Sabah uyandığımda karanlık bir odadan çıkıp, geceden arta kalan öteki karanlıklara bir yenisini daha eklememek adına yatmadan hem pencereyi hem de perdeleri sabah olmuş gibi açıyorum. Tıpkı şairin kahvaltıyla bağdaştırdığı gibi ben de gün ışığının mutlulukla bir ilgisi olduğunu düşünürüm. Ama son birkaç aydır nedense odaya girdiğimde perdelerin yerinde olmayacağı gibi bir düşünce hasıl oldu. Belki de huysuz kornişimin benim hoyratlığıma daha fazla dayanmak istemediğindendir, bilemiyorum. Ya da kendi kendime böyle bir meşgale bulmayı ben seçtim. Olur ya lüzumsuz işler başkanlığından biri istifa etmiştir ve ben vakit kaybetmeden o yere konmuşumdur. Tıpkı bütün olasılıklar gibi bu da mümkün.
Bu evin her ay için bir konusu mutlaka vardır. En sevdiğim takıntılı yanlarımdan birisidir. Günlerce, haftalarca üzerine türlü komplo teorileri geliştirir dururum. Zihnimin en ulaşılmazmış gibi görünen yanlarına dokunmayı sevdiğimden olacak ki bu birbirinden farklı başlıklar içinde yazarım, notlar alırım. Bilirsiniz, bazen gerçekten ihtimal vermediğiniz bir şeyden, zamanın birinde bulmayı ümit ettiğiniz cevaplara ulaşırsınız. Bu küçük ipuçları birdenbire bütünlüğe kavuşur. İrkilirsiniz. Çoğunlukla iç sesinizden yükselen bir ünlem cümlesi karşılar sizi. Hele ki karşınıza çıkan cevabın karşılığı bir başka kişiyi de barındırıyorsa içinde, evlere şenlik! Ya yüzüne vurma yoluna gideceksinizdir ya da köşenizde uslu uslu oturup cevabı bulmuş olmanın verdiği şaşkınlıkla gelişmeleri takip edeceksinizdir. Çoğu zaman beklentilerin kucağına bırakılan şeylerde zaman oldukça uzun işlediğinden, yepyeni bir yol haritasının uygunluğu daha cezbedici olacaktır. Ama bu elbette sizin kişiliğinizle de doğru orantılı bir durum. Ben beklemeyi tercih edenlerdenim.
Bugünlerde de beklediğim -her ne kadar cevabını bulmuş olsam da - bir şey var. Yıllarca benzeri olaylarla çok sık karşılaşmış olmamdan kaynaklı ki er geç bir hareketin ya da sözlü bir imanın gelip beni bulacağını hissedebiliyorum. Böyle bir duyguyla yaşamaya çalışmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin edersiniz heralde. Benimkisi bilerek bazı şeyleri baltalamak, farkındayım. Yine de insan bazı zararlı alışkanlıklarının farkında olsa da uzaklaşamıyor.
Rüyalar öncü kuvvet gibi yetişiyor. Daha önceleri rüya konusu üzerinde fazla durmazken, daha doğrusu dışa vurmazken, şimdilerde iyiden iyiye merakımı cezbediyor. Sanki benim içimde, benden bağımsız bir kişinin sesi, gördükleri, duydukları, yaşadıkları kol geziyor. Zamanla yapılan değerlendirmeler de değişiyor.
Takıntılarım kervanında bir şey daha var ki o da haftanın salı ve cumartesi günlerinin hem uğurlu hem de uğursuz olmasına dair düşüncelerim. Belki de beni bundan iki yıl önce etkileyen bir olayının kalıntılarının yol açtığı bir şey bu, tam olarak kaynağını kestiremiyorum. Fakat düşününce bütün izler onu gösteriyor. Yahut can sıkıntısının rehavet yaptığı günleri yaşıyorum. Kim bilir bu cümleyi burada kullanmayı istediğim için bile olabilir. Kendisini tartmayı beceremeyen bir teraziyim.
