PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

27 Aralık 2011 Salı

*Han (17)


"Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu." 
Oğuz Atay



Düş çabuk bitti. Yorulmuşum iyice. Belki de böylesi yolculukların içinde beklenmedik anlarla karşılaşma olasılığı fazla olduğundan, gerçeğinden daha yorucu. Üstesinden gelmesi öyle kolay değil. Olmayacak da...


Güneş giderek dağların arkasına çekiliyor. Küçük ve sevimli bir oyun bu. Kim oynamaz ki? Sabah olunca kimseye çaktırmadan sıyrılıveriyor kabuklarından sonra yeniden o bilinmezin içine kapanıyor. Bazen küsüyor. Yerini alanlarla devam ediyor oyuna. Saklanıyor. Orada bir yerlerde olsa da yüzünü göstermiyor. İstese de istemese de yazgısı bu ve ona boyun eğmekten başka çaresi yok. Duvağının sıyrılmasını bekleyen çekingen bir gelin gibi naz yapıyor. Biz de kimi zaman boyun eğmiyor muyuz? En umulmadık zamanlarda kendi kabuklarımıza çekilmiyor muyuz?  Eninde sonunda açacak, gösterecek yüzünü. Sonu ne olursa olsun. Dedim ya, oyunları o da seviyor.


Ben de severim oyunları. Tatlı, kaçık zihinlerin güvertesinde adım adım kocaman dünyaları gezmeyi. Hepsinin kuralları, duruş şekilleri birbirinden öylesine farklı ki! Kimi zaman nereye varacağımı bilmediğim uzak limanların koynunda uyansam da kalemle tanışıklığımdan bu yana oyunlardan vazgeçemedim. Yalnız, belirtmekte yarar var. Ben iyi huylu oyunları severim. Kimsenin bahçesindeki çiçekleri kopartıp bir kenara atmak gibi bir huyum yok. Ama o bahçeye girmeyi, çiçeklere dokunmayı, bilmediklerimi öğrenmeyi iyi bilirim. Ayak izlerinden ürkerim. Bu yüzden minik darbelerle geçer giderim. Bazen anlaşılmaz. Bazen de öylesine açık olur ki her şey, şaşar kalırım. İkisini birlikte yapabilmeyi az çok öğrenebildiğimden bu yana, çok şey değişti. Bahçe sayısı arttıkça, yeni yeni duygular keşfettikçe benim bıraktığım izler de zamanla değişti. 
En çok rüya faslının bahçesini ziyaret ederim. Henüz istediğim kadar bir bilgi sahibi değilim. Olacak mıyım peki, bilinmez. İnsan o bahçeyi istediği gibi kullanmayı her zaman tercih etmiştir. Ya da en yakınında olanlara yakıştırmayı ister. Uzaklar tehlikelidir. Oysa çoğu zaman gitmeyi istediğimiz yer de orasıdır. 


Yine aynı yere geliyorum. "Her şey birbirinin içinde." Buradan çıkış yok gibi. Gittikçe karmaşıklaşıyor. Şöyledir, böyledir, öyledir demek kayıp otobanın yolunu aydınlatmıyor. Varsa yoksa karşılaşılması muhtemel bir tıkanıklık. Düşünceyi sahiplenmek ne kadar rahatlatıcıysa sonrasında açılan parantezler huzursuzluğu tetikliyor. Çünkü hiçbir şeyin yüzde yüz bir karşılığı yok. Sadece inandığını sandıklarınla başbaşasın. Bir tek ölüm, ölüm bu kulvardaki baş gerçek. Bir dağ yamacında, deniz kıyısında, uykuda, yolda yürürken, gülerken her an karşına çıkabilir. İnsan kendi kararlarının sonucunda az çok tahminlerde bulunabiliyor. O yüzden olası sonlarla karşılaşıldığında "Böyle olacağını biliyordum." "İyi ki yaptım." "İstediğimi başardım." gibi cümleler kurabiliyor. Ama söz konusu ölüm olunca her şey donuyor. İntihar kararının soğuk kabullenişi dışında ondan yona geçiş yok. Yeri ve zamanı gelince durduracak!
Daha fazla ölümden konuşmak istemiyorum. İçimde bir yerlerde daima duran korkunun en tepesinde onun olduğunu bilmek bile, başka şeylere doğru beni yeterince kışkırtıyor. 


