PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Beni Bu Sıralanış İçinde Bir Yerde Bırak-ın

"Her şey yerli yerindeydi, geceyi saymazsak. Hapsolmuş ne kadar yangın varsa içimizde, sokak çocuklarının telaşıyla sarmıştık. Adını konduramadığım mazinin başkahramanı bu harfler. Gözlerim kapanmadan ve bu düğüm kendiliğinden çözülmeden, seni duymalıyım küçük bir mektup sayfasından dökülürken yaşam..."

Aralık dökümleri...
Sayfa sayfa akıyor her şey...

Büyük ve sessiz taş parçalarının arasından kırılmaya yüz tutmuş bir kaç söylem ardı ardına sıralanıyor semaya. Bir yakada sen diğer yakada ben... İncitmeden düşleri ve aşkı, bir ipi baştan sona yürüyeceğim ayak bileklerimdeki inceliğe aldırmadan...

Huysuz bir aldanış... Arkamda neyin yükselen tonları, gecede hızla atan bir bekleyiş; kim bilir kalbi nerede gidenlerin?

Atar damarlarımda titreyen bir yalnızlık gölgesi, her ne zaman bu kelimenin kıyısına vursam saçlarımı, benden öte bir şeyler kayıp gidiyor hırçın denizlerin huzurlu bakışlarından. Yanaklarımı ovuşturmaya başlar anlamsız bir kaç dokunuş... Gece oluklarımdan damlar, gökyüzü usuldan inlemeye başlar ve yağmur kırılganlığını fark ettirmeden, ince ince teslim eder kendini dokunulmamışlığıma... Tenim ağlar, ellerim sanki tüm evreni yerinden oynatabilecek kadar güçlü bir savrulmayla yine kendine döner. Kaybolurum sessizliğinin ardında...
Susarsın...
Aramazsın...
Sonra bir an gelir, hiç beklenmedik bir dilimde avuçlarımı telaşlı sesine teslim ettirmeyi başarırsın...

Kısır kalıyorum doğmamış tanımlarımın öncesinde. Bazen gülümsemekle yetiniyor bakışlarım. Bazense içimdeki haşereliğe teslim ediyorum suskunluklarımı… Ne yapsam yetişemiyorum dalgaların hızına. Arada, soluklandığın zamanlarda, başlıyorum inceltmeye geceyi. Bir an önce cevaba kavuşturmak için taşan kısımlarımı, var gücümle soyuyorum derimi. Özlemin çağırıyor…

Uzatsan ellerini ve kan ter içinde dokunuşların salınışında bıraksak aşk zamanlarımızı. Odanın duvarlarına en sevdiğimiz melodileri işlesek dudaklarımızdan akıp giden ıslaklıkla. Soyunsan ve aşkın çıplaklığında ben, vücudunun yollarından geçsem, uyandırmadan İstanbul’u…

Orada kal... Hani camların arkasından seyrederken bir tarlayı ya da ne bileyim bir iki yudumda tutarken yolculukların geçişini... O puslu masalın, bir şehirden diğerine giderken gözlerinde bıraktığı ayrılıkta... Kavurgan, yanık, loş, tenha hüzünlerin el değmiş yıkıntıları arasında. Kaç defa yoklandı terimiz altında geceler? Kaç pazarlık yapıldı izbe duyguların gölgesinde? Söylesene, yalnızlık bu kadar mı cevapsız bırakır insanı? Senin bahanelerin yoktur bilirim.

Her güne koca bir kıskançlık çiziyorum. Her girdabın içine bile bile kendimi sürüklüyorum. Ağzımda tuzlu bir ıslaklık... yanı-yorum...
Beni bu sıralanış içinde bir yerde bırak-ın!!