Yazının tam da bu noktasında aklımdakileri bertaraf etmeye çalışan bir sürü kelime ordusuyla mücadele etmekteyim. Merdiven, çocuk, kalem, çubuk kraker, yaş, yanlış, vapur... bunlardan bazıları. Oysa hiçbirinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Ama işte birdenbire kendilerini var etmeyi başardılar ve yerlerini aldılar. Karşı koyamadım.
Bana haddinden fazla olur. Aklımdan geçenler hiperaktif bir çocuğun bedensel hareketleriyle benzeşmeye başlar. Oradan oraya atlar. Durduramazsınız. Durduramam.
Yakında bir sinema filminin karelerine bölünecek, bir derginin sayfalarından aşağıya doğru akacağım.
Unutmadan bu ayın ev konusu: Ne olacak? sorusu üzerine odaklı.
Şimdi perdeler kapalı. Birazdan her akşam olduğu gibi onları açıp uyumaya gideceğim. Ne dersiniz, yarın sabah kalktığımda sahiden yok olmuş olurlar mı?
21 Şubat 2012 Salı
15 Ocak 2012 Pazar
Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -40-
Bugün pazar ve diğer pazarlardan farklı. Telaşlı ve heyecanlı. Çok sessiz zamanlarda beklenmedik bazı şeyler olur ve hayatınızın akışında yer etmeye başlar ya, işte buna benzer bir nedenle pazarlardan başka bir pazar... O yüzden içim kendisini sığdırabilecek bir yer arayışında. Kitap okumaya çalıştım, olmadı. Televizyonda dikkatimi dağıtacak bir şey aradım, bulamadım. Post it sayfalarına bir şeyler karalayıp kitaplığımın kenarlarına astım, tatmin etmedi. Kalemliği düzenledim. Bozdum. Eski haline getirmek istedim, yapamadım. Hiçbir denememde başarılı olmadım. Geçen gece söylediğim gibiydi. Hani izleyen bilir, Guguk Kuşu'nun belleklerde yer eden o meşhur repliğini: "En azından denedim." Ben de aynen böyle dedim. Güldü mü gerçekten bilmiyorum ama şu halim beni gülümsetiyor.
Ritim dediğimiz şey eğlenceli. Hangi tınlamayla hissettiğinize bağlı olarak da değişkenlik gösteriyor üstelik. Bazı saatlerde her şey normal, olağan. Fakat bazen de saatler öyle bir yer ediyor ki zihninize, tek başınıza, yattığınız yerde dudaklarınızda bir hareketlenme başlıyor. Durmuyor. İstediğiniz de durmamasıdır zaten. Çünkü buna neden olan ve içinizi ürperten, ara ara iç gıcıklayan süslü hayallerle donatılmış ufak, tekinsiz (olmaması tercih sebebi) ritimlerdir... Sonra zaman ilerledikçe ellerde bir uyuşukluk başlar. Zeminle kurduğunuz ilk ilişki işte tam da o sırada açığa çıkar. Destek alır, bedeninizi ona yaslarsınız. Tek bir ışık yetiyordur sözcükleri aydınlatmaya ama ruhun katmanlarında durum böyle değildir. Orası daha karışık ve karanlıktır. Aydınlansın diye, cümleler arasında bitmek bilmeyen bir kovalamaca ortalığa dökülür. Hafızanın en çok mesai yaptığı saatler de diyebiliriz. Hesapsız olsa bile ilkel yanınız minik ve renkli hesaplarla karşınıza çıkıverir. Mücadele edin de nereye kadar. O duvarlar bir an gelip de yıkılınca ne olacak? Geçip giden zaman mı boşa çıkacak yoksa güçlü bir zeminin temeli mi tamamlanacak? Bilemezsiniz. Ne kadar düşünseniz de bazı şeylerin karşılığı bambaşka olabilir. Bunu bilmek belki de yeterlidir. Yetmeyebilir mi? Başınıza gelmeden bilemezsiniz...
