"Bazen sayamıyorsun. Göz kapaklarının hemen altında kıvranan bekleyişler, her geçen gün daha da çoğalan bir hızla uykuya dönüşmeye başlıyor. Sonra, geçmişin kahkahaları arasında yitiriliyor birbirimize dokunmak için çırpındığımız sayılı günler..."
Masanın hemen ortasında kitabın sayfaları arasından çıkarmaya çalışıyorum tanıdık birkaç cümleyi. Geride kalan gün sayısı katlandıkça sen de benim gibi özlemişsindir diye bir şeyleri, okuduklarının arasına kıvrılan sessiz bir noktalama işareti olmayı istiyorum. Kalemin ucuyla karışık bir düzende bildiğim bütün işaretleri çiziyorum. Saatler geçiyor, beyaz sayfaların yerini uğultulu bir karanlık almaya başlıyor. Fazlası yok. Hepsi hepsi birkaç çizginin etrafında dolanıp duruyorum. Soru işaretlerini ne çok seviyor bu hayat. Her şeyde bir nokta var. Yani hemen hemen. Tırnak içine alsam biriktirdiklerimi, sıkışıp kalıyor teninde bir yerde. O tırnak kapanacak, kapanmalı. Nokta koymadan yapamıyorsun. Sanki iştahlı bir boğazın doyuma ulaşması için var gücüyle çalışıyor "nokta". Bak gördün mü rahat bırakmayacak bizi, sen de biliyorsun. Gerçeklerin alt çizgili bir anlatımı yok ne yazık ki! Er ya da geç kurulu düzen içinde yerini alacaklar. Tıpkı noktalı virgülün bir zaman bize kattığı o şehvetli neşe gibi... Bir cümleyi ne kadar uzatabilirsin ki? Bütün o duraklardan kaçsan, uzun uzun birbirine bağlasan duyguları, dönmek zamanı geldiğinde bugüne, her şey o son harfin sonrasında geride kalan izle son buluyor.
Israrla bir mucizenin peşinden koşsak da bütün ekler kendini bilmez bir savaşın içerisinde ele geçiriyor o şehveti. Hızlı bir çekimde yaşananlar yavaş yavaş bütün o kareleri donduruyor. Ömür boyu tutamazsın ki eline aldığın bir şeyi. Koyacaksın. Neresi olduğu önemli değil ama bir eylemle şekillenen her şey yine bir diğer eylemle örtünmek zorunda...
Karşı komşunun her gün aynı saatlerde başlayan kavgaları, gecenin ilerleyen saatlerinde bitecek. Kadehine doldurduğun şarap yudum yudum azalacak. Büyük şehrin yorgunluk travmasıyla baş etmek için koşa koşa geldiğin evindeki yatağın, bacaklarında biriken sızıları alıp götürecek... Sen ve ben örtünmeye başladığımızda, parmak uçlarımızda bulduğumuz sonbahar mevsiminin yerini kimliğini kaybetmiş bir kış devralacak. Sıkışıp kalacağız kendi köşelerimizin birbirinden habersiz yalnızlıklarında. Yalnız olmadığımızı anımsatacak bir dönem okuduğumuz kitaplar, yazdığımız yazılar, izlediğimiz filmler, konuştuğumuz arkadaşlar. Kısa süreli bir aldanışa meyledeceğiz sırtımızda günden kalan ağrıların asla unutmaya izin vermeyen sancılarıyla.
"An geliyor, kilitli kapılar arkasında bırakılan alelacele söylenmiş sözleri açıp bir daha duymak istiyor insan. Bir süre, kendi kendine biçtiğin zamanın nerede sonlanacağına karar vermekte zorlanıyor. Olanı biteni bilse de yine de gerçeğin kendine özgü bir alt yazısı olsun istiyor. Ama kendi koyduğu zamanın soğuğunda her şeyin kaybolup gittiğini anlayınca, süreksiz sert sessiz bir kelimede kalakalıyor. Kaçtıkça, peşinden ses gelmiyor. Genel geçer cümleler yerle bir oluyor..."
