PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

6 Mayıs 2010 Perşembe

Tını

Adam düzensiz bir yolda, piyanonun yumuşak ortaklığına karışarak yürüyor. Sesler ve bıraktığı izler giderek siliniyor.
Kurumuş çiçeklerle dolu vazodan yansıyan güneş ışıkları, hüznün ve henüz dokunulmamış bir baharın meraklarını anlatıyor.
Kadın yüksek sesli bir dramın yazılmamışlığında, gerçeğin ta kendisiyle enseleniyor.
Piyanonun tuşları aceleci ve ürkek tınılarla pencereden içeri dolan rüzgârı besteliyor.
Zaman yok.
Dışarıda yalnızca titreyen birkaç yaprak,
onlar da bekliyor...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Anafor

Baharın kapısı açıktı. Büyük ve kendini belli eden birkaç anlamın dışında, neredeyse sessiz ve kendi kabuğundaydı. Ertelenmiş mektupların, unutulmuş hatırı sayılır görüşmelerin ve tüm bunların farkında olan bilincin kırılmasıyla başladı her şey. Otobüs durağından eve dönüş yoluna girilen hızın birdenbire ivme kaybetmesi, belirli zaman aralıklarında heyecanla beklenilen ekim bozması başkaldırışın sessizliğe gömülmesi ve gün torbasının içinden, yalnızca birinin bellekten silinmesiyle de son buldu.
Kayıp defterler tarandı. Siyah uçlu kalemin alın teriyle bıraktığı izler silindi. Eşikte kalan son ayak izlerinin yerine, nemli bir ıslaklık peydah oldu.

Hafızamı zorluyorum. Rüyaların dilinde çözümlenmeye bırakılmış başlıkları yeniden gözden geçiriyorum. Bir yerde eksik kalan başlığın, belki de son bir kelimenin, atardamarlarımda yüksek çözünürlükte bir etki yaratmasını bekliyorum. Elektronik cihazların aldatıcı yakınlığından sıyrılıp kendi engellerimi kendim yaratıyorum.

Yazları bu bahçede açan çiçeklerin sayısı her zaman bellidir. Belki beş belki altı. İçlerinden birisi hepsine meydan okuyacak kadar asi ve cesaretlidir. Onun adını ben koydum. Hiçbir zaman ona verilmiş adın, ona ait olduğunu kabullenemedim. Tekti. Eşi benzeri yoktu. Yine de diğer çiçekler gibi vakti geldiğinde o da doğduğu yerde ölecekti. Baharın kapısı açıktı ve kendini saklamayan bir rüzgâr, o kapıdan hissettirmeden giriyordu. Önceleri mevsime tanık birkaç kişinin yüzünden anladım. İştahlı gözlerle kulak kabartılmış ayrıntıları dinliyorlardı. Sevecen ve arkadaş yanlısı tavırlarının ardında sakladıklarını görmezden geldim. Öyle bilmeliydiler. Hikâyemi ne denli özgürce anlatırsam o kadar yavan kalacaklardı. Onlar da tıpkı o rüzgâr gibi hissettirmeden hayatıma gireceklerdi. Oysa her şeyin farkındaydım. Çünkü o çiçeğin ve bu bahçenin adını ben koymuştum.

Kalabalıktılar. Ellerinde masalar ve sandalyelerle gelip kurulmuşlardı tam karşıma. Şehir hayatının o en güzel makyajını yapmışlardı yüzlerine. Sudan korkuyorlardı. Ben de suyu hiç eksik etmedim masada. Koca bir sürahi ve bardak aylarca o masalarda sessizce bekledi. Soru sorma zamanı değildi. Bütün soruları çantamda taşıdığım ufak bir deftere not alıyordum. Yüzlerindeki inandırıcılığın asılı kalması ve benim de biraz daha olan bitenden habersizmişim gibi onlarla birlikte oturmam gerekiyordu. Baharın kapısı hep açıktı. Belki de sırf bu yüzden konuşmamalıydım.

Birkaç ekstre, yarım bırakılmış kahve bardağı, sahnede kalp krizi geçiren solistin gece bültenlerine düşen haberi ve duş sonrası etrafa saçılmış havluların kendini kaybeden görüntüsü, gerçek hayatın hali hazırdaki izleriydi. Soluk almak için uyumuyorum. Biliyorum ki uykunun asli dilinde gözle görülür bir bozulma var.

İzin almadan dışarı çıkıyorum. Hiç kimsenin hayatına dair herhangi bir iz bulmak istemiyorum. Herkesin bahçesi kendine... Bahsedilen ormanı hiç tanımadım. Görmedim. Sevişmedim. Tanıklığım yok. Giydiğim bütün elbiseleri çıkardım. Gül kurusu, mavi, siyah, mor... Renklere dair bir hafızam kalmayana dek teker teker yok ettim.