Bugün pazardı. Değişik melodiler misafir oldu. Meselâ son birkaç saatin özetine giren ince ayrıntılar vardı. Yükseklik değerleri, istekler... Çaresiz kalındığında sığınılan akılcı çözüm cümleleri. Oysa kaçış yok. Zaten kaçmak da istemiyorum. Büyük bahanelerden olmak istemiyorum. Hani şair demiş ya: "Sessizlik ve görülmezlik büyük bahanedir."
Bir ses versem her şey bir şeye mi dönüşecek? Yoksa bir şey, her şeyin arasından yalnızca sıyrılmış mı olacak? Biraz şaşkınım. Sonra heyecanlı. Bu akışın içinde hızla koştum. Yürüdüğüm zamanlar sadece birkaç saatlik uykulardı. Yetmedi. Akşam oluyor. Ardından gece. Saat onu geçtikten sonra geriye dönüp o ilk anı anımsayacağım. Burada, olduğum yerde.
Zaten kaçmak da istemiyorum! (Bu ünlemi ayağı takılsın diye koydum.) Bakarsınız tutarım.
Ritim dediğimiz şey eğlenceli. Hangi tınlamayla hissettiğinize bağlı olarak da değişkenlik gösteriyor üstelik. Bazı saatlerde her şey normal, olağan. Fakat bazen de saatler öyle bir yer ediyor ki zihninize, tek başınıza, yattığınız yerde dudaklarınızda bir hareketlenme başlıyor. Durmuyor. İstediğiniz de durmamasıdır zaten. Çünkü buna neden olan ve içinizi ürperten, ara ara iç gıcıklayan süslü hayallerle donatılmış ufak, tekinsiz (olmaması tercih sebebi) ritimlerdir... Sonra zaman ilerledikçe ellerde bir uyuşukluk başlar. Zeminle kurduğunuz ilk ilişki işte tam da o sırada açığa çıkar. Destek alır, bedeninizi ona yaslarsınız. Tek bir ışık yetiyordur sözcükleri aydınlatmaya ama ruhun katmanlarında durum böyle değildir. Orası daha karışık ve karanlıktır. Aydınlansın diye, cümleler arasında bitmek bilmeyen bir kovalamaca ortalığa dökülür. Hafızanın en çok mesai yaptığı saatler de diyebiliriz. Hesapsız olsa bile ilkel yanınız minik ve renkli hesaplarla karşınıza çıkıverir. Mücadele edin de nereye kadar. O duvarlar bir an gelip de yıkılınca ne olacak? Geçip giden zaman mı boşa çıkacak yoksa güçlü bir zeminin temeli mi tamamlanacak? Bilemezsiniz. Ne kadar düşünseniz de bazı şeylerin karşılığı bambaşka olabilir. Bunu bilmek belki de yeterlidir. Yetmeyebilir mi? Başınıza gelmeden bilemezsiniz...
Bugün pazardı. Değişik melodiler misafir oldu. Meselâ son birkaç saatin özetine giren ince ayrıntılar vardı. Yükseklik değerleri, istekler... Çaresiz kalındığında sığınılan akılcı çözüm cümleleri. Oysa kaçış yok. Zaten kaçmak da istemiyorum. Büyük bahanelerden olmak istemiyorum. Hani şair demiş ya: "Sessizlik ve görülmezlik büyük bahanedir."
Bir ses versem her şey bir şeye mi dönüşecek? Yoksa bir şey, her şeyin arasından yalnızca sıyrılmış mı olacak? Biraz şaşkınım. Sonra heyecanlı. Bu akışın içinde hızla koştum. Yürüdüğüm zamanlar sadece birkaç saatlik uykulardı. Yetmedi. Akşam oluyor. Ardından gece. Saat onu geçtikten sonra geriye dönüp o ilk anı anımsayacağım. Burada, olduğum yerde.
Zaten kaçmak da istemiyorum! (Bu ünlemi ayağı takılsın diye koydum.) Bakarsınız tutarım.
31 Aralık 2011 Cumartesi
Yıla Veda... Neler Yaşadık Öyle Değil Mi?
