PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

17 Haziran 2012 Pazar

Parmak Uçlarında Bir Rüya


Yolculuk biraz da yanılsamalarla dolu bir sürgün rüyasında, hangi sahnenin oyununa dâhil olduğunu bilememekti.

Uzaklardayım. Tenimin bir kapı imgesinden, tanıdık bir şehirden kendini zorla sıyırıp attığı bir otel odasında,  boylu boyunca uzattığım düşüncelerimin seyrini izliyorum. Kalem darbeleri yaşanmadan hemen önce, aklım sanki karmaşık mekân ve zamanlardan görüntüler seçip cümle resmi geçidinde beni uykumdan uzaklaştırıyor. Yörünge hep aynı, değişen yalnızca olayların hızı. Belki de bunca sessizliğin ve bunca gürültünün bir arada olmasının tek sebebi budur.

Tavandan aşağıya doğru sarkan spiral ışık huzmeleri, duvarda asılı tablonun içinde yüzünü göremediğim krem rengi sırtı açık bir elbise giymiş kadının çekiciliği aklıma, geçmiş zaman hikâyelerini düşürüyor. Caddeden gecenin geç saatinde durmaksızın geçen tramvayın rahatsız eden sesi, patavatsızca bir şeyler söylüyor.


Seni bütün nesnelere, bütün seslere, görüntülere anlattırıyorum. Zamanla katlanılmaz hale gelen ve geride bırakmak zorunda kaldığım gürültülerde senden bir iz bulmayı deniyorum. Elimden gelen bundan fazlası değil. O izi istiyorum! Sadece onu. İnsanın her istediğini aynı zamanda da neden bilmesi gerektiğini anlayamıyorum. Küçük, anlamlı bir istek yeterli olmaz mıydı?

Dışarıdan garip sesler geliyor. Apartman boşluğundan zihnimin içine kadar dolan ve dilini hiç bilmediğim bir ülkenin kelimelerinden dökülen bu yalnızlığa bir ad vermek zor. Sesler uzamaya, yayılmaya başlıyor. Sert sessizlerin kavgasına şahit oluyorum. Duygular kırılıyor. Belki de gülüyorlardır ama yüzlerini göremiyorum. Her köşede, şekillerinin hangi harfe denk geldiğini anlayamadığım alfabenin gizli gizli fısıldaşmalarını duyuyorum. Yabancıyım. Bu hissi hep taşıdım. Fakat şimdi, bütün yaşama cesaretimi aldığım bu esriklikten farklı bir şeyler var. Yalnız kalmayı yeğliyorum.

Dışarıya çıktığımda, hiç tanımadığım sokak adlarının nereye varacağını bilemesem de uzun uzun yürüyüşler yapmalıyım. Hiçbir yalnızlık beni burada, şu otel odasındaki gibi yabancı hissettirmedi. Sevdiğim adamların bir misafir gibi hayatıma girip çıkmaları bile. Çünkü her şey olup bittikten sonra açıklanması güç bir direnme gücü tam da düşmüşken, orada bir yere yerleşiveriyor. Durdurulamaz bir şekilde önüme gelenleri biçimlendirmek, yepyeni ve açılmamış parantezleri tanıyıp dokunmak istiyorum. Yabancı olmayı seviyorum.

Yataktan kalkıyorum. Pencerenin kenarındaki boşluğa sokuluyorum. Perdeler soğuk ve is kokuyor. İğrenmiyorum. Çıplak bacaklarımı iyice sarıyorum. Sert, pütürlü bir dokusu var. Küçük sıyrıklar alıyorum ama umursamıyorum. O sıyrıkların, yüzlerce tel örgünün, ağaç kıymıklarının içinden geçip geceye bakıyorum. 

