Tahta masanın hemen kenarında oturuyorum. Sırtımdan belime doğru uzanan ağrılar rahat vermeyecek. Bu masa ve sandalye bana ait. Bir tek onların varlığını bütünüyle içimde hissedebiliyorum. Dokunuyorum. Masanın sağ kenarındaki küçük çatlağın işaret parmağımda açtığı ufak sıyrığı görmesem de acısından tanıyorum. Arkama yaslandığımda sol ayağı gevşemiş sandalyemin çıkardığı gıcırtılı sesi seviyorum. Hareket ettikçe bana kendimi hatırlatmasından hoşnutum. Bir ses, bir varlık... Kalkıp yürüsem belki de güneş, bedenime ve ruhuma iyi gelir.
Masayı sıkıca kavrayıp bedenimi iterken bir yandan da masayı kendime doğru çekiyorum. Bedenimi gerdirmek sırtıma iyi geliyor. Rahatlıyorum. Kuvvetli bir nefes alırken belli belirsiz esen rüzgâr kurumuş buğdayların kokusunu taşıyor. Anılarımda birdenbire dokuz, on yaşlarımın yerinde duramayan çocuğu, bir tarladan diğerine elinde koca koca nohut demetleriyle koşuyor. Tarlayı ve oradaki insanları izliyorum. Toprağı ve toplanmaya yüz tutmuş ekinlerin arasında çalışmak onları yoruyor. Şakaklardan aşağıya usul usul inen ter damlaları, yorgunluklarını daha iyi anlatıyor ve tarlada çalışan kadınların renkli basmaları, sadece yüzlerini silmek için işe yarıyor. Güzel bir anıyı hatırlamak, tebessümü masama davet ediyor.
İnsanın kendi hayat terazisindeki en büyük ağırlık, anıları. Hatırladıkça an geliyor bir şeyler kendisini koyvermeye ya da iyiden iyiye karışmaya, çözülemeyecek hale gelmeye başlıyor. İçlerinden yalnızca birini seçivermek gibi bir şansınız pek yok. Olası olan tek an yalnızca bir dost sohbetinde cımbızla ayıklayabilecekleriniz. Hepsi bu. Geri kalan her şey aklın ve kalbin daimi müdavimleri... Çaresizlik de çare de yaşayanın kendi akıl sınırları dahilinde. Ama genelde canımızı en çok yakanları hatırlamaya meyilliyiz. Tıpkı Slipknot'un "Dead Memories" şarkısında dediği gibi: "Ölü anılar kalbimde." Her ne kadar ölü olsalar da hali hazırda yaşamaya devam ediyorlar. Oysa mutlu olduğum zamanlar da azımsanamayacak kadar fazla.
Söylemek istediklerim her geçen gün artıyor. Handaki her dakika, kara düzene oturmuş düşünce silsilesi içerisinden ortaya çıkarmam gerekenler için beni harekete geçirmeye çalışıyor. Her şey sıralı. Daha önce de söylemiştim. O sırayı unutmam lâzım. Birini bile görmezden gelir veya aklımın oyunlarına yenik düşüp unutursam, bütün her şeyin yine eskisi gibi karışacağını, karanlıklara gömülüp beni içine çekeceğini artık daha iyi biliyorum.
Şimdi biraz susacağım. Belki kalkıp yürürüm. Gözlerimin kapalı olmasından korkmuyorum. Nasıl olsa güneş var. Yol aydınlık. Belki sarı şehri daha iyi görebileceğim bir tepe başı bulabilirim kendime. Bacaklarım yokuşu tanır. Çıkabilirim. Uzun bir zamanım kalmadı. Herkesin kendi sessizliği var. Bunu unutmamalı.

Her bölümü heyecanla bitirip, bir sonraki yazıyı beklemeye başlamak da güzel. Çabuk tüketmemek için bir daha, bir daha okuyorum.
YanıtlaSil