Baharın kapısıysa hâlâ açık. Bir tek onun ruhunu silemiyorum. Bedenimde bir büyük debelenme, yerimde duramıyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Ziller

Ziller çalıyor...
İçimde, dışımda, sesimde, sessizliğimde...
Ziller vuruyor düşlerime...
Çoğalarak, azalarak, uykumda, uykusuzluğumda...
Ziller, bir aşkın tüm güneşini gölgesine vura vura taşıyarak...


Karanlık bir sokakta bir başına yürümek kolay değildir. Sokak lambaları yalnızca ufak tefek ayrıntıları gözden kaçırmamanız içindir. Meselâ bir tümsek ya da yazılı bir gösterge. Hangi yola gireceğinizi ve o yol içinde yürürken nelere yöneleceğinizi gösteren, içinizde taşıdığınız aydınlıktır. Kimi zaman şüphe, korku, aşırı heyecan gibi unsurların da etkisiyle karanlığın içinden sıyrılabilme şansınız vardır ama bunlardan herhangi birinin yoğun bir baskısı varsa; değil aydınlık, karanlık bile kendi özgün duruşunu bir anda yitirecek ve yol bulmanız gittikçe zorlaşacaktır...
Karanlık bir sokakta, gündüz de olsa bir başına yürümek kolay değildir; ışığın yetersizliği kendi iç ışığınızla örtüşüyorsa eğer.

Ziller yükseklerden gölge gölge düşüyor gözlerime. Kapanmıyor hiçbir ses, susmuyor gece. Uğultuların üzerime bıraktığı yorgunlukta çekiliyorum kendi yerkabuğuma.
Fısıldayarak başladı her şey. Küçük bir vızıltı, belki yazdan kalma canlı bir duygu. Dilimdeki peltekliğin zamansızlıkla hiçbir alakası yok. İnce ince çekilen her bir karenin, belleğimde bıraktığı dermansız dokunuşları yokluyorum. Elimi çekmiyorum. Yürüyorum… Büyük büyük adımlar atıyorum çekimsiz…
Ben, çocukluk hallerinde asılı büyük bir kadın. Duruyorum, sorgularımla baş başa karşında!! Ben, dününe meydan okumadan, meydanlarda bağırmaya kalkışmayan yanlarımla, en saf halimle yani, doğrultamıyorum kendimi kızgın sözcüklerinin bakışlarında!
Ben, ‘adın’ içinde saklı olan yani…

Hileli… Biliyorum hepsi hileli. Geçecek bu sinsi başkaldırış. Aşk, suretinden dökülecek ve aslına sarılacak. Kalbi kırılmış her ne varsa güneşi kucaklayacak yeniden ısınabilmek adına…


Ziller…
Ne kaçıyor… Ne kendini açıyor… Ne de acıyor
Zillere her vurduğunda, karanlık bir ormanın sisli görüntüsü kaplıyor her yanı, en çok da yüzünü..
Ziller aklımı başımdan alıyor…
Söke söke, hafifliğince, ağırlığınca, ruhumda…
Ziller, kırılgan sözlerini yüreğime her gün ve her gece işleyerek…


Ne aydınlık ne de karanlık… Bu başka bir şey seni ele geçiren. Kendi özünden seni uzaklaştırıp içindeyken dışarıda olma durumunu ruhuna kazıyan.
Arıyorum günlerdir her türlü kelimenin altında, hak edilmemiş her anlamın içinde, geçmişimde, gördüklerimde, sıcaklığında ve soğukluğunda ve seni bana getiren o ilk günde… Arıyor ve yine de güzel bir şeyler bulabilmek uğruna, bile bile parçalanmak uğruna, kendimi önüne atıyorum. Bana ait olanı alamayacağına göre, yani özümü, nedir delik deşik ederek bulmaya çalıştığın? Umduğun, korktuğun, sakladığın, ulaşmayı beklediğin???
Yine cevapsız sorular. İnsan bazen önceleri haklılığını önemsemediği soruların içerisinde buluyor kendisini. Yeri göğü inleten nedenlerin içinde…

Kayıp bir derinlikten geliyordu sesi. Derinliği varolan ama derinliğin nereden olduğu anlaşılamayan. Elimde kalanlarla benden gidenleri karşılaştırıyorum, olmuyor. Yola neyle başladığımı hatırlıyorum ama sonu bir türlü oturmuyor. Beynimdeki uğultuların sonlanacağı gün için bekliyorum. Bunun adı neydi, inanın ben de bilmiyorum…


Ziller çalıyor...
İçimde, dışımda, sesimde, sessizliğimde...
Ziller…
Ne kaçıyor… Ne kendini açıyor… Ne de acıyor
Çoğalarak, azalarak, uykumda, uykusuzluğumda...
Söke söke, hafifliğince, ağırlığınca, ruhumda…