Hep aynı güne denk geliyor tarifsiz bir duyguya yenilip de seni uzun sessizliklerin arkasına bırakışım. Salı günlerinin derinde bir yerde bıraktığı anlamın peşinden gidiyorum. Henüz bilmiyorum. Düşüncelerimin bugün için kestiği bir bilet yok. Ama her şeye rağmen yola çıkıyorum ve sonrasında da -ilk mola yerinde- başladığım yeri unutup paniğe kapılıyorum. Duyguların samimiyeti canıma okuyor. Onlarla baş etmek neredeyse imkânsız. İçimde büyümeye başladıkça, bir zamanlar daha onlar çok küçükken, yanıma alıp geçtiğim her yerde onları beslediğimi unutuyorum. Bazen unutkanlıkların çepeçevre sarmaladığı bir anda beklenmedik anımsatmalar olur ya nereden geldiğini çözmekte zorlandığınız, işte onlar da ilk mola yerinde sanki ufacık bir aralıktan sızmak için bekliyorlarmışçasına gelip yerleşiveriyorlar içime. Sigaranın dumanını derin derin içinize çekip geri kalanını dışarıya bırakmak gibi... Yapabildiğiniz ölçüde içeride bir yerlerde o duman hep kalır. Sanki dehlizinizin koridorlarında uygun anı kollayan öksürük gibidirler. O duman bir daha asla çıkmaz ama adı değişmiş bir belirtinin de içine siz fark etmeden sızarlar. Fark etmezsiniz çünkü sıradan bir şeydir artık o sizin için. Sıradanlıktan sıyrıldığınız zaman başlar tanımlamalar.
Doğrusu ben de yadırgıyorum böyle anları. Her şey bir anda toparlanıveriyor oysa tam da yeni yeni alışmışken sözün gelişi bir dağınıklığa... Talihsiz bir sabahın, belki de bir Salı gününün peşinden bölünmeye başlıyor her şey.
Ben o sessizliği şimdi gördüm.
10 Kasım 2010 Çarşamba
8 Kasım 2010 Pazartesi
Zifiri Karanlık
Sahipsiz bir renkti bizi yalnızlığımıza götüren. Derinlerden yansıyan kâğıt geminin kırışmış sayfalarında, korkularımızın renklerini gördük. Ayağı takılıp yere düşen palyaçolar gibi güldürüyorduk zifiri karanlığı.
Azaldık, azdık gündüzlerde...
Renklere bulanmış bedenimizdi, bizi yalnızlığa götüren. Sığ sessizliklerden geceye akor basan yüreğimizin acı çığlıklarını duyduk.
Çoğaldık, çoktuk.
Azaldık, azdık.
Ama yine de hep güldürdük zifiri karanlığı.
6 Kasım 2010 Cumartesi
Kavisler ve Döngü
Bazı yankıların hiç beklemediğim bir anda, beni neden bu denli sarıp sarmaladığı çoğu zaman aklımdadır. İçimde taşıdığım uzun yolları tanıyor olmasının sersemliğini, aldatmacasını, gerçek olabilme ihtimalini düşünür dururum. Bir iki mızmız kelimedir derim harflerine söz geçirememiş, geçer giderim. Ben gittikçe çoğalır uğultular. Kendi içlerinde kavisler çizerek döner durur cümleler. Baş etmek için bir nedenin elbette vardır geçmiş takvim yapraklarına küçük notlarla birgün anımsarım diye bıraktığın sessizliklerle.
Belki kızılca kıyamet bağırsa, gökdelenleri devirse gözlerindeki şiddet, rahatlayacaksındır. Oysa en kötüsüdür, en bıçkın kabulleniştir öfke damarlarının bedeninde dolaştığını görüp de bir ufak sesin çıkmayışı... Ses çıkmasına çıkmaz ama katlanamazsın da o yüksek sesli sessizliğe. Çıkagelmiştir bir defa o uğultular. Yastığın bir kenarından diğerine bastırılan yüzün her bir tarafında kendi izlerini taşır geçmiş. Ten susar ve gözyaşların hiç zorlanmadan bulur kendi yolunu.
Bilinmeyen yokluklar varlığına hükmedercesine karşındadır. Ya küçük bir çocuksundur henüz boyu uzamamış ya da ergenlikten yeni çıkmış bir genç şaşkınlığındasındır. Kâğıttan bir sahne değildir ki buruşturup atasın. Olmaz. Yapamazsın. Gidermez hiçbir şey dokunduğun tenlerin makyajı yüzüne gözüne bulaşmış ayrılıklarını. Sonra bir daha yazarsın. Tükenmek bilmeyen bir küsüp gitmenin koynunda, dolanır durursun en hain uykuların göğsünde. Birkaç saate sığdırılmış, geçmiş zamandan kopartılmış eklerini biçer; şimdiki zamana karışıp giden adımlarını, geniş zamanla beklersin.