Bütün binalar, zamanın durduğu bir şehirde olduğumu anımsatıyor. Herkesin tek kelime bile etmediği sadece mimikleriyle bir şeyleri anlatmaya çalıştığı uzak ve yabancı bir yerdeyim. Çıplaklığımı üzerime örtüp etrafı geziyorum. Yanımda olan insanların hepsi gitti. Uzun bir gece var önümde. Hatırlamak için henüz geç değil. Unutmayı aklımdan bile geçirmedim. Oysa hayat çokça, bir başınalığı ararken peyda oluyor. Ne anlama geldiğini bilmediğimiz rüyaların hemen ertesinde tarifsiz çaresizlikler; yazarken, konuşurken, bir şeyleri okurken ve uyurken elini bedenimize değdirip kaçıyor. El kalıyor. Çaresizlik de. Ama hüküm burada sonlanmıyor. O eli bir başkasına değdirip yepyeni bir doğumun peşinden sürükleniyoruz. Aldatmacası bol bir kısır döngünün çocuklarıyız ve bu döngü, kalabalıkların arasında koca bir yalnızlığı süslüyor. Anlam büyüyor. Karmaşa artıyor. Hiçbir şey 'yaşamak' özleminin yerini belki de tutmuyor. Tek bir kelimenin içinden doğacak yenilikler, yüklenilecek anlamlar için sıramızı kolluyor ve içimizde hep büyük bir beklenti açlığı çekiyoruz. 

Herkes kendi şehirlerinde tutsak. Şehirler içinde şehirler. Arsız bir kendini kanıtlama isteği dudaklardan dökülüyor. Bir bedeni severken ruh, başka bedenlerde dolaşıyor. Her şeyi burada anlatamam. Doyumsuzluğu ne kadar kanatırsan, bir o kadar daha ister. Doyuramazsın.

Birkaç gün önce, daha henüz bu şehre gelmeden bir rüya görmüştüm. Karanlık, loş ışıkların iç içe hüküm sürdüğü, köşe başlarında ahşap sandalye ve masaların olduğu bir yerdeydim. Alkol kokuları, sesleri birbirine karışmış insanların kahkahaları, her şeyi ele geçirmiş gibiydi. Bir adam vardı. Hemen arkamdaki masanın ayakları yere değmeyen kadınlarıyla konuşuyor, elleriyle anlattığı şeyi pekiştirmeye çalışıyordu. Yavaşça yüzümü döndüm. Uzun uzun baktım. Görmedi. Sanki mekânlar içinde başka bir mekândaydım. Ama her nasılsa ben onu görebiliyorken o beni göremiyordu. Sağ kolunun oraya yaklaştım. Başımı kollarına dayadım. Ben sokuldukça o uzaklaştı. Gittikçe düşüyordum. Önce dirseklerine, sonra bileklerine... En sonunda parmak uçlarında kalakaldım. O sonsuz coğrafyanın en hisli yerinde. Uzaklaşmasından korkmuş olsam da geldiğim yerden mutluydum. Dokunduğu her yeri ben de onunla birlikte hissedebilecektim. Sevdiği, sevmediği birçok şeyi öğrenebilirdim. Ama artık gözlerim yoktu. Sadece onun parmak uçları. Orada kaldım. Mademki o da beni göremiyordu, o halde istediğim gibi davranabilir, onunla birlikte yaşayabilirdim.

Gece devam ediyordu. Aradan çok zaman geçmemişti ki yürümeye başladı. Gidip bir yere oturdu. Tam olarak ne olduğunu kestiremediğim bir şeylere dokundu. Sanki naylonumsu ve ıslaktı. Kısa aralıklarla ellerini gezdirip geri çekti. Ara sıra heyecanlandığını hissettim. Belki de geri çekmeyi istemediği şeylerdi. Kim bilir. Sonra buz gibi bir bardağa dokundu. Bekledikçe daha da soğuyordu. Herhalde içi buz dolu bir bardakla bir şeyler içiyor diye düşündüm. Müziğin sesi gittikçe artıyordu. Isınıyordum. Elleri alev gibi olmuştu. Birden gürültülerin içinden bir kadın sesini duydum. Sürekli "Yapsana!" diye bağırıyordu. Parmak uçlarına yerleştiğim adam: "Tamam ama biraz sabret, zamanı geldiğinde yapacağım." diyerek sessiz olmasını istedi.