Güneşe doğru gülümsüyorum. Soğuk taş duvarları arasından han da güneşin gidişini izleyerek gülümsüyor. Onca şeye, kaskatılığına, bir an bile durmayan seslerin çıldırtıcı baskısına rağmen bunu yapabiliyor. Hâlâ ayakta ve yeni yolcularının geleceği günü bekliyor. Burada kaldıkça kurtulmak istediği seslerle yaşamak zorunda olduğunu, onlarsız devam edeceğini biliyor. İlk yolcusunun kim olduğunu hatırlıyor mudur acaba? Taşıdığı bavulun rengini, bavulun içinde nelerin olduğunu, hangi masada oturduğunu yahut odasından çıkıp çıkmadığını aklında tutabilmiş midir? İlkler unutulmaz derler ya doğru mudur?


Buraya gelirken çok düşünmüştüm. Montaigne'in "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder. Çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır." sözünü defalarca içimden tekrarlamıştım. Yıllarca dağınık yaşamaktan, dağınık notların izini sürmekten, koşulsuz kabullenişlerden öylesine yorgun düşmüştüm ki bir daha o düzensizliğinin içinde çırpınmak istemiyordum. Ben de kendime bağlandım. Olmak istediğim yer tam da burasıydı. 
Birçoğunuza böyle atıp tutuyor olmam kolay gibi görünse de bilin ki yine en zor olanını seçtim. 
Aynanın, arkasında bağlı olduğu bir duvar var. O duvarın farkındayım. Baktığımda beni yansıtıyor olması önemli değil. Benim işim daha çok arkada olanla; kimsenin düşünmek için kendini zorlamadığı asıl yerle... Aynalarla olan mücadelem çok önce sona erdi. On altı yaşımın erken karşılaşmalarından biriydi. Yüzümü kendime siper alabilir sanmış, yanılmıştım. Gözyaşlarımın tadı hiç eksilmedi dudaklarımdan. İnce uçlu kelimeler yüzüme öyle bir dokundu ki o andan sonra her şey değişti. 
İnsan, yüzünden önce aklını siper alabilmeli. İçimizden söküp atamadığımız tutunamadıklarımızı saklayan yer orası. Aynalarla bir şekilde barışıyorsun ama aklın affediciliği öyle birdenbire olmuyor. Belki de hiç... Bu karanlık herkesin içinde öylece duruyor.


Ilık bir yaz akşamı belki bir cumartesi günü gibi bekliyorum. Cumartesi gününü diğerlerinden hep daha çok sevdim. Bütün günlerin sonrasında hiçbir karşılık beklemeden öylece salıverir kendini. Havaalanları hep daha dolu olur. Hızlı akar. Geceye aniden kavuşur. Neşesi de kahkahası da boldur. Bir zaman hüzün yakışmaz cumartesiye derdim ama sonra sonra onun da yakıştığını gördüm. Hatta en ağır kaybımı ben, bir cumartesi kayboluşunda verdim. Bu yüzden her harfinde saklı tuttuğum gizli buluşmaları iyi bilirim.


Gökyüzü çoktan bulut bulut, yarısı beyaz yarısı kiremit rengi olmuştur. Birazdan rengârenk masasında akşam olacak. Bu defa yıldızlarla devam edecek oyuna. Sessizlik çökecek. Rüzgâr, gürültü için sırasını kollayacak. Elbisemin ucundaki pililer, içlerinde sakladığı dansın özlemini giderecek. Oyuncularsa sırayla sahne içindeki yerlerini alacak. 
Büyük oyun bu! Peki ben neresindeyim?





0 yorum:

Yorum Gönder