PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

21 Mayıs 2015 Perşembe

Çöl


“Bir insan kendini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa, kendi başına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.” Cesare Pavese


Onu ilk defa salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Omuzlarından aşağıya kıvrılan saçları rüzgârda tıpkı bir yılan gibi askılı bluzunun boş bulduğu yerlerinden içine doğru sokuluyordu. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Oraya her ne nedenle geldiyse uzaktan da olsa o nedenin bir parçası olmayı istiyordum. Onun bilmediği bir neden. Aradığı, adını koyamadığı ama içinde onunla olmayı başarmış bir neden. İlkbahar henüz bitmişti.

Bir süre elimdeki kitabın sayfalarını boş boş çevirmekle yetinmiş, parmaklarımın ucuna değen saman kâğıdının kokusunu içime çekmiş ve kıpırdamadan o parmakların arasından süzüldüğümü düşünmüştüm. Sayfalar geçiyor, kitap bitiyor ve ben yeniden başa dönüyordum. Onu izlediğimi anlamasını istemedim. Oysa sırtından başka hiçbir ayrıntısını göremiyordum. Gözleri yoktu. Dudakları yoktu. Beni fark edebilmesi için arkasına bakması yeterliydi. Ama o öylesine uzaklaşmıştı ki oturduğu yerden geri dönebilmesi sanki bir mucizeye bağlı gibiydi. Oracıkta bir yerde kıvrılıp uyumayı istediğimi anımsıyorum. Saat ilerliyor, güneş yavaş yavaş parkı terk ediyordu. Öylesine sakin ve ritmik hareketlerle kuma dokunuyordu ki bir süre sonra dalıp gitmişim.

Kendime geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Parkın köşe başlarına kurulmuş sokak lambaları titrek ışıklar saçıyordu her yana ve o hâlâ orada, kum havuzunun içinde oturuyordu. Üstelik bedenin duruşunda da hiçbir değişiklik yoktu. Bu kadar zaman nasıl hareketsiz öyle kalabilmişti? Sanki yüz yıllardır oradaymışçasına sabitti. Ayağa kalktım. Birkaç adımda yanında olabilirdim. Onu ilk gördüğüm andan beri izlediğimi, kum taneciklerini kaç saniyede avuçlarının arasına alıp bıraktığını, muhtemel düşüncelerini daha doğrusu aklından geçenlerin kendimce neler olabileceğini hayal ettiğimi ona söyleyebilirdim. O da önce, rüzgârda uçuşan ve yüzünün her yanını ele geçirmiş saçlarını eliyle boynunun diğer tarafına dolayıp bana bakar ve…

Yerime geri oturdum. İçimde hem onun yanında olmak isteği hem de bu kusursuz yalnızlığı doyasıya izlemek vardı. Bir rüzgârın eskittiği herhangi bir akşamüstü uygunsuzluğu gibiydik. Aramızdaki uzunluk belki birkaç adımdan ibaretti ama ruhlarımız arasında mesafe yoktu. Ona baktıkça beynimin içinde yer etmiş yüzlerce görüntü, ses, kalbimi kemiren sessizlik duruluyordu. Sanki dudaklarını kımıldatmadan bana bir şeyler söylüyor ve belki de “Dur!” diyordu. Yalnızca dur.

Gözlerimi kapattım. Nasıl olsa vücudunun bana dönük olan ayrıntılarının hepsini biliyordum. Kalkıp gitmesini, varlığımdan rahatsız olmasını, bana dair ufacık bir ses bile duymasını istemedim. Dokunduğum her şey günün birinde yitip gitmemiş miydi? Ben bu düşün sürgününde yapayalnız, birçoğu cevaplanmamış soruyla baş başa kalmamış mıydım? O artık benim için dokunmayı arzulasam da dokunmadığım bir gerçek, yalnızca oturduğum yer kadar yaşayabileceğim bir hayaldi. Ve benim bunu yıkmaya hiç niyetim yoktu.
Parmaklarını kum havuzuna her daldırışında yeryüzünden metrelerce aşağıya inmiş, açtığı minik çukurlardan içeri süzülmüştüm. Sayısız kum taneciklerinin arasında yol alıyordum. Onun duygularının küçük odacıklarında bir dolup bir boşalıyordum. Sımsıcak ve paramparçaydım. Sanki zamanın bir anına onunla birlikte makas atmıştık. Her şey bizden ibaret bir görüntünün içinde olup bitiyordu. Fotoğrafımız çok önceden çekilmişti. İkimiz de duruyorduk. Yaşama dair yüzyüze kaldığım ne kadar hesap varsa hepsi onun ellerinin eşelediği yer kadar benimle birlikte durmuştu. Sadece o ve ben. Bizi birbirimizden ayıracak tek bir şey vardı. Beni yeniden okuduğum kitapların sayfalarına döndürecek, günlük rutinlerimin arasında kaybolmamı sağlayacak tek bir şey.