Birkaç kişi daha geldi yanına ama ne konuştuklarını duyamadım. Birileri gülüyor, birileri acele acele bir şeyler anlatıyordu. Sonra biraz yalnız başına kaldı. Kimse gelmedi yanına. Tek eliyle yüzünü ovuşturdu. Şöyle bir etrafa bakıp yerinden kalktı. Daha sakin bir yere doğru yürüdü. Sesler gittikçe azalıyordu. Gıcırtılı bir kapı aralandı. İki eliyle kapıyı kapattı. Boyundan küçük bir kanepeye uzandığını, elleriyle kendini sığdırma çabalarından anlayabiliyordum. Bir süre yattığı yerde rahat edene kadar döndü. Sonunda durdu ve parmaklarını saçlarının arasına sokup "Ahhhh" diyerek saçlarını var gücüyle sıktı. Ağladı. Hıçkırıkları tüm odayı dolduruyordu. Bedeni öylesine kuvvetli sallanıyordu ki bir an 'ya düşersem' diye korktum. Parmak uçları ne sıcak ne soğuktu. Saç telleri de içinde yaşadığı karmaşıklıktan nasibini almış, sırılsıklam olmuştu. Gözlerine değmek, neden olduğunu kestiremediğim gözyaşlarını silmek istedim. Ama parmak uçlarından nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Belki bu da rüyamın içindeki bir başka rüyaydı. Kendi rüyamın içinde sıkışmıştım.


Duruldu. İki elini burnuyla çenesi arasında bir yerde birleştirip saatlerce öylece hiçbir şey yapmadan bekledi. Düşüncelerinden nelerin geçtiğini, neden buraya geldiğini, kim olduğunu ve bu karşılaşmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Niye buradaydım?

Karanlıkta çakmak sesiyle irkildim. Sanki benim orada olduğumu hissetmiş olacak ki parmak uçlarını birbirine hızlıca sürttü. Canım yanıyordu. Bağırdım. Sürtmeye devam etti. Kendi çığlıklarımda boğuluyordum ki gözlerimi açtım.

Uyandığımda salondaki kanepenin köşesine kıvrılmış bir halde oturuyordum. Televizyon açık kalmıştı. Gece saat üçü gösteriyordu ve yanımda boylu boyunca uzanmış bir adam yatıyordu. Sevdiğim adam... Rüyanın etkisiyle bir an için neye uğradığımı şaşırmıştım. Gülümsedim. Çünkü elleri çekingen, ürkek bir çocuk gibi ellerimdeydi. Derin bir oh çektim. Parmak uçlarımla yüzüne dokunup sabahın ilk ışıklarına kadar onu sevdim, sevdim. Usulca başını yastığa koyup üzerine beyaz hırkamı örtüp salondan çıktım.

Yatağa yattığımda saat sabahın altısıydı. O garip rüyanın etkisinden hâlâ çıkamamıştım. Bir şeylerden korkmuş olmalıydım. İnsanlar, sığınma isteği, parmak uçları ve sonra baskın gelen sıkışmışlık duygusu. Mutlu muydum? Kanepede uykusuna bıraktığım adamı düşündüm. Sessizliğini, ellerinde saklı kalan uykulu dokunma isteğini ama hiçbir şey bu sorunun cevabını vermeme yardımcı olmuyordu. Gözlerim neredeyse kapanmak üzereydi ki pencerenin kenarındaki boşluğa takıldım. Daha önce orada öyle bir boşluğun olup olmadığını hatırlamıyordum. Kendimi zorlayarak yataktan kalktım. Yatak ve pencere arasındaki yerde durup etrafıma bakındım. Ahşap sandalye ve masalar, dolaşan insanlar, yüksek bir müzik sesi vardı. Korkuyordum. Bir yere ait olamama duygusu ansızın içimin derinliklerine kadar işlemişti. Bir adım atsam her şey yeniden değişir miydi? O boşluğu hiç görmemiş, o adımı hiç atmamış olsam, her şey yine eski haline döner miydi? Peki ya ben az önce uyanmamış mıydım?

