PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

26 Eylül 2010 Pazar

Duygusal Takipçiler

Bir cümlenin başlangıcını zamanla belirtilmiş bir şekilde yapmayı seviyorum. Zaman önümdeki en büyük belirteçlerden yalnızca bir tanesi. Ama ona verdiğim değer, diğerlerinden sıyrılması için onun adına şans. Kim bilir belki de onun şansı, benim şanssızlığımdır. Bunu anlayabilmek adına koca bir otobanın hemen girişinde oturmuş bekliyorum. Yol uzuyor. Önümde mevsimlerle değişen yol çizgileri var. Her şey sıcakken çizgiler flulaşıyor, üzerinde oturduğum otoban gittikçe ısınıyor, güneş ışınları görüş alanımı sınırlandırmak için her şeyi yapıyor. Biraz daha bu sıcaklığa maruz kalırsam, ölebilirim. Ya otobandan kalkmalıyım ya da beni koruyabilecek bir şeylere sahip olmam gerekir. Bunlar doğanın içindeki etkili elemanlar. Tamamıyla gerçekleşmesi muhtemel tabiat olayları. Peki ya doğanın dışındakiler?

Bir adam. Yaklaşıyor. Bütün benliğiyle sarılıp bedeninizi kuşatıyor. Tenlerin birbirine sürtünmesinden kaynaklanan  kuvvetli bir ısı ve önlemez bir enerji açığa çıkıyor. Saç tellerine değen ıslaklık, vücudun koridorlarında gezen sıcaklık ve ıslaklıkla birleşiyor. Otobanın dağınık bir yatağa dönüşmüş hali... Çizgiler oldukça net ve belirgin ama yanında yattığınız adam gittikçe soğumaya başlıyor. Düzensiz nefes alış verişler sakin bir mırıltıya dönüşeceği anı bekliyor. Bu da doğanın içindeki etkili bir eleman. Yani bu da tamamıyla gerçekleşmesi muhtemel bir tabiat olayı. Peki ya hangisinin zamanlaması daha gerçek?

Dışında olmak ve bir gerçeğin bütünüyle farkında olup, yine de dışarıda kalmak için zamanla amansız bir mücadeleye katılmak. Onun üstünlüğüne karşı koyamayacağınızı elbette bilirsiniz. Bu yüzden "an" ve "zaman" ikileminde karmaşa başlar. Ya âna teslim olacaksınızdır ya da zamanın gölgesinde eriyip gideceksinizdir. Oysa unuttuğunuz bir şey yok mu? Hani size tanıdık gelen bir şeyler, her an onunla yaşamaya mecbur bırakıldığınız... Meselâ şu an bu yazıyı okuyan biri, birileri? Siz. Pekalâ kendiniz.

Otobana geri dönelim. Her şey soğukken çizgiler önce belirginleşiyor sonra giderek kapanmaya, yok olmaya başlıyor. Üzerinde oturduğum otoban gittikçe soğuyor ve  kar taneleri tıpkı güneş ışığında olduğu gibi görüş alanımı sınırlandırmak için her şeyi yapıyor. Yine tamamen kendi muhtemel döngüsü içerisinde gerçekleşen bir tabiat olayı daha. Gelelim diğerlerine. Aslında birbirinden çok da uzak olmayan doğa olaylarının dışına.

Bir kadın. Uzaklaşıyor. Bütün kararlılığıyla bir zamanlar sarıp sarmaladığı her şeyi geride bırakarak gitmeyi tercih ediyor. Kendi çıkmazlarından, korkularından kaynaklanan  kuvvetli bir soğukluk ve önlemez bir başkaldırışla her şeyi geride bırakarak gidiyor. İçte kopan fırtına, yüzünde buz sarkıtlarını andıran bir görüntüye neden oluyor. Soğuma, vücudun koridorlarında gezen üşüme ve fırtınayla birleşiyor. Otobanın terk edilmiş hali... Çizgiler oldukça silik ve neredeyse gözle görülemez ama terk ettiği adam gittikçe ısınmaya başlıyor. Düzenli nefes alış verişler hiç de sakin olmayan bir çığlığa dönüşeceği anı bekliyor. Yani bu da tamamıyla gerçekleşmesi muhtemel bir tabiat olayı. Tabiatımızda var ne de olsa.