Ömür diye tanımlanan sözcük telaffuz ederken nasıl da yumuşatıyor insanın içini. Kim, ne isterse doldurabilir onun içine. Duygulardan örülü koskoca bir yumak var. Sevinçler, paylaşımlar, acılar, kızgınlıklar, öfkeler, şaşkınlıklar, suskunluklar, ağlamalar, haykırmalar, heyecanlar... Dediğim gibi büyük bir karma ömür dediğimiz şey.
Bir yılı daha geride bırakırken her zamanki gibi yılın son yazısını yazmadan veda etmek olmazdı. Hem şöyle kısaca bir neler olduğunu hatırlamak hem de neleri beklediğime dair kısacık da olsa bir şeyleri bazı zamanlarda kendime anımsatmak adına yazacağım.
2011...
Uzun ve yorucu bir yıl oldu. Bu sene çok fazla üzüldüm. Ülkece çok ağır hesaplar ödedik. Terör, şike operasyonları, sansür, Emek sinemasının yıkılmaması için verilen mücadele, Hopa olayları, üniversite sınavındaki şifre olayları, N.Ç davası, kadına şiddet, heykelin yıkılması, Van Depremi, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklanmaları, Uludere, kültür ve sanat dünyasında yitirdiklerimiz... İnsan yazarken bile bu dökümün altında kalıyor ister istemez.
İnsanca yaşamanın onurunu yitirmemize, unutmamıza sebep olan, birlik ve beraberliğe sekte vurduran, can alan, can yakan ve geriye dönüp bakıldığında hiçbir zaman unutulmayacak görüntüler ve bıraktığı izlerle geçip giden bir yıl 2011. Sosyal medya, bu sene görsel basının yapamadığını yaparak haber ulaştırmada ve gelişen olaylar hakkında insanları bilgilendirmede önemli bir rol aldı. Bazı insanların öfke kusan açıklamaları, faşist söylemleri damga vurdu. Benim de en aktif kullandığım mecra twitter oldu.
Nereden tutacağımı bilemediğim öyle çok olay oldu ki. Yaz tatilinin en güzel günlerini yaşadığım Ayvalık'ta akşam üstü keyifle yemeğimi yedikten sonra twitter'dan öğrendiğim bir haberle Amy Winehouse'un öldüğünü öğrendim. O gece her şeyi bırakıp balkona oturdum ve denize doğru uzun uzun baktım. Bir ölümle ne çok şeyin insan aklına gelebildiğini fark ettim. Sadece Amy'nin ölümü değil, Türkiye'nin gündemindeki bir çok tatsız olay da başımdan aşağıya an be an döküldü. Kin ve nefret duygularıyla yaşayabilen insanları anlamakta çektiğim zorluk, duygu ve düşüncelerimi de zorladı. Böyle zamanlarda sevgi ve anlayışın, birlik ve beraberliğin, ne kadar önemli ve hayatın ilerleyişini sağlayan güçlü bir lokomotif olduğunu görmek içten bile değil.
Ölümler çoktu. Gary Moore, İsmail Gülgeç, Jane Russell, Elizabeth Taylor, Ali Teoman, Cüneyt Çalışkur ve daha aklıma gelmeyen, alanında önemli diğer isimler...
Elbette çok güzel olaylar da oldu. Meselâ ben sevgili Gülenay Börekçi sayesinde Egoist Okur'da yazmaya başladım. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, en mutlu anlarımda o sayfalarda kendime yer buldum. Elimden geldiğince ve tüm kalbimle destek vermeye çalıştım. Egoist Okur, benim için 2011'in en kayda değer gelişmelerinden birisiydi.
Van İçin Rock konserinin o muhteşem gününü, saatlerce Küçük Çiftlikpark'ta binlerce kişiyle birlikte yaşadık. Rock müziğinin en sevdiğim gruplarından biri olan Redd öncülüğünde, sosyal medyanın böylesine güzel bir oluşumda nasıl bir katkısı olduğunu gördük. Sıra 2012'de yapılacak okulun heyecanını paylaşmakta.