İlginçtir yine de hayat. Kaç kez koparıp attığın, üstesinden hangi aralıklarla geldiğin, kimlerden medet umduğun, bir dönem sözlüğüne sıkça eklediğin kelimelerin neler olduğu, an gelir hükmünü kaybeder. Bir sabah uyandığında, yarım kalmış bir sohbetin soru işaretleriyle doldurulmuş parantezlerini de kapatırsın. Dizi oyuncusunun o sahnede neden kırmızı elbise giymediği için senaristine tepki gösterdiğinin hikâyesini, soğuk bir kış günü yatağın sağ tarafından dinlediğin andan kurtulursun. Kimse bilmez bahsettiklerinin ne olduğunu. Okunup geçilecek her cümle, bir önceki dağınıklığı toparlayamadan, hiç tanımadığın insanların hiçbir şeye anlam verememiş bakışları arasında yitip gidecektir.
Bazı yankıların, üzerinden çok zaman geçse bile, beni neden bu denli karmaşık konuları anlatmaya zorladığını merak ederim. İçimden koparıp atmak istediğim bu birbirinden uzak bağların kendi arasındaki yakınlığının ilk bakışta tahammül edilemez gibi görünen çekiciliğini, tutarsızlığını, gerçeğe yakın keskinliğini kurcalar dururum. Bir iki baştan savılacak düşüncedir derim duygularına yenik düşmüş, sorularımı sorar terk ederim. Ben terk ettikçe azalır döngü. Ben gittikçe çoğalır uğultular. Birbirlerinden kaçarcasına soluk soluğa kalır duygular bir acayip çember içinde. Kendi içlerinde kavisler çizerek döner durur cümleler. Kabullenmek için bütün nedenlerin mutlaka sonuca bağlanmıştır ve baş etmek için de "yeni" bir nedenin yeniden, elbette olacaktır.
Belki kızılca kıyamet bağırsa, gökdelenleri devirse gözlerindeki şiddet, rahatlayacaksındır. Oysa en kötüsüdür, en bıçkın kabulleniştir öfke damarlarının bedeninde dolaştığını görüp de bir ufak sesin çıkmayışı... Ses çıkmasına çıkmaz ama katlanamazsın da o yüksek sesli sessizliğe. Çıkagelmiştir bir defa o uğultular. Yastığın bir kenarından diğerine bastırılan yüzün her bir tarafında kendi izlerini taşır geçmiş. Ten susar ve gözyaşların hiç zorlanmadan bulur kendi yolunu.
Bilinmeyen yokluklar varlığına hükmedercesine karşındadır. Ya küçük bir çocuksundur henüz boyu uzamamış ya da ergenlikten yeni çıkmış bir genç şaşkınlığındasındır. Kâğıttan bir sahne değildir ki buruşturup atasın. Olmaz. Yapamazsın. Gidermez hiçbir şey dokunduğun tenlerin makyajı yüzüne gözüne bulaşmış ayrılıklarını. Sonra bir daha yazarsın. Tükenmek bilmeyen bir küsüp gitmenin koynunda, dolanır durursun en hain uykuların göğsünde. Birkaç saate sığdırılmış, geçmiş zamandan kopartılmış eklerini biçer; şimdiki zamana karışıp giden adımlarını, geniş zamanla beklersin.
İlginçtir yine de hayat. Kaç kez koparıp attığın, üstesinden hangi aralıklarla geldiğin, kimlerden medet umduğun, bir dönem sözlüğüne sıkça eklediğin kelimelerin neler olduğu, an gelir hükmünü kaybeder. Bir sabah uyandığında, yarım kalmış bir sohbetin soru işaretleriyle doldurulmuş parantezlerini de kapatırsın. Dizi oyuncusunun o sahnede neden kırmızı elbise giymediği için senaristine tepki gösterdiğinin hikâyesini, soğuk bir kış günü yatağın sağ tarafından dinlediğin andan kurtulursun. Kimse bilmez bahsettiklerinin ne olduğunu. Okunup geçilecek her cümle, bir önceki dağınıklığı toparlayamadan, hiç tanımadığın insanların hiçbir şeye anlam verememiş bakışları arasında yitip gidecektir.
Bazı yankıların, üzerinden çok zaman geçse bile, beni neden bu denli karmaşık konuları anlatmaya zorladığını merak ederim. İçimden koparıp atmak istediğim bu birbirinden uzak bağların kendi arasındaki yakınlığının ilk bakışta tahammül edilemez gibi görünen çekiciliğini, tutarsızlığını, gerçeğe yakın keskinliğini kurcalar dururum. Bir iki baştan savılacak düşüncedir derim duygularına yenik düşmüş, sorularımı sorar terk ederim. Ben terk ettikçe azalır döngü. Ben gittikçe çoğalır uğultular. Birbirlerinden kaçarcasına soluk soluğa kalır duygular bir acayip çember içinde. Kendi içlerinde kavisler çizerek döner durur cümleler. Kabullenmek için bütün nedenlerin mutlaka sonuca bağlanmıştır ve baş etmek için de "yeni" bir nedenin yeniden, elbette olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)