Güneş tıpkı pusuda bekleyen bir savaşçı gibi yavaş yavaş içime sızıyor. İlk ışıklar, ilk anlar, büyük kavuşma. Hiç bitmeyecek gibi gelen gecenin ardından yeni bir zamanın müjdesi, kirpiklerimi hareketlendiriyor. Hesapsız, sıcak bir tebessüm gelip gamzelerimi çekiştiriyor. Dünyanın belki de en derin çukurları... Düşünceyle başlayıp duygu saltanatında kendinden emin bir yer edinen ve derinliği hiçbir şekilde tespit edilemeyecek hayat uçurumu...
Öyle ya, gerçekte kim bilebilir ki çukurdaki izlerin anlamını sahibinden başka?
Hep aynı şey. Bir süre sonra insan geçtiği yolları düşünmekten kendini alamıyor. Dün gecenin resmi gözlerimin önünden gitmiyor. Oysa durmamalıyım. Durmak için gelmedim buraya. Kapıları kapatmayı öğrenmeliyim. Kurduğum dünyayı silkelemeyi ve dönüştüğü bu yeni hali benimsemeliyim. Hiçbir zaman gerçek nedenlerini bilemeyeceğim sonuçların üzerinde olmayı, bitmiş bir düşünce ordusunun yükünü taşımayı artık istemiyorum.
Güneş gittikçe yükseliyor. Daha şimdiden sarı şehri kucaklamış olmalı. İkisi birlikte, yeryüzünün bu herkesten uzak köşesini kutsuyor. Işıltılarla çevrili tel örgülerin içindeyim. Huzurlu, dingin... Bu duyguyu asla unutmayacağım.
Bu han, içimde yerleşen uzakları kırmak, yakına, su yüzeyine çıkarmak için burada. Varlığım ne kadar hareketsizse, geçmişimi oluşturan düşüncelerim o denli hareketli. Bütün bu uğultular, odaları çevreleyen konuşmalar, itiraf etmekten ölesiye korktuğum bir bütünün eksik parçaları ve ben bu parçaları toplayarak tanıdığım en büyük boşluğu, kendimi, tamamlayacağım noktaya kadar vazgeçmeyeceğim. Çünkü bir daha, şu an burada olduğum gibi koca bir hayatın yalan yanlış yankılarından kurtulmak için vakit kaybetmeyi göze alamıyorum.
Metrelerce yüksekten bir merdiven boşluğuna bakıyorum. Basamaklar girdap gibi. Durmaksızın içine çekiyor. Başım dönüyor. Trabzanlar ruhumun eksik parçalarını hatırlatıyor. Tutunuyorum. Ama dengemi sağlamak için yalnızca bu yeterli olmuyor. Ruhumla yeniden barışmalıyım. Ancak bu şekilde aşağıya inebilmek için gerekli gücü kendimde bulabilirim. Cesaretin tükenmeye yüz tutmuş köklerini, çürümüş basamakları ve iniş yolunu aydınlatacak ışığı arıyorum. İçimde sanki yüz yıllardır uyuyan bir sessizlik var. Kendimden başka herkesi duyuyorum. Sahi benim sesim nasıldı? Onu hiç duyan olmuş muydu? Oluyor mu? Düzensiz kalp ritmlerimi, şarap yudumlarken belli belirsiz attığım kahkahaları, içimi burkan bir haber izlediğimde yanağıma düşen göz yaşlarımı duyan var mı?
Belki bir sessizlik melodisi ya da yanı başıma düşmüş bir fotoğrafın gölgesiyim. Esir olduğum, küle dönmüş şehirler hâlâ aynı boşlukta mı? Peki ya dün sabah var olduğunu sanıp sonra da yorgunluğuma vererek varlığını yok saydığım uzun, iri yarı gölge hâlâ orada mı?
Bütün bu düşündüklerimi duyabilen bir zaman, uykusuz bedenler, sabahı aynı karışık duygularla karşılayan birileri var mı? Yoksa bütün her şey kocaman bir yanılgı perdesinin arkasında öylece duruyor mu?
Öyle zor ki, burada öylece, yapayalnız bir fanusun içindeymişçesine kendi hayatının bütün olası resimlerinin karşısında dikilip bir şeyleri çözmeye çalışmak... *Frisch'in dediği gibi: "İnsanın yaşayabileceği en yabancı şey, kendini dışarıdan seyretmek." Dönüşümün kanatları yok! Uçmak isteseniz de sarı şehre ve onun gibilerine, olmuyor. Hiçbir şey için vakit yok derken, her şey olmaya çalışmak çok zor.
* Max Frisch Günlükler 1946-1949

0 yorum:
Yorum Gönder