Fowles


Otuz nisan sabahı büyük bir gök gürültüsüyle uyandım. Mor perdenin neredeyse yere değdi değecek aralığından sızan rüzgârın serinliğinin sinsi sinsi omuz başlarıma vurduğu bir anda gözlerimi açtım. Yasemin kokusu havada asılı kalmıştı. Minicik çiçeklerden öylesine güçlü bir koku yayılıyordu ki bütün varlığımla hissedebiliyordum. Hem güzel hem de tedirgin edici fakat kesinlikle bilincimi ayık tutmak için çabalayan tuhaf bir enerji dolaşıyordu etrafımda. Üstelik korku bey de hemen yanımdaydı. Onu böyle adlandırmak şu an için kolayıma geldi. Bir şeyler isme dönüştüğünde işin içinden çıkmak beni rahatlatıyor. Yoksa elbette korkunun bir cinsiyeti yok. Sanki tüm dünya kocaman bir sessizliğin içine hapsolmuştu. Ben, yaseminlerin kokusu ve birazdan neye dönüşeceğini bilmediğim sabah sahnedeydik. Yasemin kokusuyla uyanışım arasında bir bağ mutlaka vardı. Saat sabahın dört buçuğuydu ve ben böyle saatlerde genelde uyanmazdım. Uyanmam istenmişti. İsteyen kimdi? Niye özellikle o sabahı beklemişti? Bunu size şimdi açıklayamam ama bu, böyleydi. Zaten benim de bunun nedenini buluşum o günün akşamına doğru olmuştu. Nasıl olsa artık bir süre buradayım. Sizler bir defa bu asansöre bindiniz. Ha şunu da şimdiden belirteyim. Asansör hem yukarı çıkıyor hem aşağıya iniyor. Yani katlarda duramıyorsunuz. Bir müddet sonra zamanla da işiniz olmayacak. Siz de benim gibi koy vereceksiniz ve oyun başlayacak.

Evet, nerede kalmıştım? Hah, yaseminlerden bahsediyordum. Derin derin odayı içime çektim. Ben çektikçe içim doldu. Her nefes, içimdeki şeytanı dürtüyor ve sağ tarafımda duran saatin dakikalarına baka baka: “Yapacaksan şimdi yap, tam sırası” diyordu. Birkaç dakika yorganın altında kalakaldım. Düşünceler havuzunun içine daldım. Hani bilirsiniz, çok önemli bir şey yapmadan önceki o birkaç dakikalık an vardır ya karar vermeniz gereken o an, işte tam o andaydım. Birazdan yapmayı düşündüklerimin getirileri ve benden olası götüreceklerini hesaplamaya çalışıyordum. Matematiğin yetersiz kaldığı, duyguların paldır küldür kendini yokuş aşağıya bıraktığı ve size:  “Hay Allah kapana kısıldım.” dedirten çirkin bir haldeydim. Bir şeyler olacaktı. Bir yanım bundan emindi fakat hesapları denkleştiremiyordum. Hepimiz gerçekleri isteriz. Öyle ya da böyle. Ama çoğumuz o gerçeklerle ne yapacağını bilmez. Kimi zaman bambaşka duyguların da birleşmesiyle gerçekler ordusuyla baş edemeyiz. Bedenimin ağırlığı beni yatağa doğru geri çekiyordu. Belki de korkunun ağırlığıydı. Ne de olsa şeytanın benden talep ettiği şey karşılığında cesaretimi satacaktım. Korku ve cesaret kimi zaman yan yana gelmemesi gereken iki duygu. Hele ki korku var gücüyle bastırıyor ve cesaret de hemen yanı başında sızım sızım sızlanıyorsa…  Bu ikiliye yılların getirdiği merak da eklenirse, hiç durmayın. Hemen kaçın. Her neredeyseniz, her kimleyseniz direkt ortamı terk edin. Ya da kalın, benim yaptığım gibi arafta kalmayı deneyin. Çünkü ben kaçamadım. Bu üç usta kurgucu beylerin insafsızlığında boğuldum. Bir tutam gerçek uğruna bütün bir geçmişle hesaplaşmak zorunda kaldım.
İşte otuz nisan sabahı öyle bir asansöre bindim ki o gün bugündür hangi katta ineceğimi bulmaya çalışıyorum. Bir aşağı bir yukarı savrulup duruyorum.

Hikâye burada yeni bir başlangıç yapsa da aslına bakarsanız her şeyin başlangıcı çok çok öncesine dayanıyor. Yıllar öncesine yavaş yavaş savruluyorum. Sonuçta her savruluşun durulduğu bir an mutlaka gelecektir. Kaos ve düzen birbirinden çok uzak şeyler değil.