Şimdi gidiyorum...
Küçük kâğıt parçalarına, çoktan vakti geçmiş bir fotoğrafın karelerini teker teker serpiştirmem lazım. Elbise dolaplarında bıraktığım kaçışlarımı toparlayıp, yüreğimin valizlerinde kocaman bir yer açmalıyım. Karşı kıyıdan yükselen namelerin ince ince raks ettiği senden uzak bu şehirde, attığın her ilmeği özenle saklıyorum. Günün birinde hikâyesini yazdığımız bir nefes, kendi hikâyesini bizim bıraktığımız yerden devralıp yazmaya başlayacak…
Biliyorum, bu yokluk ikimizi de kanattı bir zamanlar. İkimiz de gövdesi parçalanmış aşkların saçaklarında kuşandık ürperişleri. Her saniye sustuk, oysa ne çok bağırıyorduk!

Perdeyi aç.
İstanbul'u ağlat!
Tren garından topla dökülmüş, kırılmış, yalnızlıkla çarpılmış her maziyi.

"Bu gece sesini duymak isteyeceğim" dediğinde, saat gece yarısına kollarını çoktan açmış olacak...
Öpmelisin...

Beni bu sıralanış içinde bir yerde,
Beni bu sıralanış içinde bir,
Beni bu sıralanış içinde,
Beni bu sıralanış,
Beni bu,
Beni...

"Bir yerde..."

27 Mayıs 2010 Perşembe

Asansör

Köhne ve duvarları neredeyse çatlamaya yüz tutmuş otel odasının bir köşesinde dizlerini karnına çekmiş, öylece yerde oturuyordu. Işıkları yaktım. Odanın penceresi yoktu. Sadece ufacık, havalandırma için yapılmış o da muhtemelen ara boşluğa bakan bir pencere vardı. Zifiri karanlıkta neredeyse hiçbir şey gözükmüyordu. Parçalanmış tahta sandalyelere basmamak için güçlükle ilerledim. Yüzü, bütün o bildiğim yüzlerden biraz daha solgun, terli ve ürkekti. Korkunun izleri bakışlarına yansımıştı. Elimi uzattım. Tutmak isteyeceğinden emin değildim. Ne de olsa birbirini ilk defa gören iki insanın yabancılığını her ikimiz de taşıyorduk. Birkaç defa apartman girişinden asansöre doğru yürürken karşılaşsak da nedense o hep beni görünce merdivenlerden çıkmayı tercih etmişti. Asansöre iki kişi binememe fobisi vardı belki de.
Böylesine bir yalnızlık içinde nasıl yaşadığını düşündüm hep. Kendi kabuğuna çekilmiş bir salyangoz gibiydi. Tesadüfen, pencereden sokağı izlediğimde birkaç defa daha onu gördüm. Fazla değil en fazla iki saatliğine bir yere gidiyor ve geri dönüyordu. Sonraki zamanlarda ise hiç görmedim.  Zaten onu bu otel odasına kadar gecenin bir yarısında takip etmemin nedeni de aylardan sonra ilk defa açılan kapı sesini duyup neredeyse hiç dışarı çıkmadığını düşündüğüm bu tuhaf kadının, ne yaptığını merak ediyor olmamdı.

Bir süre ne yapacağını bilmez bir halde sokak sokak yürüdü. Saate hiç bakmamıştım ama uzunca bir zaman peşinden gittim. Hatta vazgeçmeyi bile düşündüm. Öyle ya ne işim vardı. Kimdi, ne yapardı, adı neydi hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadının arkasından apar topar kendimi sokaklara vurmuştum.

Apartman sakinlerinin birçoğu, yıllardır orada oturan insanlardan oluşuyordu. Tam bir aile apartmanı desem yeridir. Ben taşınalı yaklaşık altı yıl geçmişti. Annem, babam öldükten sonra Fransa'ya kız kardeşimin yanına gitmiş, babadan miras bu eve de ben yerleşmiştim. Eşyaların çoğunu değiştirmek zorunda kalmıştım. Çocukluğumu hatırlamak istemiyordum. Bir dönem, babamın o eşyaların arasından gelen sesini duymak bana ağır gelmişti.Sanki her zamanki davudi sesiyle: " Fikret, oğlum, babanın yanında düzgün otur. Bacaklarını topla eşek herif! Sana şunu bir türlü öğretemedim gitti." diye söyleniyordu. Yalnız bu olsa, neredeyse bütün kavgalarımıza neden olan küfürleri de sektirmeden sıralıyordu. Ben de daha fazla dayanamadım. Ondan kalan ne var ne yoksa her şeyi sokaktan geçen hurdacıyı çevirip ona verdim. Adamcağızın mutluluğuna diyecek yoktu. Onu da iyice tembihledim. " Bir daha asla bu mahalleden, bu sokaktan geçmeyeceksin. " " Emrin olur geçmem abicim" diye yaya yaya tekrarladı.

