Aralık zor geçmişti. Telefonda durmaksızın süren kavgalar, bir şeyleri anlatmak uğruna seçilen kelimeler ve her gün aynı saatlerde başlayan baş ağrıları... İşe de normal zamanından erken gitmeye başlamıştım. Sahibine gitmesi gereken cümleler boğazımda bir yerde sıkışıp kaldıkça boğuluyordum. O yüzden ben de geceden biriktirdiğim ne varsa hepsini yolda saça döke yürüyordum. Rahatlatıyordu. Üstelik kendime bir ağaç bile bulmuştum. Evimizin iki yan apartmanının köşesinden aşağıya inen merdivenlerin orta yerindeydi. Aylarca fark etmediğim için biraz şaşırmış olsam da hiç vakit kaybetmeden onunla aramda bir bağ kurdum. Bazen olur, bilirsiniz, yanı başınızda size seslenen sesi, gözünüze giren herhangi bir nesneyi, belki güzel bir kitabı, en fenası da bir insanı fark etmezsiniz. Oysa oradadır. Mutlaka bir yeri, belki kendince bir anlamı vardır. Ama fark etmezsiniz. Öyle bir an gelir ki ya iş işten geçmiş olur ya onunla geçirebileceğiniz zamanlardan yoksun yaşar gidersiniz ya da daha önceden fark edemediğiniz için hayıflanıp durursunuz. Ama fark etmek ve fark etmemek arasında bütün bunları etkileyen ince bir "fark" daha var.
Ağacın dallarının büyük bir kısmı hemen sağ tarafındaki bahçeye sarkıyordu. Diğer geri kalan kısmı da merdivenlere doğruydu. İçeride üç katlı, yarı ahşap bir ev vardı. Akşamları o merdivenlerden soluk soluğa çıkarken ne zaman orada dursam, korkardım. İçeride yaşayan birilerinin, hatta eski dönem milletvekillerinden birinin evi olduğunu yan komşumuz Selma abladan duymuştum. Yine de daha çok, çocukken izlediğim perili, hayaletli ev hissini veren o evin yanından geçerken adımlarımı sıklaştırır ve bir an önce yola çıkmak için acele ederdim.
Evi çevreleyen bakımsız sarmaşıkların, tel örgülerin, budanmamış ağaçların neredeyse tek bir ağaçmışçasına birbirlerine geçmiş olmasının bunda etkisi büyüktü. Bir de sürekli çatır çutur gelen ot sesleri, beni korkutmaya yetiyordu. Geri kalan kısmı da hayal gücümün marifetine kalıyordu. O da kendisini küçümseyemeyeceğim kadar güçlüydü.
Onunla nasıl mı karşılaştım? Aslına bakarsanız kimilerine göre komik, bana sorarsanız da korkunç bir gündü.
Bizim ev Ankara'nın en dik tepelerinden birindeydi. Kış, şehir merkezine göre daha kasvetli, zor ve soğuk geçerdi. Tabii eve giden yol yokuş olduğu için böylesi zamanlarda inmek de çıkmak da büyük sorundu. Ayağı kayıp düşenler, arabasını yarı yolda bırakıp yürümek zorunda kalanlar, eksilmeyen patinaj sesleri aklıma ilk gelenler... Benim de ufak tefek anılarım yok değil. Ama bu ağaçla tanışmam tam da böylesi bir anıya denk düştü. Merdivenler...
İşe giderken kısa yol olarak kullandığım bu ara yolda, tam iki yüz otuz dört basamak merdiveni inmek ve çıkmak zorundaydım. Her zaman olmasa bile haftanın belirli günlerinde oradan yürümeyi tercih ediyordum. Akıllı bir tercih olduğunu söyleyemem. Ne de olsa hatırı sayılır bir yorgunluktu elde kalan.
Hayatta her şeyin zoruyla illa ben uğraşmalıydım. Başka türlü mutlu olamıyordum. Gerçi böyle de mutlu olduğum söylenemezdi ya, olsun. İnatsa inattı. Galiba ben en çok kendimle inatlaşmayı seviyordum. Bitmeyen, durulmayan bir mücadelem vardı. İnsan hayatın içinde birbirinden farklı yüzlerce konuyla uğraşıyorken neden bir de kendisiyle amansız bir savaşa giriyordu ki? İnsanın bu kimi zaman kendisine bile yetmeyen, kendisiyle bile yetinemeyen hallerine şaşırmamak imkânsızdı.