Bu rüyayı günlerdir aklımın en ücra köşelerinde evirip çeviriyorum. Boşluk ve karanlık arasında gidip geliyorum. İçinden çıkamadığım esaslı bir rol çalıyorum sanki hayattan. Baş etmekte zorlanacağımı bile bile gönüllü bir teslimiyeti devralıyorum. Rüyada geçen sahnelere benzeyen, zamanında gitmiş olabileceğim yerleri hatırlamak için aklımı zorluyorum. Büyük, ağır bir kaya parçası ansızın düşüncelerimin tam ortasına yerleşiveriyor. Kıymıklar şimdi daha çok batıyor. Çıplaklığım derimi soyuyor. Soydukça inceliyorum. Kılcal damarlarımın arasında, anlam veremediğim bir rüyanın peşinden sürükleniyorum.

Şehri izliyorum. Gece hâlâ çok uzun; perdeler soğuk ve is kokuyor. Yorgunum. Kelimenin anlamından çok daha yorgun. Perdeden sıyrılıp uyumak için yatağa geri dönüyorum.

Sabah olduğunda tramvay, dün geceki gibi gürültülü bir şekilde caddeden geçip gidiyordu. İnsan, kurtulduğunu sandığı bir kâbusa her an geri dönebilirdi. Çünkü sanmak sancılıydı. Emin olamadığın her şeyin karşılığı zamanla gizlendiği yerden koy veriyordu kendisini. Uzaktaydım. Ne kadar uzak olduğumu bilsem de asla yetmeyecek bir uzaklıktı. Yabancılık, yalnızlık bunların hepsi ufak, asılsız bir aldatmacadan başkası değildi. Dibine kadar kalabalıktım. Beynimin içinde beni kemiren seslerin, olayların, biriken her şeyin kölesiydim. Onlar istiyor, ben yapıyordum.

Dışarı çıktım. Hiçbir köşe başında yaşanmış herhangi bir şeyi bana anımsatacak sokakların, köşe başlarının olmadığı bu şehirde yürüyordum. Yol soran insanlara ellerimle 'bilmiyorum' diyordum. Ellerim beni tanıyordu ama onlar bilmiyordu.

Dört beş saat aralıksız bir kayboluştan sonra tarihi binaların göz doldurduğu bir meydana gelmiştim. Olduğum yerde tıpkı bir pergel gibi dönüp etrafa baktım. irili ufaklı hepsi taştan olan binaların tam orta yerindeydim. Belki de bu şehrin merkezi bendim. Anlaşılmayan sözcükleriyle, tanınmamış sokak aralarıyla baktığım her yer benden bir parçaydı. Dokunmak istedim. Hepsine parmak uçlarımla dokunmak... Bile isteye... Soğuk olduklarını, derimi parçalayacaklarını bilsem de onlarla aramda bağ kurmaya çalıştım. Dokundum da oysa ne kadar açık sözlüydüler. Her şeyi bir bir anlattılar. Duydum. Anlatılanların hiçbirisine yabancı değildim. Ama ben yine de 'yabancı olmayı' seçtim. Her insan, hangi şehre gittiğini iyi bildiğin bir yolculuktu aslında ve yolculuklar yalnızca bedenleri uzaklaştırıyordu. Yanılsamalarla doluydu yol ve mola yerinde her zaman iyi yürekli bir anlatıcı beklemiyordu. Çünkü dinlemek zordu. Dinlemek, sürgüne gitmek gibiydi.

O rüyaya da küçük, tekinsiz adımlarla ben girdim. Her sahnesini kendi dünyamın gerçeklerinden kurdum. Aylar sonra, 'o rüyayla' karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ki?

Sahneyi hazırla… Ben o parmak uçlarında kalmak istiyorum.















6 Haziran 2012 Çarşamba

Kanepeyle Yanağım Arasındaki Boşluk

Yükseklerden, çok derinlere belki de göremeyeceğim kadar büyük bir uçurumun dibine kadar bakmak istiyorum. Yalnızca göz ucuyla hissedilebilecek heyecanlar bekliyorum. Bedenim nasılsa bana hatırlatacak her şeyi eninde sonunda. O yüzden olduğum yerdeyim ve bir adım dahi atmaya niyetim yok. Burada böylece beklemek, herhangi bir sarhoşluğun koynunda uyanmamak için kâfi. Biliyor musun sen de benim gibisin. İşte sırf bu nedenle sana, yapılması gereken olası şeylerden bahsedip zaman kaybetmeyeceğim. Dilersen gelip benimle birlikte aşağıda neler var görmek isteyebilirsin. Ya da kısa bir hikâye anlatımı kadar yanımda durup mırıldandıklarımı dinleyebilirsin. Ne de olsa sen seçeceksin.


