PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

22 Aralık 2011 Perşembe

*Han (16)

Okuduğum kitaplar aklıma geliyor. İçlerindeki cümleler kim bilir şimdi nerede? Gözle, algının çarpışması saniyelerle ölçülüyor. O uzak yollarda nelerin ruhuma kancayı daha fazla taktığını bilmek istiyorum. Tek başına bu bile çıldırmak için gerekli anahtarı önüme koyuyor. Anahtarla bir müddet bakışıyoruz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Ne de olsa aramızda kaçan kovalanır tarzı bir ilişki var. Özne sürekli değişiyor. Ama anahtar daima karşıma çıkıyor. Kaybolmuyor. Yokluğunu ve varlığını hissetmek, birbirinden farklı duygulara denk düşüyor. Anahtar, işini benden daha iyi biliyor.


Sarı şehir hâlâ konuşuyor mudur? Dün gece hazırlıksız yakalanmıştı. Hali yoktu. Onun çaresizliğinde kendimi görmüştüm. Sesi kırılgandı. Bütün konuşmalarında ve hareketlerinde yorgunluk kol geziyordu. Sessizce gömülmeyi bekleyen kolları nasıl da davetkârdı. Ona sahip çıkmalıyım. Hiç değilse hayatımda bir defa olsun, onu korumayı becerebilmeliyim.
Peki ya o yoksa? Ya sonsuz hayallerin, sonsuz kurgularında düzenlenmiş bir sahneyse? Sürekli çalışan aklın, uykusuz geçen gecelerde girmekten korkmadığı, vazgeçmediği sığınağındaysa? Kimimiz mutlu, kimimiz öfkeli, kimimizse meraklı derinliklerde yol almıyor muyuz?
Hayır, hayır orada. Her haliyle beni bekliyor. Ama şimdi gidip onu dinleyemem. Yapamam. Güneşin kepenkleri altına sığınmıştır belki yaklaşamam.


Şimdiki zamanda birinci tekil şahıs eki olmak zor. Kendinle karşı karşıya kalıyor, dudaklarını kemirerek susuyorsun. Sonra zamirler, sıfatlar ve diğerleri işin içine giriyor. Kafam büsbütün karışıyor. Gerçeklerle yapılan mücadelede, istenilenden büsbütün başka şeyler yaparken, yine de ondan kaçamayacağını anlıyorsun. Ufacık ayrıntılar her şeyi öylesine değiştiriyor ki! Bir de bakıyorsun ki bazen bir izin karşılığı bazen de eşyanın ve hayatın en büyük sahibi oluveriyorsun. İstemeden de olsa boyun eğiyorsun.


Ben de bu hanın gelmiş geçmiş en büyük misafiriyim. Yıllardır burada, aynı masada oturuyorum. Mevsim hiç değişmiyor. Sürekli yaz!
Denizi özledim. Rüzgâr ayak bileklerimi yakıyor. Biraz sonra yağmur başlayacak hem de bu güneşli günde. Yosun kokuları her yanı saracak. Hafif bir şeyler uçuşacak havada. Yine sebepsiz üzüleceğim. Masanın üzerine boylu boyunca uzanarak gökyüzünün değişimini izlerken, zamanla sebepsizliğe de alışacağım.
Doğu Anadolu'nun küçük bir köyünde, közde pişirilmiş kahveyi hatırlayıp buradan uzaklaşacağım. Sarı şehrin bir ucunda o, bir ucunda ben.  Büyük şehir caddelerinden uzakta, bir başıma, hanın duvarları önünde, arkasında, içinde... Akşamları daha yalnız.
Renk renk ışıklarla döşenmiş İstanbul nerede? Meyhanelerinde rakı kokusu, topuklu kadınlarsa hep en büyük korkusu. Ben o meyhaneleri de özlüyorum. Kimseye duyurmadan parmak uçlarında yükseldiğimiz geceleri ve şimdilerde bitmeyen özlemlerin arka sokağında yaşayan adamları da...


İnsan nerede olmak istediğine karar vermeli. Yıllardan beri açmadığın saman sarısı kitabın sayfalarını aralarken hışırtıyla çıtırtı arası bir ses duyarsın, geçmişten gelen. Sesler, uğultulara dönüşür. Rutubet kokan anıların içinden geçerken, her şey önüne yığılır. Bir görüntüden diğerine gidersin. Ağını ustalıkla örmüş örümcek kadar şanslı değilsindir. Geçmiş, o ağdır ve seni bekliyordur. Er geç onu yeniden aklına getireceğinin farkındadır. Kurulmuş bir saat gibi yenilgini, delirerek kendinden geçişini izlemek için çalacağı zamanı kollamaktadır. Geri dönüşün mutlaka vardır ama oraya girdin mi işler değişir. Geçmişini duyarsın, okursun. Şansın varsa yazarsın ama yazmak da her zaman taze yaz kokularını, denizin gürül gürül bakan gösterişli maviliğini  getirmez. İncinirsin. Her harf, her kelime içindeki bir gölgeye denk düşer. Kelimeleri yönlendirmek öyle kolay değildir. Yazar ve kalem hâkimiyeti sürekli yer değiştirir. Durmak istesen de durduramazsın. Olmak istediğin yer orası değildir. Belki bir daha yenilmen gerekiyordur. Olmadık zamanlarda karşına çıkanlarla yok olup, sabahı muştulayan güneşin aydınlığıyla yeniden var olman.
Her şey birbirinin içinde, sen de biliyorsun!


