PEKİ, NEREYE VE KİME DOĞRUDUR bir kadının yatağındaki(!) GÜRÜLTÜYSE KELİMELER?

4 Kasım 2011 Cuma

*Han(11)

Geceyi nasıl geçireceğimi hâlâ bilmiyorum. Bir daha asla içinde olamayacağım görüntüleri hatırlamak istemiyorum. Böyle zamanlarda birisi sanki elini kafatasımdan içeri sokmayı başarıyor ve ne var ne yoksa (kayıp bir eşyayı arar gibi) söküp söküp dışarıya fırlatıyor. Kopan parçalar canımı acıtıyor. Yeniden. Hemen, şu an olmuş gibi acıtıyor.
Beş yaşında yokuş aşağıya kaçan misketlerimin peşinden koşarken dizlerimin üstüne kapaklanışım, Ankara'da bir apartman dairesinin dördüncü katında yapayalnız kalışım, ilk defa acil serviste asistan doktorların eline düşüp feryat figan çığlık kopartışım kadar içim, ruhum, hafızam, canım acıyor.


Bilmediğim kelimeleri öğrenmek istiyorum, bildiklerim beni hep unuttu. Geçmişin gölgeleri ekşimtrak bir tatta dilimin ucuna geliyor. Sonrası o hep bilinen mide bulantısı ve her şeyi kusma isteği... Bomboş kalana, ufacık izlerden kurtuluncaya kadar kusmak. Oysa ben çok kustum. Hiçbir faydası yok! Birkaç dakikalık ferahlık da gelip geçici; her şey ondan sonra başlıyor. Yenilerini, daha önce karşılaşmadığını sandıklarını sindirmeye çalışıyorsun. Bir müddet içeri gireni çıkanı takip etmiyor, tanıdıklar çıksa bile görmezden gelmeyi bir şekilde başarıyorsun. İçimizdeki büyük ses "Boşalan yerleri doldur!" derken, kayıtsız kalamıyorsun. Boşlukların neyle doldurulacağına karar vermediğinden etrafı tanımadık, yabancı bir sürü madde kaplıyor. Kapılarsa sonuna kadar açık. Peki ya şimdi kendini nasıl aklayacaksın?


Biraz uyusam. Göz kapaklarımın altında kocaman bir orman saklıyorum. Kimsenin yeteri kadar girmekte cesaret edemeyeceği, ağaçlarla birbirine sıkıca kenetlenmiş küçücük, dar yolları olan bir orman. Yollar o kadar küçük ki yanyana yürümek imkânsız. Gece, gündüz, uykulu, uykusuz, dalgın, dikkatli, sesli, sessiz bedenimin ve ruhumun görebileceği her şekilde yürüyorum. Sevmediğin gibi yürüyorum; sevdiğim gibi söylüyorum. Buraya kadar kusursuz. Bir tek, çocukluğumun haritadaki yerini bulamıyorum.


Öğrendiklerimi unutacağım. Yeniden yazabilmek için beni öldüren her bir düşünceyi temizleyeceğim. Bir süre, değişmezmiş gibi görünen bu düzen beni çırılçıplak bırakacak. Yaralarımı herkes görecek. Her şey sırasını bekler. Sırayla olmalı.


Yaşamayı sindirmeye çalışıyorum. Çözümsüz görünen her şeyi, bu zoraki karanlığın hemen altında yeniden çiziyorum. Sabaha az kaldı. Gece, ardarda eklenen vagonlarıyla upuzun bir tren gibiydi. Her geçitte bir tane daha eklendi. İstasyonlar birleşti. Tren hiç durmadı. Sarı şehir konuşuyordu. Durmaksızın içinden mırıldanıyordu. Yavaş yavaş ve bir korkunun kendi kendini boğan boşluğuna tutunarak, içine sızdım. Kelime oyunları yoktu. Durmaya, direnmeye, kaçmaya ve pazarlık etmeye hali kalmamıştı. Tuttum onu. Kollarından. Kolları bir akşam vakti sessizce gömülmeyi bekleyen yorgun bir beden gibi kendini bana bıraktı. Sarstım. Yılların verdiği beklemişlikle, bir başına, kan ter içinde çıkış yolu aradığım sokaklarda parmak uçlarıma kadar varlığını hissettiğim kuvvetle... Doğruldu. Gözlerime baktı mı bilmiyorum. Neyi kurmaya çalıştığımızı konuşmasak da biliyorduk. Aldım onu ve yine oraya bıraktım. Hiçbir şeye hazırlıklı değildik. Henüz değildik. Böyle bir şey. Biraz sessiz, biraz pusuda biraz da çıplaktık.


Şimdi, bu handa, bilmediğim kelimelerle onu bekliyorum. Neredeyse sabah olacak. 

















0 yorum:

Yorum Gönder