Burada değildim. Çok kısa bir zaman önce kendimi en korunaklı bulduğum yerlerimden birine hapsetmiştim. Kalbimde kalacak yer yoktu. Akciğerlerimdeki hava beni rahatsız ediyordu. Beynimdeki seslerden bazen kendi dediklerimi bile duyamaz hale gelmiştim. Ellerim durmadan kelimeler üretiyordu. Sonra onlar bir yığın garip duyguya, düşünceye açılıyordu. Kayboluyordum. İnsan kendi çizdiği haritanın detaylarında yok olabilir. Bunu böyle belledim.


Sonra birgün, uzun yağmurların yağdığı günlerden birinde daha önce hiç fark etmediğim bir yer buldum. Kanepeyle yanağım arasındaki boşluk! Oradaki küçücük yerde huzur ve yalnızlıkla karşılaştım. Evet, yalnızlığı mutsuzluğum olarak seçmemeyi nihayet öğrendim. Sen de bilirsin, hayattaki her kelimenin karşılığı bir başkası için akla gelmeyecek anlamlar içerebilir. O kelime yeni bir şekle, belki bir mekâna ya da bir insanı anımsatacak en gözde şeye dönüşebilir. Düşünüce hiçbir şeyin ucu bucağı yok gibi geliyor. En çok bilinmeyenler rahatsız ederken bil bakalım ne oluyor? Yine o bilinmeyenler en cazip hale geliveriyor. Kendiliğinden değil elbette; bilirsin aslında her birimiz sahnesinin yerini yurdunu bilmeyen oyuncularıyızdır çoğu zaman. Oysa biletleri çok önceden satışa çıkmış, yer ve zaman belirtilmiştir. Görmeyiz. Hani şu malum bakmakla görmek arasındaki farklardan biri de bu... Yaşamak isteme dürtüsü gelip yerleşti mi içimize kendimizi bile talan etmesini iyi beceririz. O yüzden kalbin yeri yurdu yoktur. O hep misafirperverliğini korur. Her an hazırlıklarını yapmışçasına kapakçıklarını açar. Açmalıdır da... Yaşamak istiyorsa(k) kendini "kendi" gibi var etmelidir.


Biraz da bu yüzden olduğum yerde kalmak istiyorum. Öyle çok yürüdüm ki artık parmak uçlarımdan bahsetmeye, yeni bir şeyler anlatmaya, türlü ispatlara girişecek ruh hallerimle debelenmeye gücüm yok. Kurduğum bütün cümlelerden yardım diliyorum. Ucunu açtığım kurşun kalemlerden, daha eskitmeden bir kenara bırakıp gönlümü bir başkasına kaptırdığım defterlerden... Sezen Aksu'sundan Bülent Ortaçgil'ine, Fikret Kızılok'undan Ezginin Günlüğü'ne ve şimdi ne kadar yazsam da bu satırları dolduramayacağım bütün iyi niyetli müzisyenlerden ve şarkı sözlerinden beni duymalarını bekliyorum. Hepinizde bir şeylerim kaldı. Yıllar geçti, siz beni iyileştirirken ben o dinlenen yanlarımla her defasında o tınılarda, sözlerde bana ait geçip giden bir ömrü bıraktım. Kızılok sorardı: "Kalbim neden hep olmazlarda, neden hep çıkmaz sokaklarda? Ben düşünürdüm. Zaman değiştikçe içi değişen, yiten duyguları; bir türlü kurulamayan bağları, oyunları, vazgeçilmezleri; nedenleri belliyken çekip de gidemeyişleri; kalp kapakçıklarının ritmini zorlayan ne varsa önüme dökerdim. Meğer ne zormuş böyle bir düşünmek! O zaman da bocalıyordum şimdi de bocalıyorum. Değişen hiçbir şey yok. Bu yakanın ağır düşünce hapsindeyim. Yan kalbim...