Üç dört ay halının üzerinde oturdum. Hemen bir şey almadım. Evin ve gönderdiğim geçmişin boş sesini dinledim. İnsan hayatından bir şeyleri çıkardığında söylenildiği gibi anlamsız değil; anlamlı bir boşluğa düşüyordu. O boşlukta yaşadım. Sonra yavaş yavaş her şeyi tamamladım.

Yine birgün, oturma odasına koltuk almaya gittiğimin dönüşünde, kamyonetin arkasında durmuş hamalları takip ediyordum.
" Dikkatli olun. Kardeşim biraz yavaş taşısana, çizeceksin."
Bıraksanız paldır küldür taşırlar. Eşyalar yeniymiş, başlarına bir şey gelirmiş hiç umurlarında olmazdı. Söylene söylene kamyonetten takımları indirmişlerdi. Önlerine geçtim. Apartmanın giriş kapısını açmak için  merdivenleri iniyordum ki bu kadınla karşılaştım. Yol verdim. Teşekkür bile etmedi. Simsiyah saçları vardı. Gözlerine baktım, sanki bakıyordu ama burada değildi. Asansöre doğru yürüdü. Ben de arkasından koşup kapıyı kapatmasını engellemek için kapıyı tuttum. Birdenbire kolumu itip kendini dışarı attı ve merdivenleri hızlı hızlı çıkmaya başladı.
" Deli mi ne. Sanki sana bir şey yapacağız. Manyak."
Arkasından söylendim. Duyup duymadığını bile bilmiyorum. Zaten böyle zamanlarda sesim çıkmaz benim. Ha kendime söylemişim ha havaya.

Zor bela bütün eşyaları taşımıştık. Evin kapısını kapatıp kendimi yeni yatağıma ve yeni yaşamıma attım. İşe de gitmeyecektim. Rahatça dinlenebilirdim. Pink Floyd'un en sevdiğim albümü Division Bell'i koyup gözlerimi kapadım. O garip kadının bir hışımla kolumu itip asansörden merdivenlere gidişi, uzunca bir zaman aklımdan çıkmadı. Kalkıp kahve yaptım. Odalar arasında gidip geldim. Dışarıda birbirine karışan insanların yalnızca gürültüden ibaret seslerini dinledim. Oturdum. Uzandım. Televizyon izledim. Nafile. Kadın sinirlerimi fena halde bozmuştu. Hatta bir ara gidip yaptığı terbiyesizliği ona ödetmek bile istedim. Ne diyecektim ki? " Ben karşı komşunuzum." "Hayır, ben sizin bugün asansöre bindiğinizde, kabaca kolunu ittirip apar topar kendinizi dışarı atmanıza neden olan adamım. İnsan biraz kibar olur " mu diyeceğim. Hiçbir şey yapamadım. Sinirimle evin içinde dolanıp durdum.

Ertesi gün uyandığımda geceleyin beni rahatsız eden bütün duygular yerini sakinliğe ve derin bir sessizliğe bırakmıştı. O kadını bir dahaki karşılaşmamıza kadar ne gördüm ne de düşündüm.