İnsan aslında kaldığı yerlerde kendisine en uzak. Daha dün geldim. Sessizce oturuyorum. Dün ve yıllar arasındaki yakınlık korkutuyor. İhtimallerin kurbanıysam gelişimin üzerinden çok zaman geçti. Bu yüzden zamanın yakınlığını ölçemiyorum. Ayrıntılar kervanında ışıksız bir yolcuyum. Kimi zaman her şey duruyor. Davetsiz bir rüzgâr esiyor. Essin! Sonunda bir ses olacaksa etrafta, o olsun. İnlemeleri kesecekse, duvarlara baktıkça parçalanacakmış gibi üzerime doğru gelen insan silüetlerinden beni koruyacaksa ayaklarıma, boynuma dolansın.
İşte yine her şey kopmaya başlıyor. Kısa bir sakinlikten sonra kayalar yerlerinden oynuyor. İçimde gün boyu kendi sesiyle yarışıp kaybeden bir hayat var. Bunun için gelmedim. Bağırıyorum, bağırıyorum. Düşümde yerimden kalkıp kendimi buğday tarlalarının ortasına atıyorum. Toprak iyi gelir, bunu küçüklüğümden beri iyi biliyorum. Kollarımı iki yana açıp yüz üstü uzanıyorum. Güneşin büyüttüğü mirasa dokunmak huzur veriyor. Toprağı içime çekiyorum. Sıcak. İçimde hissediyorum. Kimseler yok. Etrafta birileri olsaydı hissederdim. Yalnızım. Gözlerim dünden, yıllardan beri kapalı. Uzun süredir göremiyorum. Bu düşten güzel uyanmak istiyorum ama toprak izin vermiyor. Aniden bir öğle vakti uyuduğum kumsala dönüşerek benimle konuşuyor:


- Rüyayı anımsıyor musun?
-  Çok yüksek bir apartmandayım. Balkona çıkıyorum. Öylesine yüksek ki korkup yere çömeliyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. "İçeri alınnn!" Biri elini uzatarak: "Gel." diyor, giriyorum. Rengârenk çantalarla dolu, kocaman bir salondayım. Küçük bir kız çocuğu önünde durduğu büyük kütüphanenin oradan gülümsüyor. Yanına doğru yürüyorum. Yüzünü avuçlarımın içine alıp: "Ne kadar güzelsin. Tıpkı çocukluğundaki gibi" diyorum. Yüzü ürkek, gözleriyse tam tersine parlak ve canlı. Seviyorum. Elimden tutup beni yeniden balkona götürüyor. Korkmuyor. Tırabzanların üzerinde rahatça yürüyor. Bakamıyorum. Onun için endişe ediyorum. Oysa o ne kadar mutlu görünüyor. Zıplıyor, küçükken yere çizip oynadığımız karelerin içinden sek sek geçiyor. Yaklaşıp elimi uzatıyorum. Arkasını dönüp bana bakıyor. Gözlerimdeki dehşeti anlıyor. Bir adım daha atıp onu kucaklayıp indirmeye çalışırken ayağım takılıyor ve tırabzanların oradaki boşluktan düşüyorum. Bir tek gök/yüzünün üzerime battaniye gibi örtülmüş maviliğini ve o küçük kızın bana gülümseyişini görüyorum. 
Yüzüm yanıyor, rüzgâr esiyor. Uyanıyorum.


Toprak beni yanıltmıyor. Düşlerim, çıkışı olmadığını sandığım korkularımın er geç kaybolacağını ve nereden başlamam gerektiğini bana yine hatırlatıyor. İnsan da böyle diyor, kendi geçmişinin koridorlarında defalarca kez düşüyor. Şanslıysa bazen bir gülümsemeyle bazen de gökyüzüne bakmayı unutmayarak kaldığı yerden yoluna devam ediyor.


Unutmamalıyım.


Sarı şehirse daima aklımda olacak. Bir gün nasıl olsa kavuşacağız. O, bunu biliyor. Omuzları düşkün, içi kırık da olsa... Duygularımı, düşüncelerimi kaçırsam da verdiğim çabanın farkında ve sırf bu yüzden beni her şeyden çok seviyor. Benim gibi!
Merak etme sarı şehir...



































0 yorum:

Yorum Gönder