Düzenli aralıkla tenime değiyordu. Aldığım her nefeste kum tanecikleri bütün gözeneklerimden içeri giriyor, boşlukta kalmış her yanımı ince ince dolduruyordu. Şu biçimsiz dünyanın bir sonu yokmuş gibi. Her defasında yeniden sürgün veren dallar gibi…
Boynunu buradan rahatça görebiliyordum. Siyah saçlarının uçlara doğru kıvrımlaşan tellerini, sağ omuzunun üzerindeki beni, bluzunun açık bir yarayı kapatmak istermiş gibi nefes alıp veren yerlerini, soluğunu… Şehirden, insanlardan, katlanmak için yarı ömür harcadığım türlü düzenbazlıklardan kurtulmuş, onun olmuştum. Kendimi kapadığım odalardan, içlerinden geçip giderken tahammül edemediğim binlerce yüzden çok uzaktaydım. Yeniden bedenimin içinde bir ruha sahip olduğumun farkına varmıştım. Öylesine büyük bir hınçla doluydum ki hayata bıraktığım yerden devam edebileceğim sadece uzak bir ihtimaldi. Terimdeki kokular hiç yok olmamıştı. Tenimdeki izler kapanmamıştı. Beynimdeki sorular ben sordukça daha da cevapsız hale gelmişti. Yıllarca bir tek anın hesabını tutmuştum. Fakat şimdi ufacık bir kum tanesinin peşine takılmış, buraya kadar gelmiştim. Onun burada oluşunun benimse onun kollarının arasında, boynunda, göğsünde olmak isteyişimin mutlaka bir nedeni olmalıydı.

Hâlâ neden beni görmüyordu? Oysa ben onun için buradaydım. Uzun yıllardan sonra ilk defa bir kadının sıcaklığını duyuyordum. Birbirimize dayanabilir, bizi bu hayattan uzaklaştıran nedenlere karşı durabilirdik. Geldiğimden beri yalnızca ellerini hareket ettiriyordu. Sanki bedeninin geri kalanı yoktu. Varlığı onu rahatsız ediyor gibiydi.

Dur demişti. Dayanamadım. Boynundaki iki belirgin çizginin tam orta yerine bir öpücük kondurdum. Kımıldamadı. Sonra bir daha. Bir daha. Tepkisizliği canımı yaktı. Parmak uçlarına değersem gittiği yerden onu geri getirebileceğimi düşündüm. Olmadı. Birkaç defa seslenmeye çalıştım. Kum tanecikleri nefesimi tıkadı. Öksürdüm, tükürdüm geçmedi. Yukarı çıkmak için çırpındım. Bana mısın demedi. Avuçladıkça salladım, geri düştüm. Üzerime boşalttığı kumlardan sıyrılmak istedim, yapamadım. Ona ulaşamıyordum. Aklımı yitirecekken gözleri açtım. Orada, kum havuzunun hemen kenarında oturduğunu gördüm. Elleri akordeon çalarcasına bir sağa bir sola yaylanıyor, kumlar parmaklarının arasından dökülüyor ve ben…

Ne yaparsam yapayım o nedenin bir parçası olamayacağımı çok sonra fark ettim. O, kum havuzunun oradan kalkmadıkça ona ulaşamayacağımı, yanında yer alamayacağımı, derdini, onu oraya getirip oturtan nedenleri bilmeden kendimi fark ettiremeyeceğimi acı da olsa anlamıştım. Kendi çölünü, bu kalabalık şehrin herhangi bir köşesinde kurmuştu. Belki de yaralarını böyle sarıyordu. Böyle mücadele etme yolu bulmuştu. Daha kendim bile geçmişin bana bıraktığı yaralardan kurtulamamışken başka birinin içinde bir “neden” olmayı nasıl isteyebilirdim ki? Üstelik bunun için hiçbir şey yapmamışken… Kendi çölümü kurmalıydım.
Onu ilk ve son defa, salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde canımı yakmıştı.