Zamanlama. Her şeyin öncesinde ve sonrasında, karşımıza çıkan güçlü bir hatırlatıcı. Mevsimler gelir ve mevsimler geçer. Otobanın üzerinde dört mevsimi ve araya giren çeşitli beklenmeyen bazı muhalefetlerle birlikte, her an her şeyle karşı karşıya kalmamız muhtemel. Bir var ki o otobanda oturmayı seçsek bile ya dış etkenlerin üzerimizde oynayacağı oyunları hesaba katmalıyızdır ya da işlerin sarpa saracağını anladığımızda, "zamanında" yerimizden kalkmasını bilmeliyizdir.

Tüm bunları bana düşündüren Code 46 filmi oldu. Code 46, başka bir insanla aynı nükleer geni paylaşan herhangi bir insan genetik olarak özdeş sayılıyor. Birinin ilişkisi hepsinin ilişkisidir. Yani ensest üremeyi önlemek için, tüm ailelerin gebelikten önce genetik olarak görülmesi zorunluluğu vardır. Her %100, %50, veya %25 genetik benzerlik ortaya çıkarsa, hamileliğe izin verilmiyor. Eğer ilişkide bulunan kişiler gebelikten önce genetik olarak ilişkili olduklarını biliyorlarsa bu, kod 46'nın ihlâli anlamına gelmektedir.

Yazıyla çok da fazla yakından ilgisi olmayan bu filmdeki birkaç cümle, bambaşka konu başlıkları hakkında düşünmem için yardımcı oldu. Bazen gerçekten de beynin algılayış süreci içerisindeki serbest çağrışımların bile kendinden uzaklaştığını düşünüyorum. Yani meydana gelen bir serbest çağrımın yol açtığı, diğer serbest çağrışımlar. Ve bu öylesine fazla oluyor ki yetişmek için bir şekilde dışa vurmam gerekiyor. Bunun en iyi yolu da yazmak ya da okunacak kitaplar arasında farklı boyutlara taşınarak onların orada, -belirli bir süre için bile olsa- arka taraflarda sıkışmalarını sağlamak. İlginç olansa aklıma gelen serbest çağrışımların bu yollarla hemen aklımdan çıkıp gitmeleri ancak bıraktıkları duyguların içten içe aklımı kurcalıyor olması. Yani onların yaptığı bir nevi duygusal takipçilik. Nerede ve ne şekilde tezahür edeceğini çoğu zaman bilemediğimiz, yine de bir şekilde ortaya çıkacaklarını bildiğimiz takipçiler...

Filmden verebileceğim örnek cümleler birkaç tane ama ben en azından bu yazının girişini oluşturan cümleleri yazmamdaki serbest çağrışıma beni yönlendireni paylaşmak istiyorum.

" Sürgün edildim. Anılarımı bana bıraktılar. Eğer dışarıdaysanız, ne düşündüğünüz umurlarında değil. Niye rahatsız olsunlar? Onlar için sanki biz mevcut değiliz."


Cümle, filmle ilişkilendirildiğinde anlam kazanıyor. Benim anlatmaya çalıştığımsa bambaşka bir şey. Yine de bu cümle bile kendi başına bir şeyleri düşünmek adına oldukça manidar.

Telaş

Yıllar, tozlarını eteklerine bırakmış bütün bedenlerin. Balık desenli bardağın dibinde suyla karışık vitamin özlemleri. Her yudumda minik bir tebessümü ıslatıyorum. Kurduğum saatlerin hiçbirisi sayısal basamaklardan öteye gitmiyor. Söylesene, nereye sakladın kendini benden habersiz? Kim sorgusuzdu, kim asılsız yakalanan? Oysa sessiz bir çağlayandı aşk, bakışlarımızın altında. 


Birazdan dökülecek telaşın adı sensin. Seni bulduğum yerde, her şeyi toplamış olacağım. 

24 Eylül 2010 Cuma

Onda, Şunda, Bunda...Bir var ki hep "Ben'de"...

