PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

11 Kasım 2011 Cuma

*Han(12) - İsyan ve Denge

Üniversiteden sonra Ankara bir yanıyla eski aşkların, anıların bellekte kazılmış anlarna yeniden dönmek gibiydi. İnsanı besleyen ve bir şekilde doyuma ulaştıran zamanlar geride kalmıştı. Ankara hiç değişmiyordu. Değişmeyecekti. Bir zamanlar gitmekten büyük keyif aldığım barlar, sokaklar ve bütün her şey üzerime üzerime geliyordu. İnsan en çok da böyle bir sıkışmışlık hissiyle karşı karşıya kalınca çıkmak için yol arıyordu. Özlem büyüyordu, onunla birlikte İstanbul ve sevdiğim adamla aramızdaki çıkmazlar da büyüyordu.

Evdeki herkes uyanmıştı. O günlere dair en iyi hatırladığım şeylerden biri de evin değişmeyen kalkış sırasıdır. Babam uyanır, büyük ve gürültülü adımlarla önce banyoya girer, koridordan geçer ve kahvaltıyı hazırlamaya koyulurdu. Sonra sırasıyla annemi ve beni kaldırırdı. Tabii birkaç aydır babamı her haftasonu Ankara'da göremez olmuştuk. İş nedeniyle genellikle şehir dışındaydı. 'Büsbütün anneme benzemek nasıl olurdu?' sorusunun cevabını en çok bugünlerde aramıştım.
Aramızdaki en iyi denge uzaktaydı. Babam, her türlü iletişimimizin arasındaydı. Yaşım ilerledikçe (belki de algılarımın ve öz benliğimin daha fazla farkına varmaya başladıkça) annemin bana karışma yüzdesi de artıyordu. Bu da daha fazla tartışma, zıtlaşma e o hiçbir zaman katlanamadığım gürültü demekti. Ondaki cümlelerin şiddetini gördükçe içimde bastırılması güç, keskin sözler birikiyordu. Dokunması yeterliydi. Bazen tek bir cümlesi yüzlercesinden etkiliydi. Çünkü annem tam olarak nereye ulaştığını bilmediği yerlerden saldırırdı. Kuvvetliydi. Ezerdi. Ama ben hiç vazgeçmedim. Susmadım. Ezilsem de daima cevap verdim. Sadece onun yanımda olmadığı zamanlarda, odamda, yolda yürürken, işte yahut yatağa uzandığımda o acıları taşıdım. Ağlamaktan hiç korkmadım. Ağladıkça içimdeki zehirleri akıttım. O hiç bilmedi. Bense kimi zaman söylemeye çalışsam da bende açtığı boşlukları hiçbir zaman tam anlamıyla anlatamadım.
Bazı şeylerin kelimeleri yoktur. Göğüs kafesinin orada bir yerde bütün bu hayattan farklı, apayrı bir dünya vardır sanki, ve sen, "acıyor" diye söylesen de paylaşsan da asıl duygunu hissettiremezsin. Sana aittir. Anahtarı sendedir. Ama bazen o anahtar hiçbir kapıyı açmaz. Elin titrer, ruhun kapanır, dil susar, deliğin yolunu bulamazsın.

Televizyonun sesine doğru gittim. Saat çoktan öğlen olmuştu. Kahvaltı bitmiş, babam mutfakta gazete okuyor, annemse salonda televizyon izliyordu. Birkaç parça peyniri ekmeğin içine koyup herikisine de tünaydın dedikten sonra balkona çıkıp oturdum. Soğuktu. Bir ara annemin: "Gece uyumuyorsun sabah da kalkmıyorsun. Ne biçim çocuksun sen." dediğini duysam da aldırmadım. Vereceğim herhangi bir cevap olası bir kavganın başlangıcı olacaktı. Susarsam geçiştiririm diye düşünüyordum ki annem aralıksız cümle kurmaya devam edip, beni zorla istemediğim bir diyalogun içine çekmek için elinden ne geldiyse yaptı.
Hemen yanı başımdaki plastik sandalyeyi tekmeledim. Hırsımı alamayıp iki elimle duvara yumruk attım. Dişlerimi sıktım. Saçlarımı sıkıca avuçladım. Ne yaptıysam ne kendimi ne de onu durduramadım. Elbette babam araya girdi. Hem beni hem de annemi sakinleştirmek için balkonla salon arasında mekik dokudu. Yatışmadım. Ben, hiçbir zaman, içimde birikenler yüzünden yatışamadım. Hâlâ en ufak bir kıvılcımda o tanıdık gürültüyü yaşarız.

İstanbul'a gitme düşüncem ani olmuştu. Sevdiğim adamla yaşadığımız aralıksız kavgalardan sonra onu ve aramızdaki ilişkiyi kaybetmemek adına birdenbire her şey hız kazanmıştı. Tek çocuktum ve ben yalnızca küçüklüğümden beri inandığım hayallerime tutunmuştum. Renkli kalemlerle çizdiğim çizgilerin, bazısına birkaç kelime de olsa not düştüğüm defterlerimin, kitaplarımın artık hiç oynamasam da kütüphanemin en üstünde duran oyuncaklarımın bana anlattığı hikâyelerdim. Yani en iyi dinleyicilerim ve en iyi konuşmacılarım...
Bir kalemle nasıl konuşulur bilir misiniz? Yahut bir kalem nasıl konuşur? Ben o tek başına odalarda geçip giden her yalnız gecede, bunları öğrendim. Kurşun kalemin soylu telaşını, tükenmez kalemin gururlu tavrını, dolmakaleminse aristokrat duruşunu izledim. Bazen sessizce bazen de onlarla dolu dolu yaşayarak. Defterler arasında bile sınıf farklılığı olduğunu ve bir süre sonra her oyuncağın sevilemeyeceğini gördüm. Yattığım yerden, oturduğum koltuktan saatlerce onları dinledim. Onlarla olmayan ablam, abim gibi konuştum. O yüzden şimdi kime yalnızlıktan bahsetsem hiç kimse onların bildiklerinden fazla bir şey söylemez bana. Bilmezler çünkü.

Birkaç saat sonra her şey normale dönmüş, akşam yemeği hazırlıkları başlamıştı. Sanki evin içindeki her şey susmuştu. Yavaşlatılmış bir filmin oyuncuları gibiydik. Annem salata yaparken marulları sanki birden fazla hamlelerle doğruyor, bıçak darbesini alan marullar yapraklarından kopmuyor, birkaç defa daha aynı sahnenin tekrarlanması sonucunda doğranıyorlardı. Ya da benim hayal gücüm şiddetli bir gerilimin sonrasında öyleymiş gibi algılamayı tercih ediyordu.
İstemeden de olsa gidip anneme yardım ettim. Ben mutfaktan içeri girince evdeki her şey yeniden konuşmaya başladı. Film hızlandı. Salata bitti.
Babam o sırada çalışma odasındaki kitaplığının hemen yanı başında yeni okuyacağı kitabı seçmeye çalışıyordu. Salondaysa Ruhi Su'nun Mahsul Mahal'ı söyleyen o gür sesi yankılanıyordu.
"Artar eksilmeyiz zindanlarda/Kolay değil derdin ucu derinde"
















0 yorum:

Yorum Gönder