01.10.2014 tarihinde http://egoistokur.com/kendi-columu-kurmaliydim-yaralarimi-boyle-saracaktim/ sitesinde yayımlanmıştır.

17 Nisan 2014 Perşembe

İncir Ağacı

Mürekkep izini bırakıp gitti. Geçmiyor. Bir sandığın kapağı tık dercesine açılıyor. Zorlanmadan… Bütün harfler, bütün sesler, o bir türlü unutulmayan anlar etrafa saçıldıkça elim kolum bağlanıyor. Sanki her şey orada olmaktan ölesiye mutlu. Ya ben?
Onunla artık vedalaşmam lâzım.
Şimdilerde baş etmesi kimi zaman zorlaşan, aklıma geldikçe dipsiz bir kuyunun içinde havasız kalmışçasına beni boğan o kalemi artık unutmalıyım. Zamana yenilmek bilmeyen bir şeyler bıraktım onunla. O tazelikte acılarım kaldı. Bir araya geldiğinde cümle harflerin dile geldiği, cümle hayatın. O ise ilk izi bırakıp da gitti. Bilmem haberi var mı?

Hatırlamak öylesine zor, öylesine ağır ki içimden büyük büyük alevler fışkırıyor. Belki de insan hep aynı isimle karşılaşacağını bildiği içindir.

Yıllar geçti. Mürekkep üstüne mürekkep düştü gömleğime. Ama ben bir tek o izi unutmadım. Kitaplığımın sol üst köşesinde öylece durur. Arada sırada elime alıp bakıyorum. Ondan geriye kalanlar hep taze…
Aynı cevapsız sorular.
Neden bunca yıl geçip gitmişken ve zaman, acımasız geçmişine bir yenisini daha eklemişken bazı anları da beraberinde o karanlığa gömüp geçip gitmiyordu ki? Her şey sanki dün yaşanmış gibi capcanlı.

Balkondayım. Deniz boylu boyunca karşımda uzanmış geceyi selamlıyor. Sorular soruyorum. Dört yıl geçmiş bile olsa üzerinden bir cevap bulabilmek, yaşananları aklamak ve belki rahat bir nefes alabilmek uğruna geçmişin üzerinden yürüyorum. Yalın ayak. Her defasında yaralanıyorum. O gece de öyle olmuştu. Yeri geldiğinde birbirimizi bunaltacak kadar cümle sarf etmeyi beceren biz, ayrı yollardan gidiyor olsak da aynı cevapsızlıkta kalakalmıştık.

Ömer bacaklarını masanın üzerine uzatmış, bir elini de burnunun ucuna tutmuş dalgın dalgın uzaklardan geçen gemileri izliyordu. Geldiğinden beri tek tük konuşmuştu. Pişman mısın bu gece bana geldiğin için? dedim. Cevap vermedi. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Çünkü ne zaman elini burnunun ucuna doğru tutsa sorularımı duymamazlıktan gelirdi. Uzun sürmezdi bu hali. Düşündüklerini toparladığı anda mutlaka hiç beklemediğim bir konuyla sessizliğin içine dalar, sorusunu sorar ve “Hadi!” dercesine çakır mavisi gözleriyle gözlerimin içine bakardı.

Nasıl olsa konuşacaktı. Bekledim.

Uzunca bir süre denize baktık. Sanki derin derin içimize çektiğimiz nefeslerimiz de olmasa bu dünyadan geçip gittiğimizi hiç bilmeyecektik. Masada bir tek ay ışığı kalmıştı. Ellerimi uzattım. Parmaklarımı bir sağa bir sola, yukarıya aşağıya doğru amaçsızca kıvırdım. Ayın yansıyan parıltısı bir şiir gibi dokunup geçti damarlarımın içinden. Hoşuma gitmişti.