Biraz daha yürüdükten sonra köşe başındaki büfelerden birine girip tost aldı. Kaldırımın köşesine oturup etrafını şöyle bir kolaçan etti. Sanki günlerden beri hiç bir şey yememiş birinin iştahıyla üç dört ısırıkla, koca tostu yutuverdi. Telefonunu çıkardı ve tatsız birkaç konuşma yaptı. En sonuncusunda karşındaki her kimse küfürlerden epey bir nasibini aldı. Sonra da onu bulduğum bu otele girdi. Bir süre dışarıda bekledim. Belki de iki üç saat. Beklerken, otele birkaç yabancı hayat kadınıyla, zengin oldukları her hallerinden belli adamlar girdi. Arada, tıpkı onun gibi tek başına girenler de oldu. Karşı komşum bir fahişe olabilir miydi? Öyle olsaydı eve her gece birini alması muhtemeldi. Ya da bir şekilde dışarı çıkması. Ama ne gelen vardı ne de o, bir yere gidiyordu. En azından ben görmemiştim. Kıyafetlerinden, yürüyüşünden, makyajından da bir şey anlaşılmıyordu.

Biraz daha beklemeye karar verdim. Otelin hemen karşısındaki küçük çay evine oturdum. Saat neredeyse sabahın altısı olmuştu. Gün ağarmaya, benim de gözlerim iyiden iyiye kapanmaya başlamıştı ki otelin kapısından, gömleğinin düğmelerini elleri titreyerek iliklemeye çalışan bir adam çıktı. Yukarıdaki pencerelerden birinden: "Allah belanı versin hayvan, yine aynı şeyi yaptın! Bütün derdin sadece beni becermek ve sonra defolup gitmek! Puşt!" diye avaz avaz bağıran bir kadın sesi geliyordu. Ses sanki önce bir boşluğa düşüyor, sonra yükselerek oturduğumuz caddeye yayılıyordu. Tam olarak nereden geldiğini anlayabilmek için ön tarafa bakan pencerelere baksam da hiçbir şey göremedim. Otelden çıkan adam, hemen yanı başımda park ettiği arabasının önüne gelip üstünü başını düzeltti. Bir süre anahtarlarını hangi cebine koyduğunu bulamadı. Söylenmeye başladı: " Orospu bir de bana söyleniyor. Asansör de asansör. Bu kaçıncı beni rezil edişi elaleme. Sanki başka yer kalmadı. Asıl senin Allah belanı versin. Hay aksi anahtarlar da yok. Kim bilir nerede düşürdüm." Ceketini çıkardı. İç ceplerini iyice bir aradıktan sonra buldu. Arabasına binip gitti.

Karşı komşum halâ ortalarda yoktu. Adamın söyledikleri aklıma takılmıştı. Özellikle de asansörle ilgili olan cümlesi bir şekilde olanların, buraya kadar gelmeme sebep olan kadınla bir ilgisi olabileceğini düşünmeme neden olmuştu. Hızla otele girdim ve saatler önce buraya gelen kadının hangi odada kaldığını resepsiyon görevlisine biraz para vererek öğrendim. Asansörle yukarı çıkacaktım ki resepsiyondaki adam: " Abi gözünü seveyim merdivenlerden çık, bi arıza çıkmasın sabah sabah," dedi. Anlamadım. Bir asansördür gidiyordu. Zaten ben de o kadınla ilk karşılaşma anımızdan bugüne ne zaman asansöre binsem, keyifsiz bir haldeydim. Kadının tavrından mı, ne yapmaya çalıştığını anlamayışımdan mı bilmiyorum ama benden önce biri asansöre yönelmişse o gün bugündür ya adımlarımı yavaşlatırım ya da yetişmeye çalışmaksızın binerim.

