PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Senin Bir Adın Yok

Küçük bir merhabayla devralınır yaşam. Aniden bir ses düşer güne, beklenmeyen anın güzelliği buradandır.. Kapıyı açarsınız ve ardındakinin kim olduğunu çok da fazla umursamadan, içeriye davet edersiniz... Gelenin rahatlığından mıdır; yoksa içeriye alanın vurdumduymazlığından mıdır bilinmez ama huzur dolu bir kaç "an", günün sayfaları arasından usulca koparılır...

İki oda arası değişen yaşamlar tanıdım. Birinden diğerine geçerken adımlarını değiştiren insanlar. Gecenin pimini çekerler ihtirasları uğruna ve onlar en çok mekânlar arasında yerleşemezler aşka.

“Burcu Burcu
Böyle seslenmek istedim sana; çünkü başına ‘sevgili’ koyduklarımız hep gitti, gidiyor…”

Adına ne demeliyim diye düşünürken geldi aklıma bu cümle. Sandığınız veya sanmadığınız ya da sanmak zorunluluğunu tıpkı ağır bir sorumluluk gibi üzerinizde taşıdığınız anlam sepetinizden uzakta durmaya çalışsanız da biliyorum çok da başarılı olamayacaksınız. Bir defa başına kondu mu aşk cümlenin, evirseniz de çevirseniz de başka yana alıp da koymak aklınızın ucundan bile geçmez. Biliyor musunuz ben sizin gibiler yüzünden yaraladım tırnak uçlarımı. Sizlere anlatmaya çalışırken düşlerimi hasar verdim en değerli varlığıma. Zararı yok şimdilerde neyin ne kadar, nerede, hangi zamanda kaybolup gittiğine. Çünkü anlıyor ki insan, asıl yaralanan kendisi değilmiş insanın. Şimdi gökyüzüne açılmış gözlerimin baktığı yerde bambaşka bir dünya duruyor. İkimizin arasında, ikimizden olma…

Kış mevsiminin en belirgin özelliği karın yağmasıyken, benim için daima bir şeylerin ilke imza atması olmuştur. Duygulara dökülen karların bıraktığı izler, müziğin üşürken tende bıraktığı, o kimi zaman anlatmakla yeri doldurulamayacak ısısı, yahut kimseyle kimsesizliğin karşılaştığı o muhteşem ince çizginin üzerinde, tanık olduklarıma kattığı anlam…
Kış başlar, yolculuklar bitti sanırken bir diğerine doğru yola çıkılmıştır aslında. Yolun hemen başında, öykülerinizin çerçevesini belirginleştiren o küçük ayrıntılar saklıdır. Ayrıntıların parantezlerini aralayıp içine bakabilme cesareti içinizdedir. Bütün toplumsal yargılamalar ve toplumun korkuyla salgıladığı değerler, sizin değişkeninizdir.
Matematiğin egemenliğinde bir yaşam sürmeyi siz seçmemiş olabilirsiniz; ancak bu onun varlığını yadsımanız yahut hiç yokmuş gibi davranmaya çalışmanız anlamına gelmeyecektir hiçbir zaman. O, oradadır. Bir defa, ince bir hareketle koordinatları belirlenmiştir yeryüzünde. Koordinatları görmezden gelseniz de çoğu zaman, yeri sabitlenmiştir. Belki de yaşamın içerisinde, kimi zaman türlü oyunlarla alt etmeye çalıştığımız, kısaca görmezden gelmeye yeğlediğimiz şeyler, o parantezin içine bambaşka şeyler koymamızı sağlıyor.

“Yaşamını kendi eliyle bir başkasına veren insanlar tanıdım; çıkış yolunu ararken kendi çıkışları olduğunu unutan… Olmazların evini giydirirler bir gecede kadına ve erkeğe. Şırıl şırıl akan bir pınarın kuraklığını avuçlarlar sonra ve onlar en çok, düşlerde karşılamaya çalışırlar kendi çıkış yollarını…”