Havayı kokladım. İncir ağaçlarının kokusu bütün terası sarmıştı. Sokağın en büyük incir ağacı evimizin hemen karşısındaydı. Eğilip göz ucuyla ona selam verdim. Selamımı almış olacak ki rüzgâr bir nefeslik kokusunu kucaklayıp bana getirdi. Peşi sıra çocukluğum da o selamı bekliyormuş gibi hemen arkasından gözlerimin ucuna kuruluverdi. Göz kapaklarım yavaşça kapandı. Başımı balkon demirlerine dayayıp o günleri düşündüm.
Çocukluğum hep kurak yerlerde geçmişti. Babam sağ olsun, sayesinde o ilçe senin bu il benim dolaştık durduk. Gittiğimiz her yer sanki başka renk hiç yokmuş gibi sapsarıydı. Uçsuz bucaksız bir sarı…
Bozkırın ağır bir hüznü var. İnsan bir defa onu tattıysa ömrü billâh yanında taşıyordu. Toprak efendidir oralarda. Boştur insan ne söylese. O yüzden sarıyı sevmem.
Aklımda yarım yamalak kalmış olsa da kuzeyin, Karadeniz’in özlemi hep saklı durur içimde. Çok çok küçüktüm o yıllarda. Ama insanın içine kadar yerleşenler unutulmaz ya nicelik önemli değildir bıraktıkları esastır hep, işte orası da benim için öyle. Anılarımda tekinsiz bir hatırlamaya denk düşse de sarının da dışında bir renk, renklerin olduğunu Karadeniz’de öğrendim. Orada bağışladım dünyayı. Affetmeyi, sevmeyi, her yağmur yağdığında otların arasından baş gösteren salyangozlara dokunmayı orada öğrendim. Dağ çileklerinin izini sürdüm. Kokusuna adımı feda ettim. Fındık ağaçlarında yuva kurdum. Yapraktan düşen tırtıllarla birlikte yürüdüm. Hiç incitmedim. İncinmedim. Yaşım o zamanlar tek haneli. Anlat deselerdi yine ilk buralardan başlardım anlatmaya. Belki de zorla alınıp başka yerlere gitmediği için hâlâ böylesine benimle.

Ömer’e baktım. Ötelere bakıyordu. Sanki denizin son çizgisini geçmiş, benim göremediğim o yerlere çoktan gitmiş gibiydi. Oysa yanımda olmasını, ilk günlerdeki heyecanla bana sarılmasını ne çok istiyordum. Zaten çok az görüyordum. Son günlerde ne zaman gelse az az konuşuyor sonra da kendimi içinde hissetmediğim bir sessizliğin peşinde kaybolup gidiyordu. Aklından hiçbir zaman tam olarak ne geçtiğini anlayamıyordum. Aylar öncesinin o aşk dolu cümleleri de bir şeyleri çözmeme yeterli olmuyordu. Aşkımızın yasa dışılığı gün geçtikçe kamburunu bizim üzerimizde çıkartmıştı. Böyle anlarda biraz daha yaklaşıyorduk birgün hesabını ayrı ayrı ödemek zorunda kalacağımız ayrılık günlerine.

Balkon demirleri soğumuş, gece iyiden iyiye zamanın üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Başımı kaldırdım. İnsan ölecekse güzel kokular içinde ölmeli dedim içimden.

Sessizliği Ömer bozdu:
“İçelim mi?”

İlk defa cevabı çok kolay olan bir soru sormuştu. İstemsiz bir kahkaha attım.
“Hayrola bilmeden bir espri mi yaptım?”
Bozulmuştu. İri gözlerini kısıp kaşlarını çattı. Böyle yaptığı zamanlarda daha fazla gülesim geliyordu.
Hayır canım, yapmadın. Onca süre düşündün durdun. Rakı isteyeceğin aklıma gelmedi de ondan güldüm.
“Ne istesem gülmezdin?”
Of Ömer, ömürsün. Yani sen genelde cevabı hemen verilemeyecek sorular sorarsın da ondan. Şaşırdım biraz hepsi bu.
“Sabret, bu soru değildi zaten. Canım rakı içmek istedi. Belki de biraz daha… Ne bileyim işte, başka bir şeyler daha gerekiyor sanırım. Oluyor böyle şeyler ara sıra.” dedi. Yine o geçiştirici gülümsemesini takınmıştı yüzüne. Bu defa takılmadım. Madem dönmüştü artık yanımdaydı. Bu yeterliydi.

Ben mezeleri getireyim, sen de rakıyı.
“Telefon etsek getirmezler mi? İndirme beni şimdi aşağıya kadar.”
Geçen gün getirmiştin ya dolapta var. Ne çabuk unuttun.
“Ne bileyim, bitmiştir diye düşündüm.”
Sanki onsuz içiyormuşum gibi…

Kısa sürede her şey hazırdı. Dolunayın aydınlattığı küçük masamızda kadehlerimizi tokuşturduk. Ömer, her zaman ki gibi elinde en sevdiği şairlerden birinin kitabıyla başköşeye kurulup bana şiirler okudu. Bir erkeğin ağzına, yüzündeki mimiklere nasıl da yakışıyordu şiir okumak…
Her defasında ona, ikimizin de anladığı bir dilde, tıpkı masal sonrasında gözlerini uykuya kapayan bir çocuk gibi teslim oluyordum. Ara sıra başını kaldırıp göz ucuyla gülümser; çok değil, ikinci şiirin sonuna gelmeden ellerini boynuma uzatır ve ensemden yukarı doğru usul usul saçlarımın arasında dolaştırırdı.