Altıncı katta on sekiz numaralı odaya geldiğimde odanın kapısı ardına kadar açıktı. Asansör de altıncı kattaydı. Kapıyı sessizce ittim. Perdeler siyahtı. Odada hiç pencere yoktu. Ter ve parfüm kokuları birbirine karışmıştı. Adım atacak oldum, ayağıma bir şey takıldı. karanlıktan neredeyse hiçbir şey görünmüyordu. Eğilip el yordamıyla ne olduğuna baktım. Sandalyenin kırık bacağıymış. Bir adım daha attım. Her yerde bir şey vardı. Oda savaş alanına dönmüştü. Banyo kapısının hemen köşesinde, yerde, onu gördüm. Ağlamaktan makyajı akmış, gözlerinin etrafı simsiyah olmuştu. Beni görünce iyice kendine kapandı ve dizlerini karnına yaslayıp başını o aralığa gömdü. Elimi uzattım. Gelmesini istedim. Ses vermedi. Çok korkmuştu. Her halinden belliydi. Ama neden ve niye korktuğunu anlayamıyordum. O adamla muhtemelen ilk defa görüşmemişlerdi. Daha önce de buraya geldikleri ve birkaç defa beraber oldukları belliydi ya da daha fazla. Adam apar topar otelden çıkmış o ise burada, üzerinde sütyeni ve altındaki şortuyla kalakalmıştı. Yüzünde veya bedeninde herhangi bir şiddete maruz kaldığını gösteren bir yara, iz yoktu.

Güçlükle de olsa kaldırdım. Eve götürmek için odadan dışarı çıkardı. Bir ara "çantam", dedi. Girip o dağınıklıkta çantasını aradım, buldum. O halde merdivenlerden inecek gibi değildi. Asansör zaten altıncı kattaydı. Kapısını açmak için kapıya elimi uzatmıştım ki birdenbire kolumu tutup geri çekti. Sanki az önceki bitkin, yorgun, o kendinden geçmiş halinden eser yoktu. Bu defa geçen sefer ki gibi davranmasına izin vermedim. İki kolundan yakalayıp asansöre bindirmek için kapıyı açtım.
Asansörün içinde on sekiz on dokuz yaşlarında  genç bir kız, boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Bir ona bir de yanımdaki kadına baktım. Ne yapacağımı bilemedim. Gördüğüm manzara, o çıplaklık, yüzündeki makyaj, ten rengi her şey aynıydı. Yüzleri bile!

Merdivenleri hızla inip otelden kaçarcasına çıktığımı hatırlıyorum. Hiç durmadan eve kadar koştum. Apartman kapısının önüne geldiğimde titreyen ellerimle anahtarımı çıkarıp deliğe sokmakta zorlandım. Anahtarlar yere düştü. Eğildim. Başımın arkasında büyük bir ağrıyla kalktığımda altıncı katta, on sekiz numaralı odadaydım.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Söylesenize Siz Hiç?

“ Yaşamın bir sırrı vardı gözlerde… Bakışların saydamlığının hemen altından yayılan ve insanın hücrelerine kadar işlemesini başarabilen. Bir kuşun kanadı gibi gökyüzünde süzülmeyi becerebilen bir sır vardı gözlerde…”

Bir tek sevdanın yazgısı düşüyordu yazıların gölgesine. Her şey, tepeden tırnağa, tıpkı bir çocuk sevecenliğinde kaleme alınıyordu. Geceler her zaman uzundu. Dönencelerin tarihine işleyen dönümlerin olmadığı yegâne yer, belki de dizginsiz bir şekilde yuvarlanmış kelimelerin yan yanalığıydı…
Söylesenize siz hiç sevebildiniz mi birini?

Yaklaşmak istediğini biliyordum. Ürkütmeden ama olabildiğince hızlı ve coşkulu. Elini nereye koysa, ya da bakışlarını nereye düşürse karşısına hep ben çıkıyordum. Ben ve kelimelerim. Dinliyordu… Hani öyle bir orada bir burada değil. Daima yanımda ve içimde. Ne zaman dünyayı durduracak olsam, onun bakışlarının fırtınasıyla irkiliyordum. Kaç defa denediğimi, en azından denemeye kalkıştığımı iyi biliyorum. Sanki mutlak bir patlamayla karşı karşıya kalacakmışım gibi içimde devleşen kelimelerin kenara sıkıştırmasıyla, öylece kenetlenip kalıyordum cümlelerin hiçbir zaman sonunu getiremediğim yerinde. Oysa ne çok dillendirmişim değil mi yaşamı ve yaşamda ayıkladığım birçok şeyi.
Sorsam size, ne dersiniz?

