Gece oluyor. Siyaha dönmüş bir gökyüzünün altındayım. Yorgunluğumu, kafamın içinden geçen melodinin dingin okşayışına bırakıyorum. Bob Dylan'la geçen uykusuz zamanlarımda cd'nin One More Cup Of Coffee'nin olduğu yerde takılıp aynı cümleyi defalarca dinlemek zorunda kalmama rağmen, yenisini almamaktaki ısrarcılığımı anımsıyorum. Bu gece beni gülümseten tek şey bu. Ama sonra bunu düşünmemeye karar veriyor ve aynı şarkıyı kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. Belki de geçmişi sıkıca göz kapaklarımın altında yeniden izliyorum. Acaba diyorum, acaba sarı şehir de benim gibi dinliyor mudur? Gözlerimi öylesine kuvvetli bastırıyorum ki sanki kirpiklerim elmacık kemiklerime değecek gibi oluyor.
Bir süre sonra hava iyiden iyiye soğuyacak. Herkes kalktı. Kimi mutlu, kimi aç, kimi meraklı... Kimse kalmadı. Bir zamanlar özlem duyduğum herkes, hiç bilmediğim istasyonlara doğru yola koyuldular. Sürekli bir tren düdüğünün sesiyle yaşamak olmasaydı, neler değişebilirdi?
Bugün, beklenmedik bir yalnızlığın ortasında, bu tahta masada, içimden geçip giden seslerle kalabalığım. Hiç kimse uyumuyor. Bütün bunlarla nasıl baş edeceğim? İnsan en çok kendi içine doğru gittiğini zannederken yolu şaşırıyor.

0 yorum:
Yorum Gönder