O gün de akşam üzeri işten eve dönerken iş yerindeki tatsız tartışmanın gerginliğini üzerimden atmak için merdivenlerin az aşağısında dolmuştan inmiştim. Kar yağışı neredeyse durmuştu ama yollar dizime kadar karla kaplıydı. Merdivenlerin yanına geldiğimde önce yukarı doğru çıkacağım basamaklara baktım. Karanlık ve soğuktu. Sokak lambalarının ışığı yürüdüğüm yolu yok denecek kadar az aydınlatıyordu. Derinlerden gelen köpek havlamaları, apartmanların yanıp sönen giriş ışıkları, mutfaklardan gelen çatal bıçak sesleri arasında ilk adımımı attım. Kar, basamakları yok etmişti. Bembeyazdı ve hiçbir şey görünmüyordu. Ayakkabımın ucuyla yoklayarak ve ayağımı bastığım yere sabitleyerek çıkıyordum. Arada bir hafif bir rüzgâr esiyor, birikmiş karlar yukarıdan aşağıya doğru havada uçuşarak yüzüme yüzüme geliyordu.
İlk kısmı diğer güneşli günlere kıyasla daha uzun bir sürede tamamlamıştım. Biraz soluklandım. Bir ara düz yoldan gitmeyi düşünsem de malum inadıma yenik düştüm. Zorlansam da çıkmaya devam ettim. Bahçeli evin olduğu basamaklara yaklaşmıştım ki orayı aydınlatan lamba aniden söndü. Karanlıktan korkmuyordum ama karşılıklı evler arasına sıkışmış o daracık yolda olunca ister istemez ürküyordum. Hızlandım. Bahçeden her zamanki gibi garip sesler geliyordu. Merdivenleri ikişer ikişer çıkmak için çabalarken ayağımı boşluğa atmamla yüz üstü kayarak aşağıya doğru inmem bir oldu. Sağ ayağımı bahçeli evin olduğu tarafa doğru uzatarak ancak durabildim. Tutunduğum şey karların arasında, bir parçası havada asılı kalmış bir ağaç köküydü. Ağacın gövdesi bahçede kalmış, köklerinden bazıları dış tarafa ağaç dalları gibi fışkırmıştı. Kafamı kaldırdım ama karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu. Elimle karları bir kenara topladım. Yer yer kabukları kopmuş, uçlara doğru cansızlaşmış, kenarlarındaysa sanki yaprak verecekmiş gibi duran tomurcukları vardı. İşaret parmağımı üzerinde dolaştırdım. Islak, kaygan ve sertti. O incecik haline rağmen öylesine sıkıca tutunmuştu ki toprağa, asıl yerinden biraz uzakta olmak sanki onu korkutmuyordu.
Tabiatla her fırsatta kendimi karşılaştırıyordum. Onca tahribata ve ilgisizliğe karşı ondaki güce hayrandım. Bazen bir insanın size söyleyebileceklerinden çok daha fazla şey anlatıyordu. Duymak her zaman iyi gelmeyebiliyordu. Yalnızlık sizden olmayanları tanıma fırsatı veriyordu. Daha iyi görebilmeyi, anlamayı, duyabilmeyi ve bunları hissedebilmeyi sağlıyordu.
Bir süre belki on on beş dakika tüm o korkularıma rağmen orada oturdum. Ağacın kökleriyle bakışıyorduk. Sebepsiz bir yaş damlası iniverdi yanaklarımdan. Belki de kendi güçsüzlüğümdü beni zayıf düşüren ya da onun "her şeye rağmen" haliydi. "Biliyor musun dedim hafifçe eğilerek, sen de tutunamazsan ölür gidersin. Tıpkı bizler gibi. Senin için tek bir yer var, toprak. Oysa bizim öyle çok seçeneğimiz var ki ve biz çoğu zaman kendi seçeneklerimiz içerisinde boğulup gidiyoruz." Kardan ağırlaşmış birkaç yaprak rüzgârın da yardımıyla parmağımın durduğu yere doğru geldi. "Tutunsak da bizden de yok olup giden bir şeyler var" der gibi...
Vakit geç olmuştu. Annem merak edecekti. İçlerinden birini paltomun cebine koyup kalktım. Basamakları daha telaşsız çıkıyordum. Korkum geçmişti. Sesler hâlâ vardı ama umursamıyordum. Kısacık bir sohbetti. O kendince cevabını vermişti. Bense kendi çıkmazlarım arasında uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Bütün bunlar uzun bir müddet içimde çalkalanmaya devam etti.
O günden sonra ağaçla ve kökleriyle her mevsim, oradan geçtikçe konuşmaya başladım. İçimden...
Sessizce...
Ben unuttuğumda o, beni bana hatırlatıyordu.

0 yorum:
Yorum Gönder