Ben neyin altını kazıyorum yıllardır ya da kimi zaman büyük bir hışımla, kimden çıkarıyorum gözyaşlarımın bir türlü derman vermeyen dününü, bugününü, yarınını?
Sorsam size, haklı bir cevap verebilir misiniz kabul edilebileceklerden?

Siz de pekâlâ benim gibi biliyorsunuz yalnızca yaşayanın içinde saklı kalabilecekleri… Ondan her şeyi alıp bir kenara fırlatsanız da onda kalacakları… Orası belki de taşıdığımız kimliklerin en masum olan yeri. Henüz kimsenin dokunmayı başaramadığı, sürekli bir koruma halinde olan tek yer! Öz…

Kabuğundan çıkmayı başarabildiği, hani şöyle aydınlığının dışa vurduğu ve bir güneş gibi içimi ısıttığı anlarda, kollarıma dolayıp bütün bedenini içime sarasım geliyor sakinliğini. Her türlü çocukluk oyununu onunla oynamak, türlü mızmızlıklarla sevgimi dillendirmek ya da en yorgun olduğu saatlerde, yorgunluğunu ondan alıp çok uzaklara götürebilecek doğa üstü güçlere sahip olmayı ne çok istiyorum. Tüm bunların hepsini barındıran bir gökyüzüm var. O da bu gökyüzünün en şanslı gezegeni. Kendimi bazen ona teslim olmuş gibi hissetsem de bu gönüllü sahipliğinin yüzümü güldürdüğünü biliyorum. Aslında sevgimi kucakladığı ve bana bir sevgiliden çok, onu gerçekten benimsediğimi, üzüldüğü anlarda onunla üzüleceğimi bilip değer gösteriyor olması beni her şeyden çok mutlu ve huzurlu kılıyor.
İnce, dokunaklı sözleri yorulduğumda, üşüdüğümde her an beni dinlendirip ısıtmaya çalışan sıcak bir battaniye gibi.

“ Yaşamın bize kendini kabul ettirdiği anlarda, sevinçlerle doğrulan yanlarımızın her geçen gün farkına biraz daha vardığımızda, göz kapaklarımızın hafiflediğini anlamak hiç zor olmuyor. Sırrın kendisini saklamayı başarabildiği her gözbebeği ve yayılan her ışık demeti, o hep beklediğimiz huzurun dizlerine başımızı rahatça bırakabilmemizi sağlıyor…

Yaşamın bir sırrı vardı gözlerde…
Soğuk kış günlerinde sevdiğinin gözlerine bakarak şöyle doya doya sarılıp uyuyabilmek; yahut sıcak bir yemeği paylaşabilmek baş başa… Aynı filmi aynı kanepede uzanarak sessizce izleyip not düşebilmek izlenimlere... Bir çocuğun annesinin yanında hissettiği güveni kalbe taşıyabilen, bir sır vardı gözlerde. ”

Yalnızca gövdesini karanlık perdelerden kurtarabilmiş yüzler korkmuyordu gelecekten; aynanın karşısına durup dikildiğinde, hazmedilmeyen sözcükleri yüreğinde bir yerde taşımayanlar… Korkular her zaman vardı. İçsel hezeyanlarımızın olmadığı yegâne an belki de sıcak tebessümlerin dudak kenarlarında birleştiği o andı…
Söylesenize siz hiç yeterince sarabildiniz mi birini?

