PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

8 Nisan 2010 Perşembe

Ses

Hiç akla gelmeyen bir zaman diliminde, öylece beklerken şehrin uzak bir köşesinde umulmadık bir sesle irkilir insan. Farkında değilsindir birazdan meydana gelecek karşılaşmanın aslında çok zaman önce tasarlandığının. Bilmediğin caddelerde yürümek gibidir o köşede bekleyen yalnızlık. Hiçbir şey tanıdık gelmez. Yalnızca bir dürtüyle adımlar atılır, caddenin sonunda nereye ulaşacağını bilmezsin. Sokak adlarını taşırsın göz ucunda. Kimi zaman bir şair olur mısralarıyla bacaklarına ortak olan, kimi zamansa adını sanını çokça duymadığın çiçek adları... Bildiklerinle yola devam etmenin huzuru başkadır, bilmediklerinse huzursuzca takip eder seni gideceğin yere kadar.

Bir ses duyulur apansız.Taşıdığın yükleri oracıkta arkanda bırakıp çoğalmak istersin. Aynadaki parçalanmışlıklarını, kapısını defalarca kilitlediğin evin soğuk yalnızlığını, ezbere bildiğin kitaplardaki öykülerin başkahramanlarını unutup yeni bir öykü yazar gibi heyecanla çoğalmak...

Sana ve diğerlerine anlatılmaz ki ötekinin sesi, kâğıda düşürdüğü gölgeleri, ismimi hecelerken ki o coşkusu... Ötekine anlatılmaz ki senin ve diğerlerinin defter sayfasını koparır gibi itinasız ve alelacele geçip gittikleri ve diğerleriyle paylaşılmaz ki senin ve ötekinin hasbelkader bir yangının suç ortağı olduğu...

Ses.
Umulmadık.
Ama bazen karşı konulması imkânsız.
Sen, diğerleri ve öteki ne fark eder ki?

7 Nisan 2010 Çarşamba

Düş'tüğüm Yerden

"Şakalarından vurulur İstanbul bir tan vakti..."

Değme yaralarıma namlunun ucuna resmedip aksak geçmişimizi. Sürme, çekme, vurma! Konaklarım da değişti bak, adım adım çınlayan sesim bile değişti. Bir Marmara yangınıdır bu solgun notalarda ağır ağır işleyen gecenin yalnızlığına.. Hafif bir müzik eşlik eder duvarların yeşil bakışlarına. Kıssam sesini olanların ne fayda! Yürek bir defaya mahsus vurulmamış ki bu hayatta. Ayın ezgisi, kalemin ucuna değen kelimelerin yandaşlığı ve tanıdık sokaklarda karşıma çıkan gülüşlerin, mandolinin tiz seslerinde vurup geçiyor o Akdeniz şarkısını. Kuytuyum, ondan biraz fazla sebepsizim. Ayrılıklar da olmasa, derman nedir hiç bilemeyeceğiz aslında...

" Telli duvaklı bir namedir nişanlanan tenlerdeki titrek bekleyiş. Endamı raks eder güzelliğinin. Bir yudum alırsın elinden, bin yuduma muhtaç bırakır kayınca damlalar ellerinin arasından. Dedim ona, paylaşılmamış ne varsa adınla başlasın..."

Çıldırtma daha fazla hırsını alamadığın kayboluşlarının arasına saklanmış isyanını. Bağırma, niye diye sorma, cevap bekleme! Patikalardan gidiyorum her akşam evime. Küçük adımlarla geçiyorum caddeleri. Yavaş yavaş… İzliyorum, anlıyorum ve hafif bir tebessümle geçiştiriyorum bir zaman sonra olacakları...
Yol ağzında bekleyenleri görmenin acısını kutsuyorum, otogarlara her girip çıktığımda. Peron numarası bile yön değiştirdi bak! Kısa süreli sevinçlerimde uyumaya gidiyorum artık. Uyandığımda ahşap pencereden dalıp gittiğim o şehir yok. Çoktan izlerini sürdüm kilometrelerin. Çoktan çektim deniz kokusunu içimin geçimsiz nefeslerine. Bir gece yarısıydı ve ben her şeyi birer birer yaktım o suskunluğun gözlerinde... Avuç içlerimdeki ben'i, o bahçede soluyan ve geçmişine dair en ufak bir duygu sarhoşluğuna düşmediğim o kıvrak, kendi içinde sargılarını saklayan yarında(!) yaktım...