İnstagram sayesinde fotoğraflarla hayatı kendimce paylaşmaya başladım. Sayesinde yeni yeni insanlarla tanıştım. Güzel dakikalar geçirdik.
En büyük hayallerimden birisi olan film senaryosunu yazmaya başladım. Ne zaman biteceğini bilemesem de birgün gerçekleşeceğini umutla beklediğim gelişmelerden biri oldu.İkinci romanımın neredeyse yarısını bitirdim. 2012'nin devamında beni itekleyecek güçlerden belki de en önemlisi, onun kurguları arasında dolaşmak olacak.
İşten ayrıldım. Uzun bir süredir onun boşluğunda sallandım. Bu sırada kendime yatırım yapmaktan da geri durmadım. Daha çok kitap okudum ve yazı yazdım. Sevdiğim müzikleri dinlemek için fazlaca zamanım oldu. Kimi zaman takıntı derecesinde uzun uzun yer verdiğim bazı isimler vardı. Nick Cave, Tom Waits, Bach, Mozart, Nina Simone ve Adele bunlar arasındaydı.
Ubor Metenga oturumlarında Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy sayesinde öykülerle ve kendi hayatlarından notlarla hem buruk hem de mutlu, güleç dakikalar paylaştık. Bu sene en çok Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Tomris Uyar, Nabokov, Yusuf Atılgan okuduğum dönemdi. Çoğu eskiden okuduğum kitaplar da olsa yeniden onlarla karşılaşmak güzeldi.
Hakan Günday'ın AZ romanı muhteşem kurgusu ve hüzünlü bitişiyle beni inanılmaz etkiledi.
Hiç beklemediğim bir şekilde sevdiğim bir arkadaşımla yollarımı ayırmak zorunda bırakıldım. Yanlış anlaşılmaların ne denli etkili olduğunu ve beni dinlemekten ziyade, kesin hükümlerle almış olduğu bu karardan dolayı elden bir şey gelmeyeceğini gördüğüm andaki çaresizliği yaşadım.
Uzaklarda olan bir arkadaşımla karşılıklı maillerimiz günlerimi doldurdu. Hesapsız, beklentisiz, anlarla dolu kocaman bir paylaşımda bulunduk birlikte.
Adını burada yazamayacağım ama çok sevdiğim ve benim için değerli olan insanlarla tanıştım. Sohbetler ettim.
Sinema ve tiyatroya bolca gittim. Konserleri de unutmamalı.
Burada soluklanmak gerekiyor.
2011 acısıyla tatlısıyla daha birçok şeyin yaşandığı yıldı. Her birini yazmak neredeyse bu yazıyı bir kitap eşiğine getireceğinden duruyorum.
Çok özledim. Çok sevdim. Unutuldum. Yanlış anlaşıldım. Anlattım. Anlaşılabildim.
Kimi zaman pes etme sınırına geldim ama sonra gökyüzünü hatırlayıp devam ettim.
Ağladım. Güldüm.
Yazdım. Yazdım. Yazdım.
2012'de kendime verdiğim sözlerim olacak. Her birini hazırladım.
Geriye dönüp baktığımda bireysel tarihimde yine koskocaman bir yaşanmışlık bıraktığımı gördüm. Şimdi bu son kelimelerini yazarken birazdan evden dışarı çıkıp İstanbul'un o büyülü havasını soluyacağım. Evlerinde, dışarıda, barlarda her kim varsa, herkese, bütün insanlığa kısa bir sözüm var.
SEVİN. SEVİN. SEVİN. Lütfen hayatlarınızda bu küçük ama etkisi büyük kavramı unutmayın. Güzel günler, 2012'de yakanızı bırakmasın.
Kalabalık Odalarda'dan sevgiler ve iyi yıllar...
Etiketler:
Adele,
Ali Teoman,
Amy Winehouse,
Ayfer Tunç,
Cüneyt Çalışkur,
egoist okur,
Gülenay Börekçi,
H,
Hopa davası,
instagram,
Murat Gülsoy,
Nick Cave,
Redd,
Tom Waits,
Ubor Metenga,
Uludere,
Yekta Kopan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)