 Öyle uzun uzun hiç durmaksızın gözlerime bakıp kalakaldığında, aklıma hep gemiler geliyor. Hani uçsuz bucaksız maviliklerde kendi başına salınan ve rotasında giden gemiler. Ama sanki ufak bir fırtına olsa ya da ne bileyim, rotayı şaşırtacak herhangi bir şey meydana gelse, denizle gözlerin birbirine karışacak gibi…
Duruyorum. Anlamaya çalışıyorum. Susuyorum. Gülüyorum, gülümsetmeye çalışıyorum. Türlü şirinliklerle dudak kenarlarına dolmasını ümit ettiğim gülümsemeyi, meraklı gözlerle arıyorum. Somurtuyorum. Dokunuyorum. Hadi konuşsana diye içine içine bakıyorum. Olmuyor… Bir türlü, sana miras bırakılmış sessizliklerin parmaklıklarından içeri giremiyorum. Kalkıyorum, evin içinde birkaç tur atıp geri geliyorum. Yine o deniz ve yine o gemiyi aynı yerde, kıpırtısız ve durgun bir şekilde buluveriyorum. Sonra ansızın kendi içimde ayrışmış bir duygunun peşine takılıp yanından uzaklaşıyorum koşarak. Sen koştuğumu hiç görmüyorsun. Sana bakarken, ben gidiyorum. Nereye gittiğimi bilmeden, durmaksızın koşuyorum. Ayaklarıma değen yorgunluğa bir an olsun aldırmadan, nereye gittiğimi umursamadan uzaklaşıyorum. Birkaç kapı çıkıyor önüme. Çalıyorum. Ardında neyin olduğunu aslına bakarsan hiç merak dahi etmiyorum. Yine de bir şeyleri bulabilmek uğruna, sesimi duyurabilecek birkaç hamle yapıyorum. Ses yok. Diğerine geçiyorum. ‘Kimse var mı?’ diye bağıracak oluyorum ama birdenbire sözcüklerimin kenetlendiğini fark ediyorum. Geri çekiliyorum. Seni o denizde bırakmak hiç istemiyorum.

“ Yaşamın hükmünün ne olduğunu unuttuğumuz anlarda başlar geri çekilmeler… Tutukluk bir tek dilde başlamaz. Susku, kanatlarını meleklerine devreder ve melekler taşır dile düşmeyenleri. Kimi zaman aydınlık bir odada göremediğimiz benliklerimizin iç yüzünü, loş bir ışığın sarmaş dolaş kollarında fark ederiz. An kimse için geçmemiş; zaman, an’ın etrafındaki çeperlerini unutmamıştır. Henüz yazmadıklarımız, henüz resimleyemediklerimiz ve belki de kimi zaman gizlemekten bir an olsun çekinmediğimiz, bütün o saf ve pürüzsüz yanlarımız tıpkı bir kardelen gibi çıkıverir ortaya. Tüm bedenimizi parçalayarak, yaşamak uğruna düşüverir gözbebeklerimize…

Yaşamın bir sırrı vardı gözlerimizde…

Bağlanan kalplerimizin yanı başında, çağıramadığımız ama peşimizi nedense bir türlü bırakmayan korkularımızın içinde, gecelerin güneşle barışık olmayı tercih etmediği anlarda, ürkekliğimizde bir sır vardı…

Ben o meleklerin hafifçe havalanıp uçtuğunu, beyaz tüllerin gölgelere rağmen, o gökyüzünün altında bir evde durmaksızın havalandığını, bu gözlerde gördüm. Tesellilerden ya da yapıştırılmış öğretilerden oldukça uzakta, senin yanında, sana bakarken… O melek, çoktan kanatlarını açıp beni kollarına aldı bile…
Belki bir nisan yağmuru gibi gelmiştin, benim için tüm mevsimler olacağını nereden bilebilirdin ki! Gülümsememi saklayabileceğim bir sır vardı gözler(in)de…

Sadece sevdasını gözlerindeki ifadeye düşürebilenler gerçekten sevebiliyordu. Kuşatmada kendini siper ederken sevdiğini yanından ayırmayanlar… Her şüpheye, her sorguya, her yanılgıya rağmen elini çekmeden, yine bir tek eliyle sevgisini kavuşturabilenler sevebiliyordu.  İhtimaller her zaman vardı. Yine de hayatın içinde dolaşırken, yürürken, koşarken, dans ederken, öperken, ağlarken, bağırırken, kızarken, şaka yaparken bir an olsun bizi bırakmayan belki de varlığımızın ihtiyacı olan yegâne şey oydu…
Söylesenize bir kez daha yüksek sesle, susmadan siz hiç sevebilip sarabildiniz mi birini?



Yaprak… Beyaz tüller ve güneş için…