Kendi kendimi dizlerime yatırdığım zamandı. Kanepe ve yanağımdaki boşlukta buldum birdenbire kendimi. Sıcak göz yaşları, ardından gelen gülümsemeler... Kime sorsan depresyon belirtisi. Olsun, ben buna da gülüyorum. Yakıştıranlardan, fiyatı belirleyen duygu gözlemcilerinden, fırsatını bulsa ağzını doldura doldura içindekileri kusmak için sıra bekleyen öfkeci şirinlerden bahsediyorum. Ne yapsaydım, size ortak olup birkaç kelâm da ben mi etseydim yaşatılanlara? Üzgünüm. Yeteri kadar gönül boşluğum varken bir de bu boşlukta sırf sizin hatırınız için durmayacağım. İstediğiniz kadar çekiştirin beni. Buradayım. Duruyorum. Bekleyeceğim. Hayata, inat olsun diye gelmedim ama inatçıyım. Kanepeye dayandım ve oradaki boşlukta yanağımla bir bağ kurdum. Yalnızlığımla tanıştım. Yıllardan sonra onu ilk defa bu kadar büyük bir gerçeklikle kabullendim. Hem biliyor musun an geliyor insan geçmişte kabullendim dediklerini bile kabullenmediğinin farkına varıyor. Kalbin ve beynin sana ait olan ama aynı zamanda da birbirinden oldukça bağımsız hareket etmeyi başarabilen parçaların... Duyguların tıbbı... Yolu yordamı yok!


Uykum geldi. Senin için mırıldandıklarımı duyabildin mi acaba? Çok vaktim kalmadı. Bir adım dahi atmaya niyetim yok. Öyle ya sen de bekleyeceksin. Ne demişti Ortaçgil: " Kimseye Anlatmadım"


Hadi gel şimdi uyuyalım. Bakarsın yanağım sana değer...



13 Mayıs 2012 Pazar

Frekansı Bozuk Radyo Alıcısı -43-

Bak yine, tersine de olsa denk geldim. Oysa rakamların hiçbir etkisi yok. Benim için hepsi etkisiz eleman. Dönüp bakmaya ürktüğüm bir gerçek ama yine de söyleyeceklerim biter bitmez arkamı döneceğim. Çekip gitmek gibi değil; gidip neler olduğuna şöyle bir göz atıp geri dönmek benimkisi. Zaten hiç gidemedim ki!


Doğru mu bu? Bu kadar kayıtsızlık var mı senin içinde? Bir köşeye çekilip hiçbir şey olmamış, tarih ve zaman sanki hiç yaşanmamışçasına sakin olabilir misin? Ara sıra yaşadığın unutkanlıkların, gökyüzüne doğru çekilme isteğin, merdivenlerden yuvarlanırcasına koy vermeyi istediğin şeyler yok muydu? Durmaksızın kendinle çatışma oyunun da neyin nesi? Hem sen de pekalâ biliyorsun ki bunlar daha önce geçtiğin yerlerin koca bir toplamından başka bir şey değil! Parça parça olanlar nihayet koca bir bütünü oluşturdu. Biraz da bu yüzden rakamların etkisinin olmadığını düşünmen. Oysa her şey normal. Olması gerektiği gibi şüphe yolunda ilerliyor. Bütün geride bıraktıkların yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duygularının enfeksiyon kapması, senin inatla alman gerekenleri reddetmen altını çizdiğin bütün o düşünceler gibi gerçek... Belki de eylemsizlik halinin de aslında bir eylem olduğunu unuttun. Öyle ya "duruyorsun." Girdiğin kapıların ardında ne var ne yoksa görüyor sonra tüm bunlar ya varsa diye tuhaf, akıl almaz düşüncelerin içinde debeleniyorsun. İnsan tanıdığı, iyi bildiği şeylerle baş etmekte zorlanır. Bu böyledir. Ama önemli bir ayrıntı var. Olmazsa olmaz. Onu ille de sevmen gerekir. Arada bir bağ olacak ki yakıp yıkabilmekte zorlanasın. Şimdi bahar, daha arada yaz var. Yazı görebilecek kadar alıştın mı havaya, sen ondan haber ver? Ne ile karşı karşıya olduğunu bilip de bilmemek senin çıkmazın. Hâlâ kayıtsız mısın?