Küçük, minicik bir merhabaydı senden devraldığım, devrilirken… Biliyordum, yine dayanamayıp doğrulacağımı, kendi el yazması düşlerime kaldığım yerden devam edeceğimi. Odanın gürültülü tekilliğini kendi başına bırakıp yerimden kalktığımda, kısa bir süre sonra belli belirsiz bir iniltiyle kapımı çalacağını bilmesem de; buhranlı günlerin kapağının er geç kapanacağını hissediyordum. Böyle anlarda içimden kuvvetli bir çocuk var gücüyle bağırır benim. Onunla uğraşmak, kendimle uğraşmaktan inanın daha zordur. O biçimsiz güzelliğiyle durmadan bir şeyler anlatmaya çalışır. Sus demek isteseniz de susmayacaktır. Canı yanmıştır bir defa içine bıraktıklarınız yüzünden. Sızlamıştır. Uykusuzluktan, her daim yaşadığı gecesizlikten yorulmuştur. İlahi bir ses bırakır dudaklarınıza mırıldanmanız için. Tanrı’nın adı yazgınıza bağlanır o andan itibaren… Yazarken fark edersiniz onu en çok; yazarken ve gözlerini açıp bakarken etrafa. Karşınıza çıkan her bir dokuyu anlamaya çalışırken. Gelir ve ruhundan yükselen sesi içinize, o en sancılı yerlerinize bırakıverir ansızın. Başkalaşımı her saniye hissetmeye başlarsınız; çünkü bu öyle bir şeydir ki aldığınız nefesin hızına bile etkide bulunacak kadar heyecan verici… Önce belli belirsiz bir gülümseme yerleşiverir unuttuğunuz çizgilerin üzerine, sonra dolaşan diliniz açılıverir suskunlukları yırtarak… İşveniz, sevdanız, çekilmeyen dününüz yer değiştirir o çocuğun dokunduğu yerden… Tutmak istedikleriniz yeniden canlanıverir başucunuzda, tutamadıklarınıza tatlı bir göz kırpışıyla. En başta aslolanlar çizilir yüzünüzün en tenha köşesine. Kaybolmuşluğunuz devralınır varoluşla. Oysa inkâra yeltenemeyecek kadar varsınızdır aslında…

“ Kendi geçmişini seslendirmekten vazgeçen bir erkek tanıdım. Onca yitirilmişliğin ardından, tüm o kayboluşlarını büyük bir güçle kendinden çekip çıkarmaya çalışan… Suskuyu tek kalemde yırtabilecek kadar cesurdu ve o en çok, çocukluğumu alıp saklıyordu göğsüne.”

Aylar oldu. Yine o sihirli değnek bir şekilde kendine bağlamayı başardı yaşanılanları. Ufak hediyelerle tamamladı döngüsü ve işleyiş her geçen gün kendisine çekmeyi başarıyor tanımlanamayan bir cevapsızlıkta. Belki de ilk defa bir insanın gözlerine baktığımda etrafımdaki her şey birbirine geçiyor olağanca hızıyla.
Başım dönmüyor…
Ruhum teslim olmuyor…
Bedenim yorulmuyor…
Bir depremle yaşamımı bir an devraldığını düşündüğüm ekim; yine bir ilkbahar yolcusunu yanına alarak yürümeye devam ediyor. Sonbahar ve ilkbaharın anlamını düşünüyorum, doğum lekemdeki ize bakarak… Bir kez daha doğacağım eylülde. Bir kez daha o hiç görmediğim odanın resmini çizmeye çalışacağım ellerimle.
Ellerim, Tanrı'ya en yakın olduğum yer belki de...

Adını sevgili koyduklarımız gitti demişti ya lacivert gecelere yakıştığını düşündüğüm o adam... - gitmeyesin diye seni sorgulamıyorum...- İşte bu yüzden senin bir adın yok.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kurtarılmış Bir İhanet

Yıllarca bıkıp usanmadan gelip geçti aklımdan her bir anıyı da içinde barındıran küçük ve anlık kaçamaklar. Geceler boyunca bir kırık aynanın karşısında sayıkladım durdum. Aynadan yansıyan bakışların kaybolduğu gün dönümlerinde, her gün bir öncesinden daha da fazla acı duyuyor, derin ve karanlık girdaplarda boğuluyordum.

Zaman, sorgulanması gün geçtikçe zorlaşan bir yol ayrımı gibi önümde duruyordu. Belirsiz çıkışlarım oldu. İnişlerim de… Seni yaşamak, ağırlaşan intihar nöbetlerine tutulmak kadar güzeldi. Her soluk alışverişimde üzerimde tıpkı bir nefes gibi çoğalan bu tutku, silinmiş bir geçmişin ulaşılması zor sayfalarında kendine bir yer edinmek istercesine peşimi bırakmıyordu. İçimde titreyen, içimde kırılan sendin. Seni bu dar kapılara, yaşamla ölüm arasına sokmak ve sana yeni anlamlar vermek istemezdim. Olmadı işte. Bu da tabiki diğerleri gibi olmadı. Sözler bir yolculuğun sonu kadardı. Başlangıcının nerede olduğunu bilemediğim ilişkiler kadar da uzak.