Parlak bir hayalin gölgesine uyanmışım. Aklımda nice anlamsız soruyla. Yürümeye başladıkça, her gün yeni bir şey daha öğrendikçe bazı şeyler anlam kazanmaya başladıkça, değişti her şey. Anlamsız gelen hala bir sürü şey var ama ben bütün o inatçılığımla, çocukluğumdan devraldığım azimle yazıyorum. Şimdi inatçı bir kadın oldum. Kelimelerin yüzlerine bakıyorum. Onları soyuyorum. Kabuklarını kaldırıp tıpkı meraklı bir aşık gibi yeniden hatırlatıyorum kendime her şeyi. Unutmak diye bir şey yok diye bağıra bağıra geldim, gidiyorum. An be an yaşadıklarımı bu kısacık çırpınışta belki anlatamam ama aklımdaki küçük öyküyü biraz paylaşabilirim.

Siz hiç hayran oldunuz mu? Hayranlık... Her şeyin başladığı ve hayat bulduğu nokta. Öyle ki bu bir kişiyse sizin elinizden hiç bir şekilde söküp alamayacağı bir duygu ve kesinlikle ürkütücü değil. Ya da cansız bir varlık...Sonuçta bu duygunun sahibi tamamıyla sizsiniz. Aşktan bile çok farklı belki de daha güçlü.

Bazen zamanın geçmesini diler insan. Hayatına kasteden, varlığını katlanılmaz hale getiren bütün kaygılardan uzaklaştırıp, onu gündelik yaşamın bağlarından çekip almasını ister. Durmak bilmeyen, ara sıra komik bir kavgam var benim de zamanla. Kızdığım da oluyor ona, kabullendiğim de. Ölümle bir derdim yok. Birgün son bulacağı yerde bulacaktır her şey. İşte o ana kadar bana verilmiş her türlü hakkı kullanma derdindeyim. Yazarak çoğalıyorum. Belki de bu hayatta beslendiğim, her ne olursa olsun içindeki sevgisini benden alıkoymamış, sessizliği kimi zaman büyük sesler getirmiş, kimi zaman kendi kabuğunda varolmaya çalışmış, kimi zaman da parmaklarımın ağrılarıyla yeni günü karşılamama neden olmuş tek kaynak. Elbette beslendiğim daha çok şey var. Hiçbir şeye haksızlık etmek istemem ama şu anda bile yanımda olan varlığını göz ardı edemem.

İşte bu yolculukta, bazen yalnız duvarların paylaştığı müzik sesleri arasında, filmlerde, okuduğum kitaplarda, yazılarda ömrümden hiç ayrılmasını istemediğim, değer verip saygı duyduğum ve bu hayranlık sayesinde güç aldığım bir şey var. Her an aklımda olup olmaması ya da görünüp görünmemesi değil; bir şekilde bu dünya üzerinde varlığının asılı olması bile bana yetiyor. İstanbul'un bana verdiği hazine... Sıfatlandırılmaması gereken, ruhun derinliklerinde tutulup orada çoğalan bir şey. Merak edin diye değil; bugüne özel olduğu için onu böylesine koruyorum. İyi ki varsın...

Çoktan yeni yaşımı karşıladım bile. 00:02. Keyifsizliklerimle, deli dolu ruhumla, kabına sığmayan asiliğimle, satıraralarına inmekten yorulmayan, bu evin içinde, dışında büyüttüğüm her duygumla, kazandıklarım ve kaybettiklerimle hala varım. Bu şehrin dokusu, kokusu, içine alan büyülü karmaşasıyla, yazdıklarımla uyuyup uyanıyorum. Çok uzun cümleler kuruyorum, farkındayım. Bu defa biraz susmayı deneyeceğim. Belki güzel bir şarkı hediye ederim kendime yeni güne hazırlanmadan önce. Hatırlamak istediklerimden...

Sesin geldiği yeri unutmuyorum. Özlüyorum. Doldurabildiğim kadar kahkahayla da bütün gözyaşlarımı kucaklıyorum. Hoş geldin yeni yaşım. Bak yine ben senin yanındayım.