Yıllar önce onunla ilk tanıştığımızda Cemal Süreya’nın Üvercinka’sını saatlerce hiç bıkmadan okumuştu. Teninin kıvrımlarını, soluğunu nasıl da içimde hissetmiştim. Bütün kara parçalarımı ele geçirmişti. Dokunmadan… Sanırım ilk o zamandı boynumla tanışması.
Sonraları başka şairlerin başka şiirlerinde aynı duygular sürüp gitti. Ama bu defa Ömer yanımda yoktu.

“N’olur ağzından başlayarak soyunmaya/Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme/Çık gel bir kez daha yıkıntılardan/Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat.”

Ömer kitabı kapatıp ellerimi tuttu. “Ne muhteşem bir şair şu Cemal Süreya, her defasında ilk defa okuyormuş gibi hissediyorum. İlkler neden bu kadar yüreğimizi dağlıyor? Ben neden her bunaldığımda hayattan, hayatımdan kaçarcasına buraya geliyorum?”
Beklediğim soru nihayet gelmişti. Elimi geri çektim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ömer başını öne eğmiş, rüzgârın yere düşmüş üzüm tanesini ileri geri hareket ettirişini izliyordu. Gözlerini göremiyordum ama hastalığında karısını yalnız bırakıp yanıma gelişinin yarattığı vicdan muhakemesini ve pişmanlığın o buruk izlerini çok iyi görebiliyordum. İnsan böyle anlarda neyi seçerse ömrü billah ona mahkum oluyordu. Ben susmayı seçmiştim. Ömer’in seçimiyse daha soruyu sorduğu andan itibaren çoktan belli olmuştu.
Bi koşu su içmeye gidip geldim. Hani dedim, belki o arada bir cevap bulurum da şu boğazımda düğümlenen sorudan kurtulabilirim. Ne giderken ne de dönüş yolunda, kendimi bile tatmin edecek bir cevap bulabilmiştim. Çünkü bir ilki sözcüklere dökmek sanıldığı gibi bir şey değildi. Ağızdan çıkacak her şey onu biraz daha geride bırakıyordu. Sona yaklaşıyorken ilkler çoktan mazi oluyordu. Bir tek yürekte kalan sancısı tazeydi.
Ömer, bardakta kalan son yudumu kafasına dikip kalktı. Gitmeden sanki bir daha hiç gelmeyeceğini anlamış gibi sımsıkı sarıldım. Kapıyı açtım. Sonra kapatıp yeniden sarıldım. Onu hiç göndermek istemedim. Ama bu defa diğerlerinden farklıydı. İçimdeki her bir hücrede hissedebiliyordum. Öptü. Sonra bir daha. Bir daha. Ama o, bu defa gerçekten gitmişti. Koskoca iki yıl boyunca bir tek an bile azalmayan heyecanımsa hâlâ yerli yerindeydi.

İncir ağacının yaprakları kıpırdadı. Rüzgâr tıpkı o gece ki gibi aşağılardan yol alıp kokusuyla balkonu doldurdu. Bazen tek bir koku nedense hep bir önceki anın tetikleyicisi oluyor ve hatıralar da böyle böyle akla düşüyordu. Ülke, son okuduğu şiirdi Ömer’in. Benim de en sevdiğim Cemal Süreya şiiri. Kaç defa ondan el yazısıyla bu şiiri yazmasını istediysem de yazmadı. Belki de gittiğinde ardında mürekkep izi bırakmak istememişti. Ama asıl mürekkep izi kalbime düşmüştü.
Onunla vedalaşmaya çabalarken ve fazlasıyla incinmişken cevapsız kalan o soru bana kendini yeniden hatırlatıyordu. İncir ağacı gam götürmüyordu.


Ve insan, kimi zaman delirecek kadar çok yaşıyordu.






*04.11.2013 tarihinde Egoist Okur sitesinde yayımlanmıştır.