İçine doğru dönen bir rüzgârım. Şiddet arttıkça oluşan hızdan anlamsızca haz alıyorum. Mutluluk ne garip yerlerden çıkıyor. Ruh, sol anahtarı size ait olmayan bir bestenin notaları arasında gidip geliyor. Notaların karşılık geldiği duyguları tam olarak anlatabilmek mümkün değil. Etkilendiğini anlıyorsun, o kadar. Hüzünleniyorsun. Bach dinlerken gülümseyen bir insan gördün mü sen? Ben dinlenirim. Dinlenirken yeniden yorulmaya başlarım. Çünkü Bach bir ormanın derinliklerine, orada ne olduğunu bilse de bilmese de girip çıkartır. Etrafına şöyle bir bakarsın. Ağaçlar tanıdıktır. Güneş kâh vardır kâh yoktur. Fırtınayı hissedersin ama izlemekle yetinirsin. İçinden geçmek cesaret ister. Zaten cesaret edip yaklaştıysan da kaybolur gidersin ormanın içinde. İşte bu nedenle Bach dinlerken gülümseyemem. Nereden ne çıkacağını bilememek gibi tetikte beklerim. İçime doğru dönerim. 


Ruhun merdivenleri, her seferinde bambaşka yüzüyle karşıma çıkıyor. Adım atabildiklerim, inmeye ya da çıkmaya cesaret edemediklerim, ettiklerim, yolun yarısına kadar ilerleyip geri döndüğüm ama hiçbir zaman sonunda neyin olduğunu kestiremediğim büyük ve gizemli bir yol onunkisi. Ne kadar da güçlü! Üstelik bütün o gücün kaynağı da benim. Başka bir ruhu ele geçiremezsin ama o ruhun merdivenlerinde yürüyebilirsin. O, bunu hisseder. Sonra an gelir bir diğerine sıçrarsın. Sanki ruhumuz yolculuk yapmayı seviyor. Belki bir teselli, bir arkadaş, bir sevgi, bir ihanet, başka bir çıkmaz arıyor kendisine. Oysa başkaları olsun ya da olmasın o hep var. İnkâr edebilir misin?


Buraya kadar düşünülmemesi gereken ne varsa hepsi düşünüldü. Etken bir halin çatısında meydana gelen ufak bir çatışma sonrasında, edilgen sofraların kucağına düştüm. Sanki içimde gizliden gizliye itaat etmek isteyen bir kadın var. Hem güçlü hem de beklenmeyecek kadar kabullenmeyi arzulayan. İşte bu yüzden bir benzerimin ayak seslerinden korkuyorum. Korku çoğaldıkça ormandaki sesler üzerime geliyor. Her yer birbirine benziyor ve ben bu benzerlikte ufak bir çıt sesi duysam ne yapacağımı bilmeden kaçıyorum. Durarak kaçıyorum. Kendi içimde mekânlar kurup o mekânların bütün köşelerinde gece gündüz konaklıyorum. Bir misafir gelse şaşkınlıktan elim ayağım birbirine dolanıyor. Misafirler hep vardı. Çoğu zengin kalkışı yapmış olsa da onların varlığını hissettim. Çok yakınımda. Kalbimde. Ama şimdi denklemler arasında gidip geliyorum. Henüz tek çözümüm yok. Yüzlerce çözüm arasında kaskatı bekliyorum. Düğümde sıkışıp kaldım. Serim hepsinden kolay oldu. Bir düşüncenin başlangıcında aklıma gelen birikimlerin içinden çıkamıyorum. Üçüncü cümleye gelince başka birisine sıçrıyorum. Böylece kendi içimde bile ilerleyemiyorum. İşin garibi "hal böyleyken" diye başlabileceğim bir cümlem de yok. Çünkü halimin hangi notaya karşılık geldiğini bilmiyorum. Ara bir sesim belki... Ya da bestede olması gereken uzun bir es işaretiyim. Tek görebildiğim, bir şekilde yazılmaya başlandığım... 


Portede bir yerim var. 
Müziği duyuyorum. Ama hangi aralıktayım ve neyim bilmiyorum. Rakamlarsa hâlâ etkili, kimi kandırıyorum.