Bulutlar, bulutlar da şaşırdı ne yapacağını; gözlerimdeki aynaya bıraktıklarında kendilerini, az sonra dönüşecekleri şeklin merakında. Bugün, inancı olmayan bir kadının düşlerindeydiler mesela. Kalın bir iple bağlanmış kitabın arasından dökülen eski sözcüklerden kalma, yarım bir cümleyi tamamlama telaşında... Parça parça dağıtıyorlardı yüklenmişliklerini, hezeyanlarını, sıkışmışlıklarını...
Böldü kadın düşleriyle... Böldü ve birbirinden bağımsız parçalara ayırdı her birini...
Hepsine ad verdi. Bu defa yalnızca kendi duydu. Bir tek kendine dillendirdi. Kimse imrenmesin diye...
İnancını da kattı, inançsızlığının yanına. Ne yapsa biri diğerinden baskın çıkıyordu, gücünü tüketiyordu. Anladı ki, yitip giden aslında tek bir şeyi koruma duygusunun arasına sakladığındaymış.
Asude'yi dinlerken aklımdaydılar... Şimdi hatırlamıyorum... Belki de o duygu hep saklanmalı...

" Çekmeceleri çekerken takıldı gözüme gözlerin... Bir yangın habercisi, eski bir konak merdiveni, engin bir kavak ağacı gözlerin..."

Kibritin nasıl ateşlendiğini anımsıyor musun? Önce birden başladı, sonra ikincide daha yüksek bir ses çıkartarak alevleri büyüdü. Üçüncü de artık biliyordu nelere yol açacağını. En son, dördüncüde, şimşek gibi çaktı ve tüm bir efsaneyi yakacak kadar yükseldi alevler... O an bilincimle içimde kalan sen, öyle bir yer değiştirdi ki; şairin olan bitenden haberi -yaşadıkça biz- olmayacaktı. Bir kaç sözden ibaret sözcüklerinin, yakıp yıktığı şeyleri hiç bilmeyecekti.
Öyle ya, ölümün sesi kısıktır. Ateş bir defa yakmıştır bedeni... Toprakla sarılmıştır gövdeye. Tutunmuştur bir zaman, usulca süzülen suyun serinliğine...
Ölüm, ölüm sessizliktir!!!
Ölmeliydim...
Ta ki yeniden varoluşumun sınırlarını keşfedene dek...

" Düştüğüm yerden çıkıyorum."





Dipler: Bunlar kelimelerle anlatılabilen çokluklar... Biz kelimelerin iplerini elimizde tutmasını iyi biliyoruz; ama yaşama aksettirmesini bilmiyoruz..O zaman kucağını sessizliklerim için aç... Bundan başka bir siz'lik düşünemiyorum..
Hoşça kal...

6 Nisan 2010 Salı

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -XII-

Bekle biraz...
Tam şuramda parmak izlerinin gölgesi kaldı...
Yanağıma konan en güzel ten, sensin sevdiğim...

Onca hareket arasında gözlerime çarpıp tüm utangaçlığımı dilime vuran hecem, sanadır bu cümlelerim, yalnız sana...

Kâlbim...

Uzak deniz yolculuklarının heyecanlı bekleyişlerinden birindeyim. Güneş kendi kızgınlığından(!) uzakta ve zaman ilk defa göz kapaklarıma değmiyor.... Elime aldığım bardağın içinde, henüz yazmadığımız gecelerimiz var. Yol boyu hareket ettikçe, su kendinden geçtikçe, seninle daha da derinlere inmek istiyorum. Bu köhne taşların arasında nasıl da güzel parlıyor gözlerin. Sanki meydan okuyorsun var ettiğim onca parçalanmış geçmişe inat...

Sahi, aynı karanlıktan mı çıktık biz seninle?
Yaşam düşerken düşlerimize, aynı salıncağın giderek hızlanan yerinde ikimiz de mi düşüp incittik içimizi..?

Anlat sevdiğim, el yazması harflerle yüreğinden akan nehirlerin kokusunu... Anlat ki sen ol masalımın kahramanı içimde ve ben bir tek sana dolanayım bu şehirde yâr diye...