Gözlerim durmaksızın seni çağırıyordu. Sanki bir ateş olsa, tenin bedenimle barışsa,  her şey kendiliğinden geceye karışacaktı. Duvarlar tanık olacaktı iki kadeh şarabın dudakta bıraktığı o saflığa. Yalnızca biz olacaktık gecenin kayıp ve sessiz boşluğunda. İçimizde kırık dökük bir gözyaşıyla, yitip giden bir sarhoşluğun ağır yükünü paylaşacaktık. Ellerimizde sigaranın bıraktığı bağımlı bir arzuyla dışarıda yağan kara durmaksızın lanetler yağdıracak belki de elimize yüzümüze bulaşan simsiyah acıların yerine bembeyaz bir masumluğun karşımızda öylece yeryüzünü sarıp sarmalamasını kaldıramayacaktık.

Yarım kalan bir aşkın son çırpınışları gibi can çekişiyordum. Yarım bıraktığım, cevaplamaktan ölesiye korktuğum öyle çok soru vardı ki! İnsanın bazen her şeyi boşvermeyi istediği ve ne olursa olsun yaşamalıyım dediği anlar vardır ya işte sen de böylesi bir anda karşıma çıkmış ve beni karşı konulması gittikçe zorlaşan bir arzunun içine çekmiştin. Sınırlarımı altüst edip bana bambaşka bir kimlik vermiştin. Elimde son kalan ihanete de ihanet etmiştim. Bu öyle bir yol ayrımıydı ki karar vermekten korktuğum ve hangi yolun doğru bir seçim olduğunu bulamadığım… Bir kez daha böyle bir belirsizlikte boğuşmak beni ve sana dair beslediğim tüm hisleri darmadağın etmişti.

İhanetin karşı konulamayan çekiciliği beni esir almıştı. İstediğim bir başkasıydı oysa. Yine de geçip giden her şey şimdi dönüp baktığımda derin bir sancı ve belki koyu bir pişmanlık olarak yaşantımdaki yerini yavaş yavaş alıyordu. Onca yıl verdiğim savaştan sonra sadece anlık bir dokunuşun tenimde böylesine büyük yaralar açması beni kahrediyordu. Vücudumun her yerine büyük bir hızla yayılan suçluluk duygusu, düşündükçe kalbimde bir ağrıya ve beynimde parçalanmaya sebep oluyordu. Ne yana baksam asıl duygularımı ve sevgimi paylaştığım kişi karşıma çıkıyordu.

Nasıl yaparsın? Sorusunu yüzlerce kez kendime sordum ama her defasında olağanca hızlı bir şekilde kaçtım cevabından. Belki de tek gerçeği, aslında acı gerçeği bilen, ben ve o olduğu için ısrarla kaçındım cevabı vermekten. Aylar sonra yüzüne baktığımda bu kez de bakamayan kişi ben olmamak için kaçtım.

Biliyordum anlamayacaktın. Yine her zaman ki gibi sarılacaktın. O yıllardır beklediğim ve bir tek sen de bulduğum sevgiyi, büyük bir şevkatle ellerime bırakacaktın. Ben sana masallar anlatacaktım. Günün birinde bulmayı istediğim şeyden bahsedecektim. Sen de bana ortak olacaktın. Dedim ya anlamayacaktın! Fakat yine de bunu bilmek bile beni rahatlatmıyor. Çünkü ben sana her baktığımda o ihaneti ve karşı koymakta zorlandığım arzuyu anımsayacaktım.
Ne yapmalıydım? İstemediğim ama buna rağmen kendimden uzaklaştıramadığım ihaneti nasıl yok etmeliydim?

Zaman galiba bedenimde açılan yaraları kapatmak için en iyi çareydi. Yine sığınmak zorunda kalacaktım ona. Yine bazı şeyleri tüketmesini bekleyecektim. Elimde son kalan huzuru da ona verecektim. Geriye kalacak olansa kurtarılmış bir ihanetten arta kalan yitirilmiş bir güven olacaktı ve sen bunu ne zaman, nerede ve kiminle yitirdiğimi asla öğrenemeyecektin. Acısını da yıllarca gözlerine baktıkça yaşayacaktım. 

25 Ocak 2011 Salı

Kurşunsuz Cepheler

Kurşuni cephelerde konaklar
Devr-i nev…

Bilirsin, hüzzam makamının teli ince, sebebi kalışlarının derinliğine dalışları boğucu, vesikası alında, keskinliği kındadır.

Başucuna sarılıp saklanışa eklenecek yollar. Yavaş yavaş akşam olacak ve efkâr, sigaranın tütününde basılacak duvarlara. Nekâhatı geciktirecek, yeşil örtüler. Gece, ansızın hükmedecek içlenen başkaldırışlara.

Bilirsin, askıda duran makyajın yazgısı susuşlardadır…

Kırgınlığın boynu bükülecek, diyarın saç teli omuzlarına düşüp inkâra yeltenecek… Nedenler gizlenince nehrin akışına, hüviyetsiz uykunun suskunluğunda, sıkıştırılmış kapakların musluğu açılacak…

Bilirsin, yazısız resimlerde şekillenen bakışların